KİTAPLARA İMAN Prof. Gabori

Allah’ın kitapları sınırlı ve belli  sayıda değildir. Onların her birine cenab-ı Hakk vahyetmiş ve bir kitapla emirlerini ve yasaklarını bildirmiştir.

Kitap “ketp“ kökünden yazılmış şey  anlamındadır. Kelime olarak, zorlama, farz kılma demektir. Yani O`nu vahiy tarzında indirip, onunla vazifeli kıldığı  (insana) sorumluluk yüklediği; artık kaçınılması imkansız tercih yetkisi olmaz tarzda farzlar belirttiği kitaplar... Bu, Hz. Ademi cennete yasaklanan ağaçtan yemeye sorumluluğu şeklinde olur, veya çocuğunu kurban etmesi  için Hz. İbrahim’e gelen emir şeklinde olur ya da genelde, bütün Resuller için gelen emirler yasaklar kümesi olur. Yani kitap, icap (gereklilik) ve farz anlamı ifede eder. Bu anlam kalemle yazılmışın dışındadır. Çünkü bu son anlam (kalemle yazılmışlık) nüzülden sonradır. Ve İlahi kitapların bazısına nasip olmuştur. Kur’an gibi indiği anda yazılmış olana karşı, İncil ve Tevrat’ın da çok sonraki yıllarda (veya  bir kaç asır sonra) yazılmış olduğu malumdur.

Yazmak kalemle  olursa; kayıt ve ezberleme yada dille okuma içindir. Bu belirgin bir şahit ve belge olur. Nitekim İslâm alimlerinden üsülcüler, ilk yazılan (imam sayılan) mushafın yazılışını, Kur’an okumanın kabülünün baş şartı sayarlar. Bu yüzden de bir çoğu Mushaf;ın hat ve imlasında değişiklik yapmayı menederler.

Kur’anda zirki geçen  (münzel) kitaplar ise, ilk müslümanlardan beri alışılan isimlerdir. Bunlar arasında yeri önemli ve etkisi uzun olan, sonrakilere intikal etmiş olan İbrahim’in sahifelerinden gelenlerle, yahudi ve hristiyanların kendi aralarında sahip çıktıkları yada yaz-kış seyahatlerinde elden ele gezdirdikleri kalıntılar böyledir.

Tabii bu kitaplara çok fazla hurafe fitne karışmış büyük çapta tahrif ve tağyir girmiştir. Allah’ın ihlaslı gönüllerde sakladığı Kur’an dışında hiçbirisi insanın tasallutundan kurtulamamıştır Rabbimiz Kur’anın üstün zekaları ulaştırmış, dürüst insanların diliyle emin kimselerin kaleminin kaydettiği ile; öbürlerin aksine tümüyle hıfzetmiştir. İşte bunun için de Kur’an nizam ve ona göre yaşayış sürmekte, öbürleri ise bir yerde kalakalmaktadır. Aslında ise bu, Kur’anın (hakimiyeti için) öbürlerinin nehsi (ilahi iradeyle silinmesi )dir... şu bakımdan ki: Kur’an ne bir zümrenin  nede bir milletin malıdır. Ama‘ Tevrat ve İncili kimlerin sahiplendiği malum. Ruhbanlar ve ahbarlar onları inhisarında tutar ve üzerindeki hegemonyasını sürdürür.  Halbuki Kur’an, avam-havas  (halkın ve aydınların) her zümre arasında yaygın şekilde okunur ve ezberlenir. Aynı zamanda herkes bütün dikkatiyle aynı anlama bile gelse, bir kelimenin yerine ötekini koymamaya dikkat ve özen gösterir. Maksat, inen lafzı olduğu gibi korumaktır. Hatta bazıları onun başka bir dile tercümesini bile uygun görmez. Çünkü Arabi aslının da korunmasını hedeflerler.

Allah buyuruyor  “Biz zikri indirdik ona muhafız da, biziz!.“  (Hicr/9)

Her kitapta o  peyganberin ve  içinden çıktığı kavmin dilinde nazil olmuştur. Gaye O‘nun anlaşılması ve uyulmasıdır. Davet gereği olarak ihtiyaç halinde O, bir başka dile de çevrilir: Nitekim Hz. Musa (a.s.) bulunmadığı sıralarda yeni mısırdan uzaklaştığı sıra, Hz. Harun (a.s) onun tercümani idi. Yine Arap olmayanların diline, davet niyeti ile Kur’an da tercüme edilmiştir.

İmdi, Kitapların asıllarına ve asıllarından artakalanlarını iman vaciptir. Bu da icmal yerinde icmali, şekilde, tafsil verilene ise, o halde inanmaktır.

Tafsil derken, mesela Kur’an-ı Kerimin İbrahim ve Musa sahifeleri hakkında verdiği bilgi:  “Temizlenen kurtuldu. Yani Rabbini anıp O'na namaz kılan, siz belki dünyaya daha çok önem verirsiniz ama ahiret daha üstün ve süreklidir. Bunlar, İbrahim`in ve Musa‘nın sahifeleri gibi eski suhufta da vardır.“ (A’la:14-15)  

Tevrat ve İncil başta olmak üzere Kur‘a-nı Kerim geçmiş kitaplarda bulunan birçok şeyi de içermektedir. Artık Kur’an‘ın açıkladığı şey, sıhhat yönüyle kesinlik kazanır ve tasdiki gerekir. Sükut geçtiği şeyleri ise, yalanlaması veya tasdiki söz konusu olmaz. Reddettiği şeylerse, elbette yalanlanacaktır. Mesela hiristiyanların, Hz. İsa hakkında (Rabb) olarak, ya da Rabb‘in oğlu olarak sarfettikleri bu türdendir. Yahudilerin de „Üzeyr Allah’ın oğludur“ demeleri aynı hezeyandır. Yine Tevratta, bir çok yanlışın tarih boyu süregeldiği belli. Resul ve Nebilere çeşitli oyun ve iftiralarla doldurulmuştur. Hatta onlara yaptıkları çirkin iftiralalrı, Cenab-ı Hakka malederler ‚haşa ve kella!‘

Yine Hanif dini ilkelerinden birçoğu (dilden dile ve yaşam biçimi olarak) Hz. İbrahim'den miras kalmıştır. Tabii saf şekliyle değil, değişik ve bozuk halde. Mesela, İbrahim (a.s.) putları kırdığı, babasından teberri ettiği halde, müşrikler (ona bağlılık adına) babalarını kutsar ve putlara taparlardı.