NASIL BİR YAŞAM ANLAYIŞI?
                                                                                         Xelikan

Başlıkta da belirtildiği gibi, insanın hayat boyu yaşamla ilgili, kendisine sorması gereken en önemli sorulardan birisi de, yaşamın gerçek anlamını kabullenmek kadar, ˝nasıl bir yaşam anlayışına sahip olunması gerektiği” konusuda insandaki kişilik gelişimi için en önemli dönüşüm noktası olduğu kanısı, konuyla ilgisi olan uzmanların ortak kanısı olmuştur . Çünkü bu soruyu sormak zor olduğu gibi, bu soruya cevap bulunması da bir o kadar   zorlaştırılmıştır.   Zira yaşam doğum ile ölüm arasındaki zaman dilimini kapsamaktadır. Günümüz insanının, istatistiklere göre kazalar hariç ömrünün  altmış ile seksen yıl olduğu kısa süre içerisinde hayata bakış açısı, katkısı ve aktivitesi´nin ne kadar önem taşıdığı, gerçeğinden ibretler almamak mümkün olmamaktadır.

Bu süre otuz yaşındaki bir insanın onbeş sene  geriye, geçmis ömrünü hatırlamaya çalıştığında, bir hafta önce, hatta bir gün önceymiş gibi, yaşadıklarını gözden geçirince, işte o zaman, hayatın ne kadar kısa olduğunu, ölümün her  an her nefse tattırılabileceğini, ziyan olan bir ömrün nerede harcandığını ve harcanması gerektiği gerceğini, görebilen gözlerin  önüne bir bir sergilenecektir. İnsan ömrünü çocukluk, genclik, olgunluk çağı ve ihtiyarlık olarak ayrı ayrı değerlendirmek, konumuza ışık tutacaktır. Çünkü her yaşın kendine has duyguları, heyecanları, umutları, yaşam şekilleri vardır.   

Çocukluk dönemi sadece algılama, hissetme, tatma, dolayısıyla yaşama ait, görebildiği, dokunabildiği her nesneyi araştırma, keşfetme çabasıyla geçer.

Gençlikte ise cocukluktan aldığı eğitimi, gözlemlediğini fazla yorum katmadan  hayata geçirip kendini dışa yansıtmaya çalışır. Bunu yaparken de çoğunlukla olaylara hissi yaklaşır. Mücadele eder, fakat tecrübeli insanlardan yararlanmazsa, başarı oranını en aza düşürebilir.  

Olgunluk çağı (orta yaş) ise, gençliğinde almış olduğu akademik eğitim ve yaşam tecrübesi  sosyal yaşamında ürün elde edebileceği, inandığı ideallerin gerçekleşmesinde, stratejik konularda çoğunlukla başarı elde edebileceği en önemli dönem de  bu dönemdir.     

İhtiyarlık ise, geçmiş ömrün bütün evrelerinde güzel, örnek bir amel işlemiş ise, yaşamında üretken, sosyal hayatta aktif olarak düşünmüş ve pratiğe geçirmiş ise, elbette daha bu dünyada iken karşılığını her yönüyle  görecek, taktir edilecek ve yaşlılıkta yaşamın ve ölümün manasını daha iyi kavrayacaktır.

Yukarıda belirttiğim evreleri sıralarken positiv bir bakış açısıyla değerlendirmeye çalıştım, lakin bu gün aynı evrende yaşamımızı  paylaştığımız  insanların çoğu bu şansa, normal gelişim şansına sahip değildirler. Bırakın normal bir gelişim evresini, her gün Afrika ülkelerinde, orta doğuda özellikle Kurdistanda ve daha sıralayamadığımız ülkelerde insanlar yaşamak için günlerce bir parça ekmek bile bulamamaktalar. Değil bu insanların nasıl bir yaşam anlayışına sahip olması gerektiği sorunu, insanlar “karnımı nasıl doyuracağım?„ derdine düşmüşlerdir. Bu durumdaki insanlardan doğru bir yaşam anlayışı beklemek, ne kültürel ya pı ne de yaşam koşulları böyle bir gelişim süreci için elverişli değil ve böyle bir beklenti de doğru bir beklenti olamaz.

Dünyanın bir bölümü aç, eğitimden, refahtan ve insan haklarından yoksun bir bölümü ise bolluklar içerisinde ama diğer yandan zillet bir yaşam ve ziyan edilen bir sürü imkan.  Hangi batılı veya doğulu insanın umurunda ? Bu insanların düştüğü durumun sorumluları kimlerdir..? Nasıl muhtaç bırakıldılar? Bu insanlar aptal oldukları için mi bu haldeler..?, Yoksa refah düzeyi yüksek olan halklar fakir halkların haklarını mı sömürmekteler ?, Kişi eğer bu soruları kendisine soruyor ise , işte gerçek sorunla nasıl yaşamalıyım sorusuyla da tanışmış demektir.  

Özellikle kapitalist batı ülkelerinde madden refah içerisinde fakat manen yıkılan birey kişiliği ve aile kurumunun, insanın maneviyatıyla ilgili çoğu değerlerin yok olması, özellikle genç kesimin içinde bulunduğu zillet yaşamı, alkol, uyuşturucu, cinsel sapıklık , kadının cinsel bir meta ve reklam aracı olarak kullanılması, futbol gibi spor dallarının spor olmaktan çıkıp insanın yaşam hakkını korumaktan daha önemli bir faaliyetmiş gibi sistemler tarafından basın, yayın tüm medya kurumlarıyla teşvik edilmesi, buna karşın toplumsal olaylarda duyarsızlık, kesinlikle bir çocukluk, gençlik ve hatta olgunluk yaşı evresi gelişimi ve kalan yaşam evresi hakkında nasıl bir yaşam sorusunu sorabilme özgürlüklerini bile kişinin hissetirmeden elinden almışlardır ve sömürgeci güçler, böylece bütün emellerini gerçekleştirebilecekler.   Özellikle kapitalist batı medeniyeti bunu “Demokrasi Halkın kendi kendini yönetmesi” olarak da tanıtmaktan çekinmemektedirler. Şayet halk katılımıyla, kendi kendini yönetme sistemi ise, genç nesli alkolizm ve uyuşturucu  belası gibi, insanın akıl muhafazasını, özgürce düşünebilme hakkını, tehdit eden belalardan koruması gerekmezmiydi?  Özellikle Avrupa‘da onbinlerce genç sırf bu sebebten dolayı yaşamını yitirmekte, gerçek kimliğini, niçin yaşadığını, ölümün  gerçek manasını kavramadan, kendini tanıma, yolunda yardımcı olacak, imkan sağlamadan, “halkın yönetimine dayalı bir sistem” diye adlandırdıkları “Demokrasi”yi de, adil bir yönetim şekli olarak tanıtmak doğru bir yaklaşım olamaz.

Bu, ne batıda ne de doğuda insanın komünal yaşamı var olduğundan bu güne hiç bir beşeri düşünce, ideolojiler, kapitalizm ve kapitalizme tepki olarak doğan kominizm dahi gerçekleştirememiş  ve bu sömürgeci anlayışla da  gerçekleştiremiyecekleri de kesindir. Çünkü bu iki dieolojinin kaynağı beşer (insan) in mantığına dayanmaktadır ve istedikleri an önceki kurallarına ters bir kural çıkarabilme özgürlüklerine sahiptirler. Halbuki bu durum islam dininde, günümüze kadar ve diğer hak dinlerin ilk yayılma dönemleri de böyle değildir. Halkın çoğunluğunun veya herhangi bir filosofun doğruları değil, insanların gerçek sahibi olan Allah‘ın değişmez doğruları, kural ve ayetleri hakim idi. Dolayısıyla hem azınlıkta kalanların hakları çoğunluğa peşkeş çekilmemiş hem de, dinlerin en mühim nüzul sebebi olan insanın insana tapmasını men edip, ancak Rabb´e (yaradana) tapması sağlanmıs olacktır.   

Almanya‘da, Kürdçe, Türkçe, Almanca dillerinde yazılmış, İslami kitaplarla dolu olan bir kitap sergisi açtık. Üniversite öğrencisi olduğunu söyleyen bir Türk genci yanımıza gelip, Almanya‘daki değişik dini kurumlar hakkında bir araştırma yaptığını ve bu araştırmasını üniversiteye tez olarak vereceğini anlatıp bir dizi soru sormaya başladı. Bu sorulardan bazıları şöyleydi:
-Alman devletinin, İslami cemaatlerin   gelişiminden kaygı duyduğu?,
-İslami cemaatlerin kendileri için tehdit oluşturup oluşturmadığı ?
-Bazı Alman müslümanlara ait olan kitaplar hakkında ise , onlarla olan ilişkilerimizin hangi düzeyde olduğu, gibi vesaire soruları gibi kaygıla rını dile getirdi. Orada kendilerine şu sözleri aktarmasını istemiştik.
-Özellikle düşünce ve inanç özgürlüğümüzü, ülkemizde sahip olamadığımızdan daha çok imkanlar sağladıkları bir gerçektir ve bunun için teşekür ettik.
-Fakat biz müslümanların da, hırıstiyanlardan farklı bir yaşam anlayışına sahip olduğumuz gözardı edilmemesi gerekmektedir.
 -İnsan dünyanın neresinde olursa olsun belirli evrensel haklara sahiptir ve bu haklar insanın en kutsal değerleridir.
-İnsanın inandığı şekilde yaşama özgürlüğü,
-İnsanın inandığını, yayma ve cemaatleşme (örgütlenme)  özgürlücü.
-Tabi şunu da belirtmek gerekir. Özgürlükler bile belli bir sınıra kadar, bir görüşün diğer bir görüşe karşı şiddete başvurmaması sınırına kadar özgürlük verilmesi  en doğal olanıdır.
-Bu haklara dokunulmadığı müdetçe görüşü ne olursa olsun, saygı göstrmek hatta hürmet etmek, İslam dininin de temel anlyışıdır. Bir Ayette Rabbimiz şöyle buyuryor : „Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli oanları sever.“ (Mumtehine/8)     Kısacası var olan tüm inançlar,dinler ve ideolojiler, insanların mutlululuğu icin çalışmaktadırlar ve her düşünce, ayrı bir yaşam anlayışı yaymak için vardır.
-Avrupa‘da yaşayan biz müslüman Kürdler ise, iki ayrı misyon temelinde çalışmalarımızı sürdürmek durumundayız.

-Partiya İslamiya Kurdistan ve dernekleri aracılığıyla  Kurdistan‘daki mücadeleye hem maddi, hem manevi ve hem de lojistik katkı sunmak ve bununla birlikte özellikle Avrupa‘da ve Kürdlerin sürgünde yaşadığı bütün ülkelerde, kendi kimlikleri olan, İslam dinini yaşama, yayma ve kendi dillerini koruyup gelecek nesillere aktarma gibi sosyal taleplerine cevap vermek temel hedefimizdir

İşte her ideolojik ekol gibi biz de bağımsız, siyasi, iktisadi, sosyal kurumlar ve eylemlerimizle bir yaşam anlayışını temsil etmekteyiz.  

Başlıkta da belirtiğim gibi, nasıl bir yaşam anlayışını, kişinin irdeleyebilmesi için, kimliğinin ne olduğunu tespit etmesi, ben kimim ? Nereden geldim? Nereye gideceğim? gibi, genelde insanların temel sorularına cevap araması kaçınılmaz bir gerçektir. Saygılarımla.