Malper/Site
Rêbaz/Tüzük
Belavok/Bildiri
Program

Dengê Mezlûma

Hejmar - 36 - 30.07.2005
Hejmar - 35 - 30.06.2005
Hejmar - 34 - 30.05.2005
Hejmar - 33 - 30.03.2005
Hejmar - 32 - 28.01.2005
Hejmar - 31 - 31.12.2004
Hejmar - 30 - 30.11.2004
Hejmar - 29 - 30.10.2004
Hejmar - 28 - 30.09.2004
Hejmar - 27 - 30.06.2004
Hejmar - 26 - 30.03.2004
Hejmar - 25 - 30.02.2004
Hejmar - 24 - 30.12.2004
Hejmar - 23 - 30.06.2003
Hejmar - 22 - 30.12.2002
Hejmar - 21 - 30.10.2002
Hejmar - 20 - 30.06.2002
Hejmar - 19 - 30.05.2002
Hejmar - 18 - 30,04.2002
Hejmar - 17 - 30.03.2002
Hejmar - 16 - 28.02.2002
Hejmar - 15 - 30.01.2002
Hejmar - 14 - 30.12.2001
Hejmar - 13 - 30.11.2001
Hejmar - 12 - 30.10.2001
Hejmar - 11 - 30.09.2001
Hejmar - 10 - 30.08.2001
Hejmar - 09 - 30.07.2001
Hejmar - 08 - 30.06.2001
Hejmar - 07 - 30.05.2001
Hejmar - 06 - 30.04.2001
Hejmar - 05 - 30.03.2001
Hejmar - 04 - 28.02.2001
Hejmar - 03 - 30.01.2001
Hejmar   02   30.10.2000
Hejmar   01   30.06.2000
 

Hejmar:28, Sal:2004, Meh:07-09

Savaşın sebebinin izahına dair - Zakr Sönmez
Kürdistanlı gençler El-Ezher’de newroz kutladılar - Muhammed Tahir
Newroz li dervayê Welat - Muhammed Tahir
Tesettür - Kewser
Halabça kulilka şehîda - 2004.04.04
Kemalisteler Kürdlere karşı samimi değil - Zakir
Rantisi´nin İsrail tarafından katledilmesini kınıyoruz - 2004.04.18
Mevlidiniz mübarek olsun - M.Nureddin Yekta
Kürtçe Windows kampanyası destek bekliyor
Barzani ve Talabani'nin Busha Mektubu! - 2004.06.01
Cumhuriyet tarihinde ilk kez kürdçe yayın yapıldı - 2004.06.09
Dewleta tirk dest bi weşana kurdî kir - 2004.06.09
Eski DEP milletvekilleri bugün serbest bırakıldı - 2004.06.09
Zülme karşı çıkmak - 2004.06.20

Savaşın sebebinin izahına dair - 2004.04.03

Savaşın amacı, insanların inançları yüzünden baskı görmelerini önlemek, kaba kuvvetle ya da sosyal şartlarla olup-bittilerle müslümanların dinlerinden vazgeçirilmemelerini güvence altına almak, müslümanların başına zorbacı, yozlaştırıcı faktörlerin musallat edilmesine engel olmaktır. Bu da Allah'ın dininin üstünlüğünü sağlayarak, taraftarlarını güçlendirerek ve düşmanların gözünü yıldırarak gerçekleştirilebilir. O zaman İslâm düşmanları müslümanlara işkence etmeye, dinleri yüzünden baskı yapmaya, dini hayatlarına tatbikten menetmeye asla cesaret edemezler. İslâm'a girmek isteyen hiç kimse kendisini bu kararından alıkoyacak ya da bu kararı yüzünden kendisine işkence ve baskı uygulayacak hiçbir güçten korkmaz. Buna göre müslümanlar sözkonusu saldırgan ve zalim güçleri ortadan kaldırıncaya, yüce Allah'ın dini kesin bir galibiyet ve üstünlük elde edinceye kadar ya da yok oluncaya sürekli biçimde onlarla savaşmakla yükümlüdürler:
"Fitne ortadan kalkıp Allah'ın dini tam anlamı ile egemen oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer yaptıklarına son verirlerse zalimlerden başkasına saldırılmaz."

Bu ayetin nüzul sebebine bakılarak her ne kadar o dönemin Arap yarımadasında egemen olan, sultası altına aldığı insanları müslüman olmaktan alıkoyarak Allah'ın dininin yayılmasını engelleyen müşrik düzenin hedef alındığı sonucuna varılırsa da ayetin kapsamı evrenseldir, direktifi süreklidir. Başka bir deyimle cihad yani zorbalığa güç ile başkaldırı, Kıyamet gününe kadar devam edecektir. Herhangi bir vakit zalim bir güç insanları Allah'ın dininden alıkoyarsa, insanların yüce Allah'ın çağrısını dinlemelerini ve haklılığına kanaat getirince bu çağrıyı kabul etmelerini engellerse, müslümanlar topyekün her an için bu zalim gücü ortadan kaldırarak insanları bunun baskısından kurtarmakla ve böylece özgür bir ortamda çağrıyı dinleyip gönüllü tercihleri ile yüce Allah'ın yolunu benimseyebilmelerini sağlamakla yükümlüdür.

Zorba yönetimler ve diktatörler yönetimlerden el aşağı edilmelidir ki insanlar korku duymadan ve huzur içerisinde hayatlarını devam edebilsinler.
Riivayetlerin bildirdiklerine göre bu ayetler savaş hakkında inen ilk ayetlerdir. Daha önce kâfirlerin saldırısına uğrayan müminlere, zulme uğradıkları gerekçesiyle savaşma izni veren ayet inmişti. O zaman müslümanlar bu iznin, cihadın üzerlerine farz kılınmasına zihinleri hazırlamayı amaçlayan ve Hacc suresinin aşağıdaki ayetlerindeki ilâhi vaad uyarınca müslümanların yeryüzünde egemen olmalarını sağlama gayesi güden bir başlangıç olduğunu hissetmişlerdi:
"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmalarına izin verilmiştir. Hiç kuşkusuz Allah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar sırf "Rabbimiz Allah'tır" dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir bölümü aracılığıyla savmasaydı nice manastır, kilise, havra ve içlerinde Allah'ın adı çokça anılan cami yıkılıp giderdi. Kim Allah'a yardım ederse bilsin ki, Allah da mutlaka yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah kuvvetli ve üstün iradelidir.

Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin akıbeti Allah'a aittir." (Hac Suresi, 39-41)

Bilindiği gibi Kur´an´ın inanç sistemi, ilk insandan günümüze kadar uzayan İslâm zincirinin son halkasını oluşturur. Bu inanç sistemi, kendisinden sonraki insan hayatının temeli, bütün insanlık için geçerli olacak ortak yaşam tarzı olmak üzere geldi. İslâm ümmeti, bu hayat metodu uyarınca Allah yolunda tüm insanlığın önderliğini üstlenmekle yükümlüdür. Bu hayat metodu, gerek varlık aleminin ve gerekse insan varoluşunun amacını içeren yaygın ve eksiksiz düşünce sisteminden kaynaklanmıştır. Bu amacı, yüce Allah tarafından indirilen Kur'an-ı Kerim bize açıklıyor. Bu ümmet, insanlığı, bütün cahiliye sistemlerinde eşi olmayan bir hayra doğru yöneltecek ancak bu sistemin ışığı altında ulaşabileceği bir düzeye yükseltecek, onu başka eşi olmayan böyle bir nimete erdirecektir. İnsanlık bu nimetten yoksun kalınca bütün başarı ve kurtuluş umudunu kaybeder. Bu nimet kaynağına karşı saldırı düzenleyen saldırganın eline bu hayır kaynağından yoksun kalmaktan, yüce Allah'ın bu hayır kaynağı için dilediği yükselme, temizlik, mutluluk ve kemal ile insanların arasına girmekten mahrum kalma dışında birşey geçmez. Bu gün sözde müslüman olduklarını iddia eden Türkiye, Mısır, Pakistan... sözde Íslam ülkelerinin Íslam´dan zerre kadar nasiblenmedikleri ortadadır. Aksine Íslamı kendi zalim yönetimlerine alet etmekten geri durmazlar. Sizi gidi kravatlı din simsarları sizi. Gün gelecek yaptığınız zulümlerin ve döktüğünüz kanların hesabını ödeyeceksiniz. Bu gün olmasa mahşer günü mustzaf halkar yakanıza yapışacaklardır. Gönül isterki adalet mü´minlerin eliyle dünya da tahakkuk edebilsin!

Bundan dolayı bu cihanşümul ilâhi sistemin çağrısının kendisine ulaşması, bu çağrının önüne şu ya da bu şekilde hiçbir engelin, hiçbir otoritenin dikilmemesi insanlığın ortak hakkıdır.

Bunun ötesinde bu çağrıyı alan insanların bu dini serbestçe seçmeye de hakları vardır. Hiçbir engel ya da hiçbir otorite onları bu dini seçmekten alıkoymaya kalkışmamalıdır. Eğer birkısım insanlar, bu dinin çağrısını dinledikten sonra onu benimsemek istemezlerse bu çağrıyı yoluna devam etmekten alıkoymaya da hakkları yoktur. Böyle bir durumda bu kişilerin, insanlara yapılan İslâm çağrısının önüne dikilmeyecekleri, güvenliğine zarar vermeyecekleri ve müslümanlar bu dini insanlara ulaştırırken onlara hiçbir engellemede bulunmayacaklarına dair söz vermeleri gerekir.

Yüce Allah'ın hidayeti ile bu dini seçecek olanların ne işkence ne ayartına ve ne de başka bir baskı yolu ile bu dini bırakmaya zorlanmamaya hakları vardır. Bunların yanısıra İslâm'ı benimsemeyen bu kişilere, diğer insanları Allah'ın hidayetinden ve bu dini kabul etmekten alıkoyacak sosyal ortam hazırlayacak imkanlar da verilemez. Müslüman toplum, bu yolda işkenceye ve baskıya uğrayan insanları kuvvet kullanarak savunmakla yükümlüdür. Böylece inanç özgürlüğü sağlanan toplumda yüce Allah'ın hidayet sunduğu insanlara güvenli bir ortam sunularak ilâhi sistemin sosyal hayatta uygulanmasının yolu açık tutulmuş, insanlığın bu büyük hayır kaynağından yoksun kalması tehlikesi önlenmiş olur.

Bu üç hakka (çağrıya muhatap olma, çağrıyı serbestçe benimseme ve çağrıyı benimseyecek olanlara engel olmama haklarına) bağlı olarak müslüman cemaatin omuzlarına başka bir görev biner. Bu görev; bu çağrının yoluna dikilerek onun serbestçe insanlara ulaştırılmasına engel olan ya da bu inancı benimseme özgürlüğünü tehdit ederek insanlara bu dini seçtiler diye baskı yapan her gücü ortadan kaldırmak, böylece hiçbir yeryüzü kuvvetinin, müminleri baskı altına almaması uğrunda sürekli mücadele vererek Allah'ın dinini kesinlikle egemen kılma görevidir. Bu görev insanları zorla iman ettirme anlamına gelmez. Onun anlamı; Allah'ın dinini yeryüzünde üstün bir güç haline getirmektir. Öyle ki, bu dine girmek isteyen hiç kimse ona girmekten korkmamalı, bu dinin çağrısını duyurmak isteyen hiç kimse bu misyonunu yerine getirirken hiçbir beşeri iktidardan çekinmemeli, bu çağrıyı benimseyecek veya bu dine bağlılığını sürdürecek hiç kimsenin, herhangi bir güç odağından korkusu olmamalı; isteyenleri Allah'ın nurundan, hidayetinden alıkoyarak Allah'ın yolundan saptıran hiçbir sosyal düzen, hiçbir fiili durum yeryüzünde egemen olmamalı, bu olumsuzlukların hiçbir aracı ve hiçbir metodu etkili olmamalıdır.

İşte İslâm'da cihad bu genel ilkelerin sınırları içinde vardır, sırf bu yüce amaçlara dönüktür, başka bir hedefle ya da başka bir sloganla, yafta ile karıştırılamaz. Cihad, inanç içindir, bu inancı kuşatma altına girmekten, ablukaya düşmekten korumak, baskıya uğramaktan korumak içindir. Bu inancın sistemini ve pratik hayatı düzenleyen şeriatını savunmak içindir. Bu inancın sancağını, ona karşı saldırı düzenlemeyi düşünenleri saldırıya geçmeden önce caydıracak, onun bayrağının altına sığınmak isteyenleri hiçbir engelleyici, önleyici ve baskıcı yabancı güçten çekinmeksizin himayesine koşacak biçimde yeryüzünde dalgalandırmak içindir.
İşte İslâm'ın emrettiği, onayladığı, ödüllendirdiği, uğrunda öldürülenleri şehit saydığı ve külfetini omuzlayanlarını dost saydığı yegâne cihad budur.

Bu ayetler, kendilerine karşı savaş açmış olan ve açtıkları savaşı sürdüren bu müşrikler ile savaşmayı, her zaman ve her yerde kendilerine savaş açanlara savaşla karşılık vermeyi, fakat hiçbir zaman saldırgan taraf olmamayı emrederek söze giriyor:

"Sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşın. Fakat ölçüyü kaçırmayın, saldırgan olmayın; çünkü Allah ölçüyü elden bırakan saldırganları sevmez."

Savaş "Allah için" olacak; yoksa insanlığın uzun savaş tarihi boyunca tanımış olduğu başka bir hedef uğrunda yapılmayacaktır. Savaş "Allah için" olacak; yoksa ne ganimet ve maddî kazanç elde etme uğruna ne pazar ve hammadde ele geçirme uğruna ne sosyal bir sınıfı diğer bir sosyal sınıfın ya da bir milleti diğer bir milletin boyunduruğu altına sokma uğruna yapılmayacaktır. Bu savaş, İslâm'ın uğrunda cihadı yasallaştırdığı belirli amaçları gerçekleştirmek için verilecektir. Bu savaş, yeryüzünde yüce Allah'ın söz üstünlüğünü (ilâh-i kelimetullah'ı) sağlamak, O'nun sistemini hayata geçirmek, müslümanların hatta diğer din mensuplarının dinleri yüzünden baskı altına alınmalarını ya da sapıklığa ve yozlaşmaya sürüklenmelerini önlemek için verilmelidir. Bunun dışında kalan savaşlar, İslâm'ın hükmüne göre gayrimeşru savaşlardır. Bu tür savaşlara girenler yüce Allah katında hiçbir sevap, hiçbir derece kazanamazlar.

Herhangi bir sebepten dolayı ülkesi zorba güçler tarafından işgal edilmiş topraklarda verilen savaşlar bunun dışındadır. Meşru bir savaş şekli olup, zorbalığa karşı bir direniştir. Gayri meşru savaşa giren ise asabiyet, menfaat, zorbalıkla başka ülkeyi işgal etme… çoğaltılabilir. Ülkesi işgal edilmiş topraklardaki müslümanların zorba yada kafir güçleri atıncaya dek savaşmaları bir zarurettir. Bu güçleri attıktan sonra adil, İslami bir yapı çerçevesinde ülkelerinde yönetimi devralırlar. Adaletle hükmetmeyi şiar edinirler.

Hülasa savaş; haksızlıklara son verilip mustazafların hatta tüm insanlığın özgür bir şekilde „birbirilerinin hakına tecavüz etmeksizin“ hayatlarını sürdürebilmeleri için yapılmalıdır.

Şehid Seyyid Qutub (rh.a. Allah şehadetini makbul, mekanını cennet eylesin)´un Fi´zilal- i Kur´an isimli tefsir kitabından yararlanılmıştır.

Zakir
2004.04.03
Kürdistanlı gençler El-Ezher’de newroz kutladılar - 2004.04.01

Mart ayının son on günü newroz şenlikleriyle geçiyor her yıl. Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında kürd gençleri deĝişik şekillerde kutluyorlar newrozu. Kimileri salonları, kimi stadyumları kiralıyor, kimileri de sade bir şekilde kutlamayı tercih ediyor.

Yurtdışında okuyan kürd gençleri ulusal newrozu kutlayarak kendi ulusal kimliklerini korumaya çalışıyorlar. Mısır El-Ezher üniversitesinde okuyan gençler de her yıl düzenedikleri toplantılarla newrozu kutluyorlardı, ancak bu güne kadar YNK (Yekitiya Niştimanê Kurdistan) adına kutlanan newroz bu yıl el deĝiştirdi. Partiya Mezlûmên Kurdistan gençleri bu yıl newrozu kendi partileri adına kutlamak istediler. 28 Mart 2004 günü bir araya gelen gençler, önce günün önem ve anlamı üzerine konuşmalar yaptılar, şiirler okudular. Daha sonra kürsüye gelen muhammed Dahir PMK sorumlularından Muhammed Seyîdî’nin gönderdiĝi newroz mesajını okudu. Gençler daha sonra newroz için hazırladıkları yemekleri yediler ve kendi aralarında halay çektiler.

Muhammed Dahir - Kahire

Newroz li dervayê Welat - 2004.04.01

Wek tê zanîn va bi hezar sala ne ku dehê meha adarê cîh kî xweser heye di dîroka Kurdan de. Newroz e û dilê kurda dîsan hildavêje ji boy serhildan û azadiyê. Şahiyek e, cejnek e ji boy me kurda, li welat û li dervayê welat. Her rêxistin bi angorê bîr û baweriya xwe pîroz dikin vê cejnê. Hinek salon û stadyoma digirin û wek dawetek pîroz dikin, hinek dertên kolana wek çalakiyan agir pêdixin û pîroz dikin, hinek jî gelek bi dilnizmî û di halê xwe de, di mana agirê azadiyê de pîroz dikin, wek ciwanên xwendevan yên li dervayê welat!

Wekî her welatî her wiha li Misrê jî, xwendevanên kurd yên musliman îsal newroza xwe pîroz kirin. Her sal bi tevî ciwanên kurd yên din ve newroz dihat pîroz kirin, belku pirr salan di bin ala Partiya Niştimanê Kurdistan de ev roja dihat bibîranîn, lê îsal hevalbendên Kovara Dengê Mezlûma biryar dan ku ji vir şûnve wê cejna newrozê -bi awakî ku ji olê re çewt nebe- pîroz bikin û pîroz kirin jî.

Birayên me roja 28’ê Adar’a 2004 lihev civiyan. Destpêkê de behsa dîroka newrozê û giringiya wê rojê kirin. Hinek heval axivîn û helbestên xwe pêşkêşkirin. Dûvre Muhammed Dahir hate ber kursî û mesaja berpirsiyarê Dengê Mezlûma Muhammed Nûreddîn Yekta xwend, him liser navê xwe him jî liser navê M.Nûreddîn cejna hevalan pîroz kir. Di piştre hevalan dest dane hevdu û govendê girtin. Piştî qederek lîstikê nan û zadên ji boy newrozê amade kiribûn xwarin û dîsa vegeriyan xwendegeha xwe.

Muhammed Dahir - Qahire

Tesettür - 2004.04.04

Tesettür (örtünme), İslâm'a inanışın ve müslümanca yaşamanın simgesidir. Hicab müslüman kadını üstün kılan yegane ayırıcı vasıftır. Mü´min kadınlar inançlarının gereği tessetür emrini çeşitli örtünme şekkileriyle pratiğe aktarmaktadırlar. Çarşaf, cilbab, pardesü ve örtü ... değişik örtünme şekilleri! Kimi İslam ülkelerinde bütün yasaklama ve zorlamalara rağmen mü´min kadınlar asla tessetür ve örtünmelerinden vazgeçmemişlerdir.

İslam düşmanları vargüçleriyle örtüyü ve hicabı müslüman kadının elinden çekip almanın yollarını araştırırlar. Çünkü, müslüman kadınını örtüsünden uzaklaştırmak, Onu dininden uzaklaştırmanın ilk ve en mühim adımıdır. Bu noktada başarılı olunduğunda, yani her ne sebeple olursa olsun bir kadın tesettürü ihmal edecek kadar bilinçsizleştirildiğinde artık onun islami bir kişiliğinden söz etmek mümkün değildir. Artık onun iplerini ellerine geçirmiş sayılabilirler. Hürriyet, ilericilik, moda ve benzeri isimler adı altında sömürülmeleri ve yönlendirilmeleri çok zor değildir artık! Nitekim İslam ülkelerinde nasyonalistlerin milyarlarca parayı moda, reklam, afiş... için harcadıklarını Tv.´lerden öğrenmekteyiz. Kadına çok önem verdiklerinden bu denli uğraştıklarını mı zanediyorsunuz? Tam tersi kadını bir reklam aracı, bir s... objesi olarak kullanma hayalindedirler.

İslam düşmanları geri kalmışlığın sebebini İslama mal ediyorlar. Geri kalmışlık İslam da değil; Müslümanların İslam´ı yaşamamaları ve hayatlarının dışında tutmalarıdır. Avrupalıların iddia ettiği gibi İslam asla teknolojik gelişmelerin karşısında değildir. Bilakis tam tersidir. Lakin yozlaştırılmış kendi dinleri ve kilise hegomonyası teknolojik gelişmlere ters idiler. Kendi suçlarını İslama yüklemektedirler. Avrupa da eğitilen müslüman aydınlar da bu safsataya inanıp yayılmasında aktif rol aldılar.

19. yüzyıldan itibaren yeryüzündeki maddi hakimiyet, mekanik buluşları ve ortaçağ saplantılarından sıyrılıp kısmi de olsa uyanışa geçmeleri sebebiyle Avrupalıların eline geçmişti ve hala onlarda. 20. asra girerken Avrupalılar, müslümanları değerlerinden uzaklaştırırken bu avantajlarından bol bol kullandılar. Kendi teknolojik üstünlükleri karşısında müslümanların geri kalmışlığını fikri tahakkümleri esnasında bol bol sömürdüler. Bir müslüman kalkıp da kalbindeki imanla ve kafasındaki mantığıyla İslâmi esasları müdâfaaya kalkıştığında hemen onu gericilik ve yobazlıkla itham ettiler, islâm'ı İslâm toplumunun şu anki geri kalmışlığının tek sebebi olarak gösterdiler. Gerilemenin asıl sebebinin islâm'ın icraat sahasından uzaklaştırılması ve müslümanların İslâmi esasları yaşamaması olduğunu tüm güçleriyle gözlerden uzak tuttular.

Bu taarruzdan tesettür de nasibini aldı. Batılıların telkinleriyle, başörtüsü gericiliğin alameti olarak görülmeye daha doğrusu itham edilmeye başlandı. Binlerce başörtülü bacılarımız, zekaları, çalışma kapasiteleri ve ahlâkları ne olursa olsun eğitim müesseselerinden uzaklaştırıldılar. Onları, çağdışılıkla ve çöl kanunlarına uymakla itham ettiler. Bu yol anlaşıldığı üzere, örtünün kötülenmesi için hiç de mantıkla bir yol değildi. Örtünme çöl kanunlarınin emri değil „Evrensel“ ve çağlar üstü olan yüce İslam dininin kat´i bir emridir.

Bilindiği üzere geçenlerde Fransa Hükümeti bu yönde bir karar aldı. Enteresan olan ne biliyor musunuz? Kararın gerekçelerinden birisi olarak gösterilen TC.´nin daha önce kamusal alanda başörtüsünü yasaklamasıdır. Ne kadar gülünç değil mi? Fazla yorum yapmadan söyleyelim, bu kararların Avrupa´nın insancıl kanunlarını öve öve bitiremeyen müslümanların uyanmasına vesile olur bakarsınız!

Batılılar islâm topraklarına girerlerken hürriyet, eşitlik, cumhuriyet ve laiklik gibi parlak sloganlarla gelmişlerdi. Fakat son polisiye tedbirleri( Irak, Afganistan... ) Fransa´nın başörtüsünü yasaklamaya yönelik hükümet kararı (Fransa Laikliğin anayurdudur.) bu sloganların ruhuna kökten tezat teşkil etmektedir. Hakkı alınan hak sahibleri bu sefer müslümanlar olduğu için bu sloganlar kolaylıkla saptırıldı. Adalet tereddütsüz hasır altı edildi. Laikliğin var olduğu bir devlette dini inanç ve yaşayışların anayasa garantisinde olması gerekirken dini inanışlarını devam ettirmek isteyen müslümanlar doğrudan kanunların takibatına maruz kaldılar ve kalmaktadırlar. Fakat bu oyun da hayatiyetini fazla devam ettirmedi ve devam ettiremeyecektir. İslâmi uyanış kâfirlerin tahmin edemiyeceğinden çok daha büyük adımlarla yol almaktadır.

Başka bir taraftan İslâmı yorumlamak suretiyle onun hükümlerini zevale uğratmak, müslümanların onun sınırlarına olan hürmetlerini ortadan kaldırmak istediler, önce sahte din adamlarını sonra da devlet mekanizmasında yetki ve otorite sahibi olanları konuşturarak islâm'ın yasakladığı şeyleri serbest ilan etmeye, teşvik ettiği şeyleri ise horlamaya başladılar. Bu serbest bırakma ve horlama olayını da hiç bir kural gözetmeksizin arzularına göre tevil ettikleri İslâmi naslara dayandırmayı ihmal etmediler.
Evrenler, Aksoylar, Beyazlar, Karalar...

Fakat unuttukları mühim bir şey vardı, islâm, esasları kutsal konsüllerde kararlaştırılan, beşeri karaktere göre şekillenen bir din değildi. Onun hükümlerini koyma yetkisi yalnızca yüce Allah (c.c)'a aitti. Allah ise hiç bir zaman zail olmayan beşer üstü bir kuvvetti. Müslümanlar O'nun emirlerini her an hevalarına uymaları mümkün olan insanlardan değil, tebliğ edildiği günden beri tek kelimesi değiştirilemeyen ve Allah kelamı oluşunda katiyyetle şüphe bulunmayan Kur'ân'dan alıyorlardı.

İslam dünyasının teknolojik gelişmelere ayak uydurmamasının suçlusu kadınımızın İlahi emir gereğince tesettüre uyması, vücudunu örtmesi midir? Asla, asıl suçlular; Kel aynaklar gibi kafalarını kuma sokan satılmış yöneticiler ve onları kovamayan müslüman halklardır. Ülke zenginliklerini emperyalistlere peşkeş çekmekten teknolojik gelişmelere imkan mı bıraktılar ...!

Yönetimlerin kanunlara dayanarak Alah (c.c)´ın kesin emri olan tesettür´ü yasaklaması mümkün müdür? Tesettürü kendilerine hedef alan bu bu yönetimler ismi ne olursa olsun; laiklik, cumhuriyet, fikir hürriyeti ve adalet temelleri üzerine güya kurdukları yönetimleri ve kanunları ile çelişmediğini söylüyorlarsa varsın yasaklasınlar. Onlar yasakladı diye mü´mine bacılarımız tesettür den vazgeçecek değiller ya. Hamdolsun bu yasaklamalar ve zorbalıklar gün be gün insanlarımızın bilinçlenmesine ve bacılarımızın çoğalmasına vesile olmaktadır. Türkiye´de başörtüsü yasaklandığından bu yana örtünme terk mi edildi? Tam tersi çığ gibi büyüdü. Faşist laikleri ve demokratik maskeli ortaçağ zihniyetli kemalistlerin zorba yönetimlerini halkın gözünde rezil etti ve etmeye devam etmektedirler.

Yeryüzü kadınları örtünme´nin mahiyeti ve faydalarını anlayabilseler hepsi örtünme yarışına girerler. Dünya devletleri ahlaki çöküntünün tesettür´le ancak sağlanacağını anladıklarında; karşı oldukları örtünmeyi yönetimlerinin zorlamasıyla yapacaklardır. Nitekim asrın belası olan Aids hastalığının tedavisi ve önlenmesi için milyarca dolar BM.´nin harcamasına rağmen önleyebiliyorlarmı? Amerika ve Avrupa´nın uyuşturucu, içki ve sigarayı bütün yasaklamalarına rağmen önüne geçememektedirler. Bunların tek bir çözümü vardır. İnsanların Yaratıcılarının ilahi şemsiyesi altına sığınmalarıdır. Helal, haram, tesettür, haremlik selamlık ve Allah korksuyla dolmuş kalpler her türlü pislik ve kötülükten uzaklaşabilirlar. Ya anlamıyorlar yada çok iyi anladıklarından bu denli davranıyorlar.

Pişman olacaklardır ama çok geç olabilir. Keşke insanoğlu (müslüman, yahudi, hristyan...) ve bütün devletler, başlarına gelen felaketlerin (dünya) ve asıl büyük felaket (Kıyamet ve ahiret )´in farkına erken varabilseler di..! Yönetimlerini de buna göre ayarlayabilseler di?...

Kevser
2004.04.04
Halabça kulilka şehîda - 2004.04.04

Di roja 15.3.2004 da seminerek li paytexta Misrê li bajare Qahira li ser Halabça şehîd hate damezrandin, bi alikariya weşanxana darul-qelem. Beşdare we seminere vana bûn.
Mamosta Mosena Emin ji Kurdistana Başûr ji bajar Halabça
Doktor Tariq Bişrî, dadevanê dadegeha bala li Misir
Doktor Ehmed Essal, seroke (berê) xandegeha islame li bakistane
Doktora Nadiya Mustefa, mamoste ya beşa siyase li xwendegeha Qahirê
Doktor Heysem El-Xeyat, mesule Yunisko li Qahire
Doktor Seyid Desoqî, seroke meclisa ciwanên (xortên) misilman li Qahirê

Mijar di bin navê “Halabça kulîlka şehîda”
Mamoste Mosena; bi helbestek li ser Halabça di bin navê ‘Halabça danas û danasî kirine” dest bi mijarê kir.

ez li wir amede bum
dema ewrê reş daket
dema mij û dumana mirinê daket
ew ewrê ku hiş ji serê ramandara bir
roja axretê pêş çava xûya kir
ferman bû, talan bû, kavilek bû
çerm şewitîn û şiqitîn
neynok kewan hilkişiyan
bi wê ewrê kezeb şewitand bi hulmek ba
can û cesed bi axe hate qijandin

ez li wir amede bûm
dema canê penc hezar kevok civili li dor erşa Xweda
laşe wan li rû erdê dirêj bû
bû doşek
hestî firriyan
xwîn lihev ketin
derda xwe da ser derda

ez li wir amede bûm
dema asîman çirand
dema miriya kire hawar
dema roj reş û tarî bû
milet direviya bê zanebûn bi kuda
can dişewitand bi pişken axe
berate û xwin difiriyan
bi wê dimenê lal bi ziman bûn
kor bi çav bûn
kerr bi guh bûn
gewahi (şahid) li ser va bobelata dan
gotin tola van li erdê namîne

firokê talanê bi jor ketin
ji bu xapandinê û kustinê
ji bo qut kirinê û seqet kirinê
guman kirin ku em ji bo xapan dinê ne

guman kirin ku ruhe me be qedr û qîmet e
guman kirin ku xwe bikin şêr li serê zarokan
va zirtî ye
rûreşiya bi ser wan da hatî
gumana wan e bi şaşti
ewreta wan e aşkere boyi
va ser bilindî ji bu me ye
bele ser bilindî ye

ez li wir amede bûm
dema zarok şewitandin
û jin û mêr bi xerdelê
çal hatin vedan ji mirovan ra
zike dayika çirandin
qurşûne lekolin kir dinav dile me de
bi serxwbûna dicle û firat digera
leşkeran bi cildên me yê şewitî
kinc ji ewretên xwe ra çêkirin

min çala dîtin
pistirbûn ji çala agirî
Halabça danas û danasîn kirine
Halabça cisrekî dirêj e
di navbera hemi şehîda
di navbera hemî dayikê zarok wendakirî
li hemî jiyanê

ez li wir amede bûm
dema asîmana agir barandin
dema mirin bi rû erdê hêşîn hat
mal bone gorr
bi hezaran birindar û gêj
hevt hezar bi çolan ketin
û belav bûn
li ser rûyê xwe ketin
ew wekî kûliyên belawelabûy
newal tijî bûn
hemî jiyanê dest ji wan ber da
dane destê zalima
va yeka bû dema baweri (iman) bi miletra nema


Li dû vê helbestê Mamoste Mosena gotinên xwe domandin. Li ser dîroka kurda rawesta û coxrafya Kurdistanê da nişan ji hazira ra bi vî rengî domand û li ser dewletên kurdan rawestiya, mina Medya û Mezopotamya.

Bi rengekî kurtasî axfitne xwe domand li ser serhildanên kurdan, wekî serhildana
Ferzende di sala 1930 da û Şêyx Seîdê Palawî di sala 1925’nda û li ser peymana sifer (sewr) xeber da, da nişan ku di vê peymanê de mafê kurda têda hate damezirandin û bi çi rengî peymana Lozan li dijî mafê kurda hate çêkirin û peymana sifer (Sewr) rakir.

Di peyra dîsa bu kurtî li ser serhildana Mehmûd Hefid Merzencî axifî, çawa li dijî İngilîza kete şer û cenga giran, çawa qewitandin şandine Hindistanê.

Mamosta Mosena di dawî de li ser siyaseta dewlat Iraqê rawesta, ku çawa zilm û zor li kurda kirin, ji Ebdilkerim Qasim da hetanî Seddam Hisên û ku çawa li Halabça xistin bi bombên kimyawî.

Mamosta li ser mafê kurdan di bin Ola îslamê de axivî û ramanên xwe yên li ser Iraqa federalî û zagona bingehê anî ziman û dawî li axaftina xwe anî.


Doktor Ehmed Essaf di gotine xwe da, da nişan zilm û zora ku li kurda hatibo kirin û li gor ramanê nêrînên xwe got; heger em bi rengekî rast li pey zagona îslamê herin, ew dê zilm û zora wiha ji nav miletan rabe û ew zilma ku li kurda hate kirin wê neba bi tu cari.

Doktor Tariq Bishrî, wi jî di axaftina xwe da got heger ku mirov li pey biryareke islamê tene bimeşyana wê hemî dunyaye ji zilm û zorê xalî biba, ew ji edalet e, heger em bi vê qanûnê bigrin wê mafe hemî gelan bighê wan û kesên mîna Sedam nikaribûn ev zilma bikirana.

Doktora Nadiya Mistefa; li ser siyaseta serokên ereba xeberda û got:
„Çawa tiştên wanên çewt hene, mina ku Sedam Hisên li Halabça sîlehên kimyawî pêkanî, çawa kete Kuweytê bi biryareke şaş. Li ser Kurdistanê û parçe bûna wê jî got ku ew (yani doza Kurdistan) jî weke doza Felestinê ye.

Doktor Seyid Desoqî jî, li ser rewşa Halabça xeberda û got; ku çawa Xwedê mala kesên zalin xerab dike bi deste wan (zaliman). Çawa Xwedê tola Halabça li erdê nehîşt û bobelat anîn ser Sedamê xwînmij û zarokên wî li ber çavên wî hatin kuştin.

Doktor Heysem el-Xeyat di gotina xwe de, da nîşan û got federalizm derman e ji bo kurdan û ereban li Iraqê. li ser dîroka îslamê axaftina xwe domand û da nîşan ku çawa di dewleta mislimana berê herkesi bi zimane xwe di xebitî û di dema xelifa da çawa misilmana bi erebî û farisî dixebitin wisan hemi zimanê din jî meşrû bu. Di diwana da û li her derî tu carî di dewleta îslamê de tu ziman qedexe nebûm, her miletekî bi ziman û çanda xwe dixebitî. Ji ber ku ziman nîşanek ji ayetê Xweda ye nabe kes wî qedexe bike. Bi vê va girêdayî çewt e ku kes zimanê kurda li wan qedexe bike.

Di dawiya seminerê da gotina teva yek tiştek bû, ku ew jî „kurda zilm û zoreka mezin dîtin. Fedralizm derman e ji bo Iraqê ku mafen kurda hebe û ew ji bijî wekî her miletî bi aştî di mal û welatê xwe da, lewra kurd miletekî mezlum e di jiyanê da.

17.03.2004
Muhammed Dahir Qahire
Kemalisteler Kürdlere karşı samimi değil

Bizleri ayrı ayrı renklerde yaratıp, farklı dil ve coğrafyalar da yaşatan Rabbimize hamd, insanları Hakk´a çağıran peygamberlere ve efendimiz Muhammed´e (Allah´ın selamı hepsinin üzerine olsun) selat, Allah (c.c)´ın birer ayetleri olan bütün halklara selam olsun.

Osmanlı devletinin yıkılması için bir mason cemiyeti olan İttihad ve Terakkı´nin iş başına geçmesinden sonra Ülke´nin temel unsuru olan halklardan Kürdlere karşı çeşitli planlar yapıldı. Osmanlı topraklarının işgal edilmesiyle beraber Kürdistan coğrafyası da işgal edildi. Kürdler her cephede savaşmaktan kaçınmadıkları gibi topraklarından o günün süper güçlerini kovmuşlardı. Şarkın Sevr´e tavrını, silah teslim etmeyip nasıl savaştıkları kemalistlerin kaynaklarınca da boy boy bahsedilmektedir. Özde mert olup, hile hurda bilmeyen müslüman Kürd halkı cepheden cepheye koştu. Çanakkale´de, Doğu Cephesinde, Süveyş kanalında, Trakya…! ve Sakaryalar´da onbinlerce şehid vermişlerdir. Düşmanlar kovuluncaya dek yeni hükümet kurmak isteyen İttihad ve Terakki´nin devamı Kemal yönetimi sık sık Türk- Kürd kardeşliğinden bahsetmeyi ihmal etmiyorlardı. Yunan, Rus, Fransız kovulsun; Türk –Kürd kardeşliğine dayalı bir Anadolu devleti çatısı altında hayatımızı devam ederiz diye taahud ediyorlardı.

Ülke işgal altında iken sırtları sıvazlanan, cepheden cepheye sürülen kardeş Kürdler, TC. ´nin kurulmasından henmen sonra yok sayılma (inkar) polikasının hışmına uğradılar. Süper güçleri kovmuş olan merdane yiğitler arkadan hançerlenmişlerdi, kandırılmışlardı…! Seksen yıl boyunca Kürd halkına ( genel de kemalizm muhalifi herkese ) reva görülen zulümler herkesçe aslında çok iyi bilinmektedir.

İttihad ve Terakki´nin devamı olup aynı projenin mümesili olan Adıtürk (kendisine Atatürk ismini verip halka böyle kabul ettiren mason Mustafa Kemal) ´ün kurduğu genç kemalist Türkiye devleti İttihadçıların yedi sülalesine rahmet okuttaracak tablolar sergilemişlerdir

Zaman zaman politikalrını değiştiren Kemalistler, inkarı rededici, haksızlıklara son verilmek istendiği, yok saydıkları Kürdlerin temel unsur ve haklarına dair resmi ağızlarca en ufak bir açıklama bulamazsınız. Sadece meseleyi geveleme ve kandırmaca usulu ufak sözler dışında tabii… ! Devlet erkanı ve özellikle asker -sivil elbiseli kemalist kadrolar Kürd kelimesini ağızlarına almaktan dahi şiddetle sakınmaktadırlar. Sanki ağızlarına yapışacak! Son zamanlarda sivil çevreler tarafından gündeme bazen getirilen Kürd ve Kürdistan kelimeleri ise güney´de olan gelişmelerin Türkiye´ye sıçrama korkusundandır. Onlar dahi bu kelimeleri kullanırlarken on tane Arab devleti büyüklüğünde olan Kuzey (Türkiye ) Kürdistanından değil diğer devletlerde yaayan Kürd´lerden bahsetmektedirler. Hala meselenin üstüne yatma peşindedirler.

Formül şöyle: Dün yok, bu gün var, ancak yarın yine yok sayılmayacak manasına gelmez ki? Ayrıca ayıya dayı deme hikayesinden yola çıkarsak AB´ye girmek için bu ara böyle şirin davrandıklarını hatırlatırsak yarın yine inkar, sürgün, ölüm… hadiselerine girmeyeceklerini kim garanti verebilir. Nasıl inanılabilir? Eğer gerçekten Kemalistler samimi iseler BM. Yada AB´nin arabulucuğunda Kürdlerle masaya oturrsalarya? Meselenin köklü çözüm yoluyla haledilme usullerinden biridir bu. Lakin Kürd halkı her halk gibi kendi kaderini belirme hakkına sahiptir. AB´ye girme çabasında olan Türkiye Türk halkı adına karar verebilir. Kürd halkı adına asla böyle bir karar alma hakları yoktur. Referanduma (halk oylaması) meseleyi götürüp şayet Kürd halkı istiyorsa sözcü görevini yapabilirler. Yoksa Kürd halkı asla topraklarının Lozan sonrasında tekrar bir proje ye kurban edilmesine göz yummamalıdırlar. AB´de Kürd halkının reyini almadan bir başkasının dediğiyle böyle bir hata yapamaz. Kürd meselesi çözüldükten sonra ancak Kürdistan´ın AB´ye girip girmeyeceği tartışılabilir.Buna da Kürdler karar verebilir. Bir halkın bir başkası adına karar verbilme hakkı ne Uluslar arası hukuka ne de genel insanı ahlaka uygun düşer

Kemalistler samimi davranıp davranmayacaklarını ilerde göreceğiz. Kürdler artık aldanmayacaklardır. Çünkü müslüman aynı delikten iki kere ısırılmaz. Bu bizim kaçıncı ısırılışımız? Lozan´dan bu yana Kürdlerin eline geçmiş bu fırsatı Kürdler iyi değerlendirmelidirler. . Birleşmiş azade bir Kürdistan Kürdlerin dertlerinin tam çözümü olabilir. Suni çözümler haksızkları gidermez aksine dertlere dert katar.


Türkiye tarihini ve Kürd meselesini iyice tahkik ettiğimizde göreceğizki Kemalistler; Kürd meselesinde zikzaklı bir tablo sergilemektedirler. Zulüm dolu, istikrarsız ve kaypak tavırlar ortaya koyduklarını müşahade edebilmekteryiz. Bu denli kaypak ve istikrarsız tavır ortaya koyan zorba rejim´den adil ve çözümcü bir netice beklememekteyiz. Aksini iddia ediyorlarsa Kürdlerle masaya oturup Uluslar arası hukuka uygun şartlar altında çözüm yolları arasınlar?..

Bütün bunlar Kemalistlerin Kürdlere karşı asla samimi olmadığını net olarak göstermektedir.

Kürd halkına , Türk halkına da (diğerlerinede) adaletsizlik ve türlü zulümlerden başka bir şey veremeyen Kemlizmin tarih çöplüğüne yuvarlanması ve her hak sahibinin hakkına kavuşup razı olduğu bir düzene kavuşmak dileğiyle!...

10.Nisan 2004
sonmezzakir@yahoo.de
Rantisi´nin İsrail tarafından katledilmesini kınıyoruz - 2004.04.18

Şeyh Ahmet Yasin´e bir ay önce düzenlenen saldırıdan sonra Hamas Liderliğine seçilen Rantisi´yi öldürmekle İsrail barış umutlarınn bütün kapılarına kilit vurmuştur. İştişhad eylemleri karşısında ağlayıp sızlanan ve terörist saldırılara vatandaşlarımızı kurban veriyoruz diye Dünya desteği aalmaya çalışan İsrail´in bu terörist saldırısına ne demelidir?

Şiddet ve haksızlık kimden gelirse gelsin karşısındayız. İsrail teröristçe bu katliamı yapmıştır. Haksızdırlar ve mazlum Filistinli özgürlük savaşçılarının yapacak eylemlerinin baş sorumlusudurlar. Barışa niyetlerinin olmadıklarını müslüman halklara ve bütün dünya ya bu saldırılarla mesaj vermektedirler.

Barış´tan nasibi olmayan Şaron ve İsrail siyonist yönetiminin mazlum Filistin liderlerine ve halkına karşı yürüttüğü bu saldırılara karşı Partiya Mezlumên (Partiya gel) adına hür Dünya´yı ve Müslüman halkları duyarlı olmaya çağırıyoruz.

Partiya Mezlumên Kurdistan
Zakir Sönmez
Siyasi Büro sorumlusu
18-04-2004
Mevlidiniz mübarek olsun - M.Nureddin Yekta

Yüce Allah tarafından, kendi halifesi olarak yeryüzünün imarına memur edilen ve ilahi emirlere muhatap kılınan insan, her ne kadar akıl ve mantık, şuur ve muhakeme gibi bir takım manevi deĝerlere sahip kılınmışsa da, kişiliĝinı olgunlaştıran bu manevi donanımı bazen yerinde kullanamıyor, O’na ne şekilde ibadet edileceĝini, O’nun rızasının nasıl kazanılacaĝını bilemiyor. Bunun içindir ki; özünden uzaklaşan veya taĝutiler tarafından uzaklaştırılan insanlıĝı tekrar benliĝine geri getirmek üzere Yüce Allah „insanlara saadet kaynaĝı ve hayat klavuzu olan Kitaplarla“ Peygamberleri göndermiştir. Bu kutsal zincirin en son halkası Hz. Muhammed Mustafa’dır. (s.a.s.)

Bu yüce şahsiyetlere, Peygamberlik gibi çok müstesna bir derece layık görülmüş, onların sinelerindeki saffet, davalarındaki halisiyet, mücadelelerindeki samimiyet, seslerindeki çıĝlık, nefeslerindeki tesir sebebiyle de, bu şahsiyyetler başarılı olmuşlardır. Dayandıkları ilahi vahiy, en büyük mesnetleri olmuştur. Mucizelerle teyid edilen bu Peygamberlerin önünde taçlar-tahtlar devrilmiş, krallar ve imparatorlar önlerinde eĝilmişlerdir. Ellerinde ilahi çaraĝan, kalplerindeki sadakattan başka silahları olmayan bu insanların muvaffakiyetlerindeki sırr, hiç şüphesiz Peygamberlik mesajıdır. Tarih boyunca insanlık bu mesajlara, bu hayat bahşedici tebliĝlere şiddetle ihtiyaç duymuş, duymakta ve devran devam ettikçe de muhtaç olacaktır.
Onlar masum insanlardır, ayrıca kuvve-i kudsiyye ile, mucizelerle te’yid edilmişlerdir. İlahi vahye mazhar olmuşlardır. İnsanların, onlara ve onların tebliĝine şiddetle ihtiyacı vardır. İşte bu sebeplerden dolayı bizim Peygamberlere ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla onlardan müstaĝni kalamayız. Çünkü onlarsız dünya ışıksız, onlarsız insan aşksız, onlarsız hayat manasızdır. Onlar yanlız dünyamızın deĝil, ebedi hayatımızın da aydınlıĝıdırlar.

Eĝer Peygamberler gelmeseydi, beşeriyet egoizmi bırakamaz, yırtıcılıktan vazgeçmez, dişliler güçsüzleri bu günden daha barbar metodlarla yerdi. İhtiraslar frenlenemez, insanın nefsani arzuları teskin edilemez, yüksek insanlık mefkuresi çamura bulanırdı. Onlar gelmeseydi dini ruhiyyet kavranamaz, sırrı hilafet tezahür edemezdi. Insani deĝerler pay-ı mal edilmekten, ahlaki kriterler su-i istimal edilmekten kurtulamazdı. Onlar gelmeseydi, insanlık layık olduĝu mertebeye ulaşamazdı.

Eĝer onlar gelmeseydi, ruhumuz miracını yapamaz, sanat mimarını bulamazdı. Eĝer onlar gelmeseydi, biz bizi bilemez, kendimizi tanıyamazdık. Hakkı bilemez, kendimizi bulamazdık. Dünyayı imar edemez, mutluluĝu yakalayamaz ve ahiret yurdunu kazanamazdık. Aile kuramaz, yurt tutamaz, millet şuuruna eremez, iman gibi bir büyük nimetten istifade edemezdik. Mukaddes davalar uĝrunda kendimizi feda etmenin izzetini kavrayamazdık. Kendi dışımızdaki varlıkları bilemez, tekebbür ve enaniyetin kurbanı olurduk. Aklımızla belki bazı şeyleri tanır, mavera hissini yakalayabilirdik, ama bunlara şuurlu bir şekilde yaklaşamaz, kulluĝumuzu nasıl icra edeceĝimizi bilemez ve bulamazdık. Günlük ibadetlerimizin, her türlü zikir ve şükrümüzün niçin öyle deĝil de böyle şekillendiĝini bilemez, madde ile mananın, Halık’la mahlukun, dünya ile ahiretin, şuur ile gayrı meş’urun farkına varamaz, bunları birbirinden ayıran keskin çizgileri keşfedemezdik. Peygamberler gelmeseydi, dinin cihanşumul mesajını alamaz, mukaddesatın muhabbetini idrak edemezdik.

İnsanlara, hemcinslerinden Peygamberler gönderme işi, bir Sünnetullah, bir kevni kanun ve tamamen ilahi hikmetin iktizasıdır. Burada, yarattıĝı kullarına rahmet ve merhamet söz konusudur. Bu bir alış-veriş deĝil, tek taraflı bir lütfudur. Yüce Rabb’in bundan bir beklentisi yoktur. Sadece yolların kavşaĝında bulunan insanlara hidayet yolunu göstermek ve insan akibetinin vehametini veya letafetini onlara anlatmak ve duyurmaktır.

İlahi terbiye ile benliĝini bulan, Peygamberler ve onların getirdiĝi dini ve dünyevi emirleri Allah’tan yeni gelmiş emirler olarak telakki eden ve bu emirlere uymayı dengeli bir hayat için zaruri görenler elbette saadeta erdiler. Ancak bütün bunlara raĝmen, kuvvete başvurarak toplumun vicdanına hükmetmeye kalkan zalimler, özünde sapma ve putperestlik yatan şahsi tercihlerini ortaya koydular. Hem dall ve hem de mudill olan bu tercih sahipleri, peşlerine bir takım iradesiz insanları da takarak, yeryüzünün nizamını bozdular. Masum insanlar ile Yaratan arasına girdiler. Tarih boyunca kendilerini putlaştıranlar, Peygamberleri, hatta zaman zaman Yüce Yaratan’ı devreden çıkarıp, eserle-muessir arasındaki halkayı koparan kişiler olarak zuhur ettiler. Bunlar, kendilerinde daha çok mevcut olduĝunu vehmettikleri hasletler sebebiyle inkâr yoluna sapmış, bütün bu güzel haslet ve imtiyazların insana mahsus olduĝu gerçeĝini kavramaktan uzak kalmışlardır. Beşeriyyetin küfür ve ilhad ateşiyle çâk, çâk olmuş sinesini iman ve ihlasla onaran, vicdanlara yapılan baskıları kaldıran, imanın ruhani ikliminde fert ve topluma yaşama hürriyeti bahşeden, insanları, putların önünden kaldırıp, Mabud’un bil-Hakk olan Allah’ın huzurunda kulluk etmenin şuuruna erdiren Peygamberleri ve getirdikleri Nurlu yolu kapamak ve kendi gaddar sistemlerini insanlıĝa dayatmak istiyen zalimlerin pençesinde kıvrandıĝı bir dönemde Elbetteki Yaratan mahlukunu sahipsiz bırakmazdı.

Dünyanın cehalet ve küfür deryasında yüzdüĝü, zülmün ve şirkin alabildiĝine ilerlediĝi, insani deĝerlerin yok olduĝu, insanların pazarlarda birer mal olarak satıldıĝı, zayıfların kuvvetlilerin pençesinde inim inim inlediĝi, insanlık en korkunç günlerini yaşadıĝı bir devirde; insanlık kendisine hidayet yolunu gösterecek bir kurtarıcı bekliyordu. Ve Cenab-i Allah’ın „Wema erselnake illa kaffeten linnasi beşîren we nezîren welakinne ekseren-nasi la ye’lemûne.“ (Sebe/28) „Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoĝu bunu bilmezler.“ ayetinde buyurduĝu gibi, Hz. Muhammed (s.a.s.) insanlıĝın imdadına yetişti.

571 yılı Rebiul-evvel ayının onikinci gecesi, dünya güneşi henüz ufukta belirmeden, cihanın manevi Nuru Hz. Muhammed (s.a.s.) dünyaya teşrif etmişlerdir. O gece, dünyada olaĝanüstü hadiseler vuku bulmuş, bin yıldan beri yanmakta olan mecusilerin ateşi sönmüş, Kisra’nın sarayı çökmüş, Kabe’de 360 put yerlebir olmuş, büyük Sava gölü kurumuştu. Dolayısıyla insanlık tarihi, onunla kıyamete kadar sönmeyecek ilahi bir Nur’a kavuşmuştu.

O gece, bunalan beşeriyyetin ufkunda ilahi bir Güneş doĝdu. Bu gecenin sahibi aydınlık bir sabahtı. İbrahim’ (a.s) ın duası, İsa’ (a.s.) ın müjdesi, Hz. Amine’nin ruyası gerçekleşmişti. Allah’ın lütfu, nimeti ve rahmeti olan kainatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa dünyaya gelmiş, O’nun risaletiyle şirkin kara bulutları daĝılmış, insanlık şeref ve haysiyetine kavuşmuş, zülmün yerini adalet, kuvvetin yerini Hakk, yalanın yerini hakikat almıştır. Cehalet ve esaretin zincirleri kırılmış, kadın bir ticaret metaı olmaktan çıkarılarak, toplumdaki itibarlı yerini almıştır. Allah Teala O’nu bir şahid, bir müjdeci ve korkutucu, Allah’a bir davetçi Nur saçan bir kandil (Ahzap/45-46), alemlere rahmet (Enbiya/107) olarak sadece bir kavme, bir millete deĝil, bütün insanlıĝa göndermiştir.

Babası, Kureyş kabilesinden Mekke Reisi Abdulmutalib’in oĝlu Abdullah, annesi de Abdi-Menav oĝullarından Vehb’in kızı Amine’dir. Doĝumundan iki ay önce babasını, altı yaşındayken de, annesini kaybeden O emsalsiz insan, şanı yüce Peygamber, sekiz yaşına kadar dedesinin, daha sonra da amcası Ebu-Talib’in yanında kalmıştır. 25 yaşında evlendi, 40 yaşında kendisine Risalet vazifesi verildi. 63 yaşında da fani dünyadan irtihal buyurdu, bedenen aramızdan ayrıldı.

23 yıl boyunca Allah’tan aldıĝı emirleri ümmetine aynen duyurdu. Hiçbir insanın tahammül edemiyeceĝi eza ve cefalara göĝüs gerdi. Fakat Hakktan ayrılmadı, davasından taviz vermedi.

O gerçek bir hayat önderidir, Onu Rabbimiz seçmiş ve yetiştirmiştir. Hz. Muhammed (a.s.) Allah tarafından bütün insanlıĝın önderi kılındıĝı içindir ki, beşer hayatının bütün merhalelerini idrak etmiş, insanlıĝın her bir sınıfına örnek olacak üstün bir hayat yaşamıştır.

İmanlı kalpleri ızdıraba garkedecek ne yakıcı bir tenakuzdur ki; Dünyanın her tarafında hergün yüzbinlerce defa okunan ezanı Muhammedilerle şanlı Paygamberimizin fert, aile ve cemiyet önderliĝi ilan edilirken, O’nun yüce önderliĝini tasdik ve tasvip ederek, rehberliĝinde hayat programını tanzim eden insanlarımız ve müesseselerimiz azalmıştır. Azalmıştır çünkü, küfrü bir istibdat kamçısı gibi kullanan mütecavizler, kendi cüce önderlerini putlaştırmak için Peygamberimizi tanıtmamışlar, eĝitim yerlerimizi batı-hırıstiyan standartlarına uygun olarak Kur’an’sız ve Muhammed’siz nesiller yetiştirmek için seferber etmişlerdir. Yüce Dîn ateşten bir köz, dindarlar düşman olarak gösterilmiştir ve gösterilmektedir.

Şanlı Peygamberimiz tarihe malolmuş, onun sinesine çekilmiş bir önder deĝildir, O bugün de vardır. Ulu Peygamberimiz önder olarak aramızdadır. Hz. Muhammed (s.a.s.) in Peygamberliĝine inandıĝımız gibi inanmalıyız ki, eĝitim teşkilatlarımız okullarını, radyo ve televizyon kurumları mikrofonlarını ve ekranlarını, neşriyatımız en gözde sayfalarını, evlerimiz, işyerlerimiz ve fabrikalarımız kapılarını Hz. Muhammed’e ve O’nun tebliĝ ettiĝi cihanşumul hak ve fazilet düsturlarına açmadıkça, dünyevi istikbalımız rezalet, ebedi istiklbalımız da azaplarla dolu olacaktır.

Rabbimiz bu geçeĝi şöyle açıklar: „Allah’ ve Peygamberine itaat eden, Allah’tan korkan, emirleri ve yasaklarına muhalefetten sakınanlar (yokmu) dünya ve ahirette kurtuşula ve mutluluĝa eren onlardır.“ Bu ayeti kerime, yaşadıĝımız buhranlı cemiyet hayatını ne kadar açık bir şekilde misallendirmektedir.

Evet Kuran’sız ve Muhammed’siz nesiller, bunalımlardan kurtulamayacak, ahiret inancı ve sorumluluĝu aşılanmayan fertlerimize „özgürlük, huzur, barış ve kardeşlik“ gibi slaoganlar huzur saĝlamayacaktır.

Dünya neye sahipse onun vergisidir hep,
Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
Ya Rabb bizi mahşerde bu ikrar ile haşret

Wî qasid şandin me hişyarkirin
ji kufr û şerrê em xilas kirin

mamo û xalo û nemrût û kalo
hemî bûne yek!
dîsa em bi tenê man, bê heval û hogir
dunya bû zîndan, mexlûq hov û gur

me soz pêknanî, em pirr şerm dikin
lê Tu mezin î, ji kerema xwe
me bibexşînî
ruhê cîhadê, ji me re bişînî

ala tewhîdê em libabikin
ji bin destê sosyalist û kemalist
laik û demokrat û ateîst,
tagut û muşrikan xwe xilas bikin

vê soze didin di destek da Qur'an
li destê dinê ala tewhîdê
ji bo dîne mubîn em bikin cîhad
em bikin şerr
ji me-r lazim nîne mamo û xalo
ne firawn û nemrût, ne jî ew kalo!
kîne ew ku ta bibin rêber!

her bijî serokê me
Muhammed Pêxember!.

Ey Allah’ın Resulü! Sen Allah’ın insanlık için seçtiĝi en son elçisin, sana ve tebliĝ ettiĝin alemleri kuşatıcı kanunlara inanıyoruz. Sen bizim biricik Önderimiz, Serokumuz ve tek liderimizsin, seni hayatımızın Rehberi, cennet yolunun öncüsü biliyoruz. Manevi huzurunuzda baĝlılıĝımızı birkez daha arzeder, gönül dolusu selat ve selamlarımızı sunarak biatımızı yeniliyoruz. Sizin O Nurlu yolunuzu bırakıp, taĝutu ve taĝut yolunda gidenleri kendilerine rehber kabul edenlerin tekrar İlahi Nuru bulmaları için Allah’tan yardım diliyoruz. Salat ve Selam sana olsun!.....
01.05.2004

Kürtçe Windows kampanyası destek bekliyor.

STOCKHOLM (03.05.2004) MHA- Yaklaşık 1.5 yıldır devam eden Kürtçe Windows kampanyasının geldiği aşama ve yaşadıkları sorunlar hakkında MHA’ya açıklamada bulunan kampanya çalışanları, Kürt basın, kurumları ve aydınlarının ilgisizliğine tepki gösterdi. Sürdürülen kampanyayı destekler 10 bini aşkın imza toplanırken, Microsoft’un isteği üzerine hazırlanacak bir rapor ise önümüzdeki yaz yetkililere sunulacak.
Günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olan İnternet ve bilgisayar kullanımı Kürtler arasında da epey rağbet görüyor ve bu yönlü birçok çalışma yapılıyor. Son yıllarda hızla artan bu çalışmaların en önemlilerinden birisi de kuşkusuz “Kürtçe Windows Kampanyası”. İki yıl önce www.rojname.com haber portalı çalışanları tarafından başlatılan kampanyanın amacı, sadece bilgisayar devi Microsoft’un Windows ve Office programlarının Kürtçe sürümlerinin çıkarılması değil. Bu kampanyayla aynı zamanda, Kürtçe’nin birçok alanda kullanılabilirliğinin yanında, en son teknolojilerde de kullanılabilen bir dil olduğunu ispatlamak ve dünya dilleri arasında yerini almasını da amaçlıyor.

Kampanyayı yürüten inisiyatif sorumlusu M. Nureddin Yekta, ‘rojname’ çalışanlarından Kawa ve çalışmalara destek veren Ömeri Keleş, kampanyanın başlatıldığı ilk günlerde birçok Kürt kurum ve şahsiyetinden destek sözleri, kutlama mesajları aldıklarını, özellikle Kürt basınının kampanyaya büyük ilgi gösterip bu yönlü yayınlar yaptığını, ancak son zamanlarda bir ilgisizliğin yaşandığını dile getirdi.

‘Kürt dilbilimcileri seferber olmalıdır’

İnisiyatifin sorumlusu M.Nureddin Yekta, çalışmalarının bütün zorluklara rağmen devam ettiğini ve sadece İnternet üzerinden sürdürülen imza kampanyasına şimdiye kadar 10 binin üzerinde kişinin destek vermiş olmasının bile büyük bir başarı olduğunu belirtti. Kampanyaya ilgisizliği eleştiren Yekta, “En fazla da Kürt dili konusunda uzman aydınlarımızın gerektiği gibi destek vermemiş olması çok büyük bir eksiklik olarak değerlendiriyoruz” dedi.

“Mevcut durumda yapılması gerekenlerin başında, Kürtlerin kendi dilinde Windows kullanmalarının faydaları hakkında iyice aydınlatılması, ikinci adım olarak da standart bir dil ve dolayısıyla alfabe üzerinde acilen anlaşmaları gerekiyor” diyen inisiyatif üyeleri, “bunun için de özellikle Kürt dilbilimcilerinin bu konu üzerinde kafa yorması, detaylı araştırma ve geniş katılımlı akademik çalışmaları yürüterek bu sorunu ortadan kaldırmak için seferber olması gerekir” çağrısında bulunuyor.

'Tüm parçadaki Kürtlerle ilişkiye geçilecek'

Kampanya inisiyatifi, yaz aylarında daha da yoğunlaşarak devam edecek çalışmalar çerçevesinde başta Avrupa’da olmak üzere, Güney Kürdistan ve Kürdistan’ın diğer parçaları ile eski Sovyetlerdeki kurum, şahsiyet ve ilgili çevrelerle direk ilişkiye geçip somut destek alma ve ortak çalışma yürütmeyi planlıyor. Yekta, Güney ve Doğu Kürdistan’da Arapça, eski Sovyetlerde Kiril ve Güney-batı ile Kuzey Kürdistan’da da Latin alfabeleri gibi üç değişik alfabenin Kürtler tarafından kullanılıyor olmasının başlı başına bu işin büyük çaba gerektirdiği anlamına geldiğini ifade ederek, bu konuda geç bile kalındığını belirtti. Yekta ayrıca Latin alfabesinin Kürtçe’ye en uygun alfabe olduğunu söyledi.

Güney Kürdistan’daki mevcut durumun Kürtçe Windows’un yapılması üzerinde olumlu etkide bulunacağını savunan kampanya inisiyatifi bu konuda şunlara vurgu yaptı: “Microsoft ticari bir şirket olduğu için, piyasaya süreceği bir ürünün ilk etapta ne kadar satacağına bakıyor. Yine normal ev kullanıcıları yanında resmi daire ve işyerlerinde, çeşitli kurum ve okullarda ne kadar kullanıldığı da büyük bir etken olabiliyor. Dolayısıyla Güney Kürdistan’daki mevcut durum, daha önemlisi de Kürtçe’nin resmi dil olarak okullarda okutuluyor olması Microsoft’un ikna edilmesinde elimizdeki güçlü kozlardan biri.”

Microsoft projeye sıcak bakıyor

Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bilgi alışverişinde bulunmak üzere Norveç’teki Microsoft temsilcisi Birger Steen ile ilişkiye geçtiklerini aktaran Ömeri Keleş, yaptıkları görüşmede Norveç’te 500 bin civarında kişi tarafından konuşulan bir lehçe için özel Windows sürümü yapıldığına dikkat çektiklerini belirterek, 40 milyona yakın kişi tarafından kullanılan Kürtçe’de de Windows sürümünün yapılması gerektiğini dile getirdiklerini söyledi.

Birger Steen’in konuya sıcak bakıp ilgi gösterdiğini ve konuşmasında “dil, klavye ve benzeri teknik sorunlar aşılınca, Kürtçe Windows’un piyasaya sürülmemesi elbette düşünülemez” dediğini dile getiren Keleş, ayrıca Norveç Microsoft temsilcisinin kendilerinden Kürtçe üzerine detaylı bilgi içeren bir raporu da istediğini dile getirdi. Türkiye’deki bazı çevrelerin birçok tehdit ve şantajla kampanyalarına yönelik çalışma yürüttüğüne de değinen inisiyatif temsilcileri, bütün ilgili taraflara yönelik çağrıda, bulunarak herkesin bu ciddi çalışmaya destek vermesi gerektiğini dile getirdi.

03.05.2004
http://www.mhanews.com -
MHA NEWS AGENCY

Barzani ve Talabani'nin Busha Mektubu! - 2004.06.01

Sayin Mesud Barzani ve Sayin Celal Talabani'nin 1 Haziran 2004 te ABD Baskani Busha yazdiklari mektup

Sayin Baskan:
Biz bu mektubu size yeni Irak Hükümeti, Kürtlerin pozisyonu ve ülkemizin gelecegine dair düsüncelerimizi dile getirmek icin sunuyoruz.
Amerka'nin Irak Kürtlerinden daha iyi dostu yoktur.Bir yil önce Irak'in Özgürlestirilmesi icin Pesmerge güclerimz ABD gücleri ile omuz omuza savastilar ve diger tüm Kolalisyon ortaklarindan daha fazla kayip verdiler. Vurgulamak gerekir ki Irak'in Kürdistan Hükümeti kotrolündeki bölgelerinde koalisyon askerleri hic öldürülmemistir.

Kürt halki Amerika degerlerini kucaklamayi, ABD Askerlerini hos karsilamayi ve Iraki Özgürlestirme programinizi desteklemeyi sürdürüyor. Bölge Hükümetimiz yerel temsilcileriniz ile diger iraklilarin anlasmasina yardimci olmak icin bir cok özgürlügünden el cekti. Bundan dolayi temsilcinizin Bir Kürdün ne Basbakan ne Devlet baskani olamayacagini söylediginde hayal kirikligina ugradik. Bize bu pozisyonlarin bir sii ve bir sunni arap icin olmasi gerektigi söylendi.
Irakin iki asli unsurlari Araplar ve Kürtlerdir. Makul olan Araplarin iki yüksek mevkiden ( hangisini isterlerse ) birini almalari, ama bu durumda diger mevkinin bir kürde kalmasidir.
Inancimiz odur ki bu iki mevki icin mezhepsel kota uygulamasi bir cok sefer dile getirilen ve Gecici Irak Anayasainda da yer alan Demokratik Irak Hükümeti'nin etnik ve dinsel kriterler temelinde olmamasi gerektigi yönündeki kriterlere aykiridir.
Kürt halki artik Irak'in 2. sinif vatandasi olamyi kabul etmez. Saddam döneminde ve öncesinde bir cok sefer Basbakan yardimciligi ve benzer pozisyonlar Kürtlere verildi ki bunlar birer vitrin süsü ve ve iktidardan uzakti. Bizler yeni Irakin bizler icin degisecegine inaniyorduk.
Kurtulustan bu yana gördügümüz; Amerikali temsilcilerin bilmedigimiz nedenlerden dolayi Kürtlere karsi taraf tuttuklaridir. Isgal ile birlikte Koalisyon, gida icin petrol programina ki bu agirlikli olarak Kürtler icin ayrilmist, el koydu Kürdistanlilarin en az pay aldiklari ve bölgemizin Saddam zamaninda en cok geri kaldigi gercegini gözardi ederek bunu Irakin diger bölgelerine dagitti.Koalisyonun simdiki yönetimi aktif bir sekilde Kürtce ve arapcanin esitligine karsi cikti ve bir cok sefer Bölge hükümüteimizi „tanimamaya“(Irak tarihi boyunca secimle gelen tek hükümet) ve 18 vilayet temeli üzerindeki Saddam sistemini tercih etmeye calisti. ABD yetkilileri aciklamalarinda pesmergeleri „milis“ olarak nitelendirerek bir anlamda kücük düsürdüler.ABD hükemetinin ve Koalisyon'un resmi aciklamalarinda cok az Kürdistan ve Kürtler dile getiriliyor.
Sayet hic bir zaman yardimlarimizin karsiligi verilmese de biz Amerikanin gönüllü dostlari olarak kalcagiz. Kaderimiz Iraktaki bahtinizla yakindan baglantilidir.Eger özgürlük gücleri irakin diger yerlerinde basari göstermezlerse biliyoruz ki bizi intikam icin gösterececekler. Bizim genel olarak Gecici hökemette yer almamiz icin özel bazi teminatlar talep ediyoruz. Özellikle taleplerimiz bunlardir:
Gecici Anayasanin BM Güvenlik konseyi kararinda Gecis hükümetini hem secimlerden önce ve hemde sonra baglayici olarak yer almasin ve taninsin. Sayet Gecici Anayasanin iptali durumunda, Bölge hükümetimiz merkezi hükümtte ve kurumlarinda yer almamaya mecbur olacak ve merkezi hükümet tesmilcilerinin Kürdistan'a girisini engelleyecek.
Amerikanin Direnis ve karisik cikmasi durumunda Irakin diger alanlarindan cekilmeyi ve Kürtleri korumayi taahüt etmeli.
Koalisyon Araplastirilmis Kürt topraklarinin iadesini sürdürmeyi üstlenmeli ve Kerkük statüsünü halkinin istegine göre cözmeli, sonradan yerlestirilmis kisileri disarda tutmali Saddam zamaninda etnik temizlik magduru olanlar tekrar yerlerine gönderilmeli.
Gecen yil haksiz bir sekilde Kürdistan'dan alinan -Gida karsiliginda petrol- gelirleri tümden geri verilmeli ve Kongre tarafindan yeniden insaa icin ayrilan 19 Miloyar dolarlik yardimi almali.
Amerika Kürdistan zenginlik kaynaklarina sahiplik hakkimizi ve özzelllikle eski rejim tarafindan bloke edilen Kürdistan bölgesinde yeni petrol kuyulari acma cabamiz desteklenmeli
Amerika Hewler'de bir elcilik acmali ve Kürt Halkinin yasamsal ihtiyaclari icin dünyaya acilmamiz ve iliskimizin esit vatandas olarak kabul edilmedigimiz Bagdat ile sinirli kalmamasi icin diger ittifak ülkeleri tesvik etmeli.
ABD ve BM acik olarak Gecici hükümetin kurulmasinda rol oynayan dinsel kriterlerin secimle gelecek hükümet icin örnek olmayacagi ve Kürtlerin Basbakan ve devlet baskani pozisyonu hakkinin oldugu konusunda aciklama yapmali.
Gecici Hükümette Kürtlerin her iki yüksek mevkiden mahrum kalmalari durumunda etnik kriterlerin uygulanmasi. Umut ediyoruz ki Gecici hükümet üyelerinin (dagiliminda) bu haksizlik adil bir sekilde giderilir.
Syin Baskan, Biliyoruz ki Irak'in özgürlestirilmesi savasinin yapilmaya deger olduguna inanlar icin bu günler zorlu günlerdir. Kürt halki Sizin kendine güven duyan liderliginize, Özgür Irak vizyonunuza ve kisisel cesaretinize hayranligini sürdürüyor. Sizin Amerika dostlugunan dolayi Kürdistan'in cezalandirilmasini kabul etmeyeceginizi biliyoruz.
Saygi ve Selamlar

Mesûd Barzani
Kurdistan Demokrat Partisi
Celal Talabanî
Kurdistan Yurtseverler Birligi

Kürtceden Türkceye: Örfi
Cumhuriyet tarihinde ilk kez kürdçe yayın yapıldı - 2004.06.09

9 Haziran 2004 Çarşamba – 80 yıldır varlıkları ve dilleri inkar edilen, aynı zamanda daĝ türkleri olarak adlandırılan ve dillerine mahalli lehçe dedikleri kürdlerin ana dili olan kürdçe bugün seksen yıllık tabuyu kırarak yayına başladı.

Bu sabah saat 06:10 da anadilde yayın kapsamında Radyo 1 üzerinde yayın yapan TRT, daha sonra bu yayınını saat 10:30 da TRT 3 televizyonunda tekrarladı.
Dewleta tirk dest bi weşana kurdî kir - 2004.06.09

Îro (9 Hezîran 2004 Çarşem) ev cara yekem e, di dîroka dewleta Tirkiyê de ku dest bi weşahana zimanê kurdî kir. Ta îro va bû 80 sal, digotin kurd tunene û zimanê wan jî ne zimane belku zaravekî herêmî ye, kurd ni netewek e, ew tirkên çiya ne, lê îro way ew gotina xwe înkar dikin û hebûna zimanê kurdî qebûlkirin. Her çiqas weşan ne bi dilê kurda be jî, her çiqas gotinên baş neynê gotin jî lê dîsan jî çi ku zimanê kurdî hat qebûlkirin boy vî kurd gelek memnûn bûn.

Bi angorê zagona TRT ku di bingehê de „weşana zimanê dayikê“ heye, îro sibê seet di 06:10 an de di radio1 ê de zimanê kurdî ket weşanê. Dûvre seet di 10:30 de TRT 3 ev weşana dubare kir.
Eski DEP milletvekilleri bugün serbest bırakıldı - 2004.06.09

On yıldır hapiste olan eski DEP milletvekilleri bugün serbest bırakıldı.

Milletvekilleri oldukları halde PKK’nın üyesi oldukları iddiasıyla apar topar gözaltına alınan va daha sonra hapishanye gönderilen eski DEP Milletvekilleri Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doĝan ve Selim Sadak bugün saat 18:00 sularında hapishaneden çıkarıldılar. Milletvekilleri karşılamaya gelenler kürdçe ve türkçe sloganlar atarak tahliyelerini sevinçle karşıladılar. Hapishaneden ayrıldıktan sonra HADEP binasına gelen DEP’liler bir basın antısı düzenlediler. Toplantıda milletvekilelri adına bir konuşma yapan Leyla Zana şunları söyledi.

Sevgili basın emekçileri, değerli dostlar, çok sevgili dava arkadaşlarım...

Bundan uzun bir süre önce uzun bir yola çıkıldı. Bu yol sancılı, dikenli, engebeli ve bir o kadar da zordu. Ama şunu açıklıkla ifade edeyim ki, ben ve dava arkadaşlarım büyük bir onurla bu zorluğa katlandık. Gelinen aşamada bu ülkede yeni bir dönemin başladığına, yeni bir sayfanın açıldığına, kardeşleşmenin daha gür, bu coğrafyada el ele tutuşarak Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle, Arabıyla, Lazıyla ve hatta sınırları aşarak evrensel dünyayla buluşabileceğimize inanıyorum. Bu ülkenin, kendi içsel sorunlarını çözerse, bölgenin yıldızı haline geleceğine olan inancımı 10 yıl önceki gibi taptaze koruyorum. Bu yol daha sonlanmış değil. Yolun başlangıcındayız.

Siz değerli basın mensuplarıyla bu ülkenin emekçileriyle, yargısıyla, hükümetiyle, cefakar halkıyla hep birlikte güneşli günler göreceğimiz inancıyla diyorum. Gün dargınlıkların, kızgınlıkların, acıları körüklemenin günü değildir. Gün daha çok bütünleşmenin, herkesin ama herkesin kendisini ön yargılardan arındırarak geleceği daha bilimsel, daha ön yargıdan arınmış, kardeşlik duygularıyla 21’inci yüzyılın evrensel değerleriyle buluşma günüdür.

Sizler hepiniz, uzun bir süre bizleri izlediniz, zaman zaman dayak yediniz, zaman zaman hak etmediğiniz şekillerde itham altında kaldınız, zaman zaman da çok övüldünüz. Hep birlikte bu yeni sürece tekrar barış temelinde özgür, eşit yurttaşlar olarak, herkes kendine düşen görevin bilinciyle hareket ederek ve bu ülkenin iç barışını sağlamak temelinde büyük emeklerini katarak, bütün toplumu bir araya getirerek bir cennet bahçesine dönüştürebilme şansımız ve imkanımız var. Herkesten dileğim, ricam, bütün kırgınlıkları, küskünlükleri bir tarafa bırakarak sorunları el birliğiyle çözme çabası içerisinde olmasıdır. Hepinize sevgiler saygılar sunuyorum ve teşekkür ediyorum.

Soru almayacağım, çok yorgunum, yüreğim buruk.... Çünkü bu ülkede daha binlerce insan tutsak ve bu binlerce insanın aramıza katılması sağlandığı anda bu burukluğu üstümden atabilirim. Bir tarafım sevinirken diğer tarafım acıyor. Bunu atlatabilmemiz için de uzun bir çabanın sahipleri olacağız. Ve artık ülkede zindanların, cezaevlerinin gündeme gelmemesi umuduyla diyorum ve tekrar teşekkür ediyorum.

Zülme karşı çıkmak - 2004.06.20

Bizleri yaratan Rabbimiz (Allah (c.c))´e hamdu senalar, Peygamber efendimiz ve tüm peygamberlere selat (Allah´ın selamı üzerlerine olsun), yeryüzü mustazaflarına selam olsun.

Beşeri ideolojilerin hakim oldukları topraklarda yapılan zulümleri görmemezlikten gelenler devekuşu gibi kafayı kuma sokmak gayretinde olanlardır. Bu zulümlerin çokça yaşandığı yerlerden biri de Anadolu ve Kürdistan topraklarıdır. Kemalistlerin hüküm sürdüğü Anadolu ve Kuzey Kürdistan (Doğu ve Güneydoğu olarak telakki edilen bölge) seksen küsur yıldan beri aralıksız bir çok zulümlerle karşı karşıya kalmışlardır. Genelde Türkiye´deki rejimi benimsemeyen bütün halklar, özellikle müslümanlar özel olarak da Kürd´ler fazlasıyla kemalistlerin hışmına uğramış ve hala uğramaktadırlar. Zaman zaman zulümler kılık değiştirmiş olsa bile ancak hiç bir zaman ve hala son bulmamıştır.

Avrupa Birliğine girme sevdası Türkiye´deki rejim´in kağıt üzerinde bazı değişikler yapmalarını mecbur etmiştir. Anadillerde TRT´nin birkaç saatlik yayın yapması, DEP: eski milletvekilleri Leyla Zana ve arkadaşlarının serbest bırakılmasıyla AB´ye gireceklerini zanediyorlar. Meseleleri çözüme kavuşturma yada haksızlıklara son vermeyi ise asla düşünmemekte ve yapmamaktadırlar. Leyla Zana´yı bırakmakla sanki adil bir tavır sergilemişler gibi reklam yapmayıda ihmal etmemektedirler. Yahu sade iki kelime Kürdçe için on yıl hapis hangi insan hak ve hürriyetlerine uygundur. Kaldı ki bırakılmalarının altında sinsi planlar olduğu kesin bilinmektedir. Yanlış anlaşılmasın bırakılmış olmaları yinede sevindiricidir. Lakin bu adalet değil adaletsizliğin ta kendisidir. Bırakılmış olmaları belki kısmen de olsa adaletsizliğin ancak telafisi olarak değerlendirilebilir. Sadece bir kaç kişiyi bırakmakla adil olmazlar. Ceza evlerinde on binlerce insan bulunmakta değil midir? Anadillerde yayın hadisesi ise gerçekten Türkiye´ye bir hayli yakışır biçimde trajı komik olarak devam etmektedir. Tabu´nun, kırmızı hatların terki noktasında değerlendirildiğinde belki köşesinden tutulabilir. Yoksa Halklara yada AB´nin ağzına çalınmış bir parmak bal olduğunu asla gizleyemezler. Gerçekten devlet samimi ise, Kürdlerin yada arzu eden her halkın kendi dilinde hürce, TV, radyo, gazete hatta okul açmalarına olanak vermelidirler. Yoksa TRT´de halkların mevcudiyetiyle dalga geçer gibi yarım saat program yapmak ne adil ne demokratik olarak değerlendirilebilir!

Beş yıldır tek taraflı ateşkes yapan PKK´nin tekrar silah´a ve şiddet´e başvurması ayrı bir çerçevede değerlendirecek olursak; Türk devleti´nin çözüm noktasında bir adım dahi atmaması sebep gösterilebilir. Türkiye´nin ciddi adımlar atmaya da pek niyeti yok görünmektedir. Başka sebepleri de vardır. İmralı dayatmasının örgütü böyle bir harekete sürüklemiş olabileceği ihtimali de bir hayli kuvvetlidir. Gizlenmek istenen gerçek çok fazla devam edilemez. Bu hareket üçe ayrılmış durumdadır. Silahlı mücedeleyi başlatan grup´da İmralı´nın direktiflerini takmayan kesimdir. Birleşik bir Kürdistan fikrinden Demokratik çözüm arayışını hazmedemeyen Örgüt içindeki kesimlerin atağı olarak değerlendirebilir. Bu bir çözüm olacak mı dır? Türk devleti hiçbir çözüme yanaşmayıp yaptıklarının üzerine yatarak ve olmayan bir çözümü sunarsa bu tür olayların vukubulması kaçınılmazdır. Genel Kurmay kimseye papuç bırakmaz, herşeyin üstesinden gelir; askeri mantığının doğal sonucu budur. AB´e şirin görünmeye çalışan sivil yönetimin aslında elinde bir şey olmadığı, derin devlet ve askerlerin demokratikleşmenin ve adil çözümler sunmanın önünde birer engel oldukları ise bilinmektedir. Ki Türkiye´yi sivil meclis değil derin devlet ve askerler yönetmektedir. Bunun altını çizerek söylüyoruz.

Dünya´ın buhranlar geçirdiği, Ortadoğu´nun değişim sürecinde Kürdler, dost-düşman bütün dünyaya kendilerine haksızlıkların yapılmış ve yapılmakta olduğunu uygun bir dille, izah edebilmelidirler. En önemlisi uzun zamanlardan beri haksızlıklara uğryayan Kürd halkı kendi içinde iç barışı sağlamak mecburiyetindedir. Şayet iç barış sağlanmaz kesimler düşmanlarının elleriyle birbirleriyle uğraştırılırlarsa seksen yıldan bu yana ele geçmiş fırsat da kaçar. Belkide sömürge ve zulüm altında yaşamaktan asla kurtulamazlar. Kürd kurum ve örgütleri çatlamış olan TC. Kemalist düzeninin halklara ve Kürd halkına kabul ettirmeye çalışmak ve onlarla bütünleşmek yerine özgürlük ve her türlü haklarını alabilme mücadelesi vermelidirler.

Seksen küsur yıldır mazlum Kürd halkına ve diğerlerine yapılan haksızlıklar şimdilik cezasız kalmışlardır. Kemalistler bu zulümlere kâr gözüyle bakıp üstüne yatma niyetindedirler. „Adalet bir gün muhakkak tecelli edecektir“ Bu dünya da olmasa da kimsenin kurtulamayacağı o gün „Ehkemül Hakimin“´de yaptıklarının cezasını göreceklerdir. Gönül ister ki adalet, dünya da tahakkuk edebilsin. Her hak sahibi hakkına kavuşabilsin. Haksızlıklarda bulunanlar da cezalarını çekebilsinler. Yapılan haksızlıklar kimsenin yanında kâr olarak kalmasın!

2004.06.20
Zakir