Malper/Site
Rêbaz/Tüzük
Belavok/Bildiri
Program

Dengê Mezlûma

Hejmar - 36 - 30.07.2005
Hejmar - 35 - 30.06.2005
Hejmar - 34 - 30.05.2005
Hejmar - 33 - 30.03.2005
Hejmar - 32 - 28.01.2005
Hejmar - 31 - 31.12.2004
Hejmar - 30 - 30.11.2004
Hejmar - 29 - 30.10.2004
Hejmar - 28 - 30.09.2004
Hejmar - 27 - 30.06.2004
Hejmar - 26 - 30.03.2004
Hejmar - 25 - 30.02.2004
Hejmar - 24 - 30.12.2004
Hejmar - 23 - 30.06.2003
Hejmar - 22 - 30.12.2002
Hejmar - 21 - 30.10.2002
Hejmar - 20 - 30.06.2002
Hejmar - 19 - 30.05.2002
Hejmar - 18 - 30,04.2002
Hejmar - 17 - 30.03.2002
Hejmar - 16 - 28.02.2002
Hejmar - 15 - 30.01.2002
Hejmar - 14 - 30.12.2001
Hejmar - 13 - 30.11.2001
Hejmar - 12 - 30.10.2001
Hejmar - 11 - 30.09.2001
Hejmar - 10 - 30.08.2001
Hejmar - 09 - 30.07.2001
Hejmar - 08 - 30.06.2001
Hejmar - 07 - 30.05.2001
Hejmar - 06 - 30.04.2001
Hejmar - 05 - 30.03.2001
Hejmar - 04 - 28.02.2001
Hejmar - 03 - 30.01.2001
Hejmar   02   30.10.2000
Hejmar   01   30.06.2000
 

Hejmar:26, Sal:2004, Meh:03

Kurban derileri ve laik devlet! - M.Nureddin
80 yıldır unutulan Kerkük Türkmenleri! - M.Nureddin
Dogru istikametteki cemaata baglanma! - Zakir
Fitne - Kewser
Suriye Devlet Başkanı Faşist Hafız Esad’ın oĝlu Faşist Başar’a açık mektup! D.Mezlûma
Şeyh Seid Kıyamı! - Zakir
M. Nûreddîn ile Güney ve Kerkuk üzerine bir ropörtaj - D.Mezlûma
Kurdistan’da türkçe ana okullar - D.Mezlûma
Kurban Bayramınız mübarek olsun
Serokê KDP Mesud barzanî liser qetliama Hewlêrê daxuyaniyek da.
Mesud Barzani’nin açıklaması
Kurdistan Demokrat Partisi ve Kurdistan Yurtseverler Birliĝi Yetkililerine
Kurdistan Mazlumlar Partisi'nin Köln yürüyüşüne mesajı
PDK-Bakur ve PADEK Yetkililerine!
Emanetleri ehline vermek - Seyda M.Suleyman
Elqaide Trikiyê hedef nişanda
Hamburg toplantısından bir espri - M. Nureddin
Kürd islam sentezi espirisi

Siz hiç köpek ulumasıyla açılan bir internet sitesini gördünüz mü?

Kurban derileri ve laik devlet!

Allah’a Hamd Resulüne Salat ve O’na uyanlara selam olsun!...

Malumunuz Kurban Bayramı yaklaşıyor, her ne kadar bu bayram Peygamberimizin (a.s) deyişiyle iki İslami (Dini) bayramdan biri olsa da, özellikle kurban bayramında dindarlardan ziyade dinsizler, laikler ve yardakçıları daha çok bu bayrama sahip çıkarlar!...

Her ne hikmetse Ramazan bayramında ses-sedaları çıkmayan laik devletlerin paralı bekçileri, kurban bayramında İslam’ı yeniden zihinlerine getirirler. Ramazan bayramının adını şeker bayramı olarak deĝiştirenler, Ramazanda sahura kalkıp oruç tutmazlar, iftar etmezler, zekat ve fitre vermezler, akıllarından bile geçmez hatta aĝızlarına bile almak istemezler, işte onun içindirki adını bile deĝiştiriyorlar „şeker bayramı!“ Ama Kurban bayramı olunca, müslüm veya gayri müslim her kurum ve kuruluş derileri toplamak için seferberlik ilan ederler, ilanla da yetinmiyorlar, sözde laik olan devletlerin gücünü arkalarına alarak islami olan bir hükmü yasalarla kendi lehlerine çevirirler. Hani ya bu devlet laikti, bize göre yani dinsiz, onlara göre din ile devlet işlerinin biribirinden ayrılmasıydı?.. Peki neden kurbanda dini olan bir hükmü, bir meseleyi devletin yasalarıyla laik devletlerin kanunu haline getiriyorlar? Acaba o zaman birbirinden ayrı olan din ile devlet birbirine karışmaz mı?.....

Ben lafı uzatmadan vede kurbanın fıkhi konusu üzerinde fazla durmadan (zaten bütün fıkıh kitaplarında ve islami sitelerde var) bir kaç cümleyle kısaca kurbanın tarihçesi, manası ve dinen sıradan herhangi bir kuruma verilip verilmeyeceĝi konusuna işaret edeceĝim.

Meşruiyeti Kur’an, Sünnet ve icma-ı ümmet ile sabit olan Kurban, sözlükte yaklaşmak (arapçada karebe – yaklaştı fiilinden türemedir) manasına gelir.
İstilahta ise; Allah’a hamdı, şükrü ve teslimiyeti ifade eder ve dolayısıyla kurban kesmekle kul Allah’a yaklaşmayı hedefler.

Fıkıhta ise; İbadet maksadıyla usülüne uygun olarak muayyen bir hayvanı muayyen bir vakitte kesmek demektir. Elbetteki kesilecek hayvanın vasıfları, şartları, zamanı, kesilme niyeti de olacaktır, bu fıkhi bir meseledir ve yazı uzamasın diye bu konuya başta da belirttiĝim gibi temas etmiyeceĝim.

Kurban Kur’an’la sabittir; "Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" (Kevser Suresi- 108/2),
Hadisle sabittir; "İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın" (İbn Mâce, Edâhı, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 321)

İcma-ı Ümmet ile sabittir, Hz. Muhammed’den günümüze kadar bütün islam aleminde her yıl tekrarlanan bir ibadettir. O kadar ehemmiyetli bir ibadettirki Hanefi alimleri kurban kesmenin vâcip olduğu görüşündedirler (Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, XII, 8; Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Kahire, 1327-28/1910, V, 61, 62; el-Fetâva'l Hindiyye, Bulak 1310, V, 291).

Tarihçesi ta Hz. Adem’e (a.s.) dayanır. Bir meselede ihtilafa düşen iki oĝlu Habil ve Kabil’e kurban vermelerini emreder, ancak o zaman şimdiki gibi muayyen şartlara haiz kayvanlardan kurban kesmek şart deĝildi. Belki malından dilediĝini verebilirdin. Bildiĝimiz hayvanlardan kurban kesmek ise, Hz. İbrahim’den sonradır. Malum meselede yani oĝlu İsmail’i kurban etme olayında Cebrail (a.s.) vasıtasıyla kendisine bir koç gönderilmesi ve kurban sünnetinin O’ndan sonra bu şekilde devam etmesidir.

Kurban sadece muayyen vakitlerde ve sadece Allah rızası için kesilir, Allah’ın dışında herhangi bir şeyin adına kurban kesmek caiz deĝildir ve kesinlikle haramdır. Bu bir türbe olabilir, bir ziyaret olabilir yada büyük bir insan olabilir. Hatta Peygamberler adına bile kurban kesmek caiz deĝildir, islama göre kul bu şekilde şirke girer kaldıki “keser etini ben yerim, derisini de laikliĝin bekçiliĝini yapan kurumlara veririm düşüncesiyle kesilen hayvan asla kurban olamıyacaĝı gibi, bundan sevap kazanmak bir yana insan günahkar olur, hele itikadi olarak o kurumun düşüncelerini paylaşıyorsa o insan kesinlikle dinden çıkar Hz. Muhammed; (a.s.) “küfre yardım küfürdür, küfre rıza da küfürdür” buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber (a.s) "Allah'tan başkası nâmına hayvan kesene Allah lânet etsin" demiştir. (Müslim, Edâhî, 43-45; Nesâî, Dahâyâ, 34; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., I, 108, 118, 152, 217, 309, 317)

Adak (nezir) olmayan kurbanın etini üçe ayırmak, bir kısmını ailesine, bir kısmını fakir ve miskinler, diĝer kısmını da konu komşu ve dostlara daĝıtmak sünnettir. (Kâsânî, a.g.e., V, 81; el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 300).

Kurbanlık hayvandan istifade etmek uygun deĝildir. Hatta kurban edilmeden önce tüyü kırpılmışsa onu da fakirlere tasadduk etmek gerekir. Ancak postunu evde seccade olarak kullanabilir, ancak Şafiilere göre onu da fakirlere vermesi vaciptir. Ama adak olan kurbanın tümünü her iki mezhebe göre de (derisiyle, tüyüyle, etiyle, kemiĝiyle) fakirlere daĝıtmak gerekir. Dikat etmemiz gereken konu fakirlere daĝıtılmasıdır. Yine fıkıh kitaplarına göre daĝıtılacak olan fakirlerin de müslüman olmaları şarttır, zira sadaka, zekat ve kurban gibi ibadetler islamın sosyal konularındandır ve islam sistemine aittir, dolayısıyla islam nizamına göre de yerine getirilmesi gerekiyor. (Serahsı, a.g.e., XII, 14, 15; Kâsânî, a.g.e., V, 78; el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 301).

Ne Kur’an’da, ne Hadiste ve nede hiçbir fıkıh kitabında kurban etinin kurumlara baĝışlanması diye birşey sözkonusu deĝildir. Ancak medrese tipi islami ilimle meşgul olan mekteplerde okuyan fakir talebelere yada onların masraflarını karşılamak için o kurumlara baĝışlanabilir, bu da fıkhi bir fetvadır. Fakat islami rejimi reddeden, müslümanlara terörist damgasını vuran, müslüman genç kızların başını zorla açan, onların eĝitim haklarını elinden alan, islamdışı kurumlara kesinlikle verilemez.
 
Laik ya da sosyalist kurumlara kurban derileri verilebilir diyen sözde din adamlarına sormak lazım “kurban derilerini İsrail yahudi devletine ya da herhangi Hiristiyan bir devletin herhangi bir kurmuna vermek caiz mi?” Elbet yok derler. O zaman neden laik veya sosyalist kurumlara verilebilir? Oysa Yahudilik ve Hiristiyanlık ateistlikten, dinsizlikten daha iyi deĝil mi?

Evet müslümanlar!..
Kurban kesmek Kur’an, Sünnetle ve icam-ı Ümmetle sabit olan bir ibadettir bu ibadetinizi İslama göre yerine getirin!.. Unutmayınki islama göre yapılmayan bir ibadet makbul deĝildir. Bunun örnekleri çoktur uzamasın diye yazmak istemiyorum ama, mesela bir müslüman nasılki bilerek ve istiyerek sabah namazını dörde öĝleyi altı rekata çıkarırsa namazı batıl oluyorsa, kurban ibadetini de sarf edilmesi dinen yasak olan yerlere sarfetmekle bozmayalım. İslami olmayan, ya da sözde islami olup müslüman olmayan güçlerin emrinde olan kurumlara kurban derilerinizi vermeyin, yoksa bunun hesabını Allah’a vermek zorunda kalırsınız!.. Allah’ın selamı hidayete tabi olanların üzerine olsun.

22.01.2004
M.Nureddin Yekta
80 yıldır unutulan Kerkük Türkmenleri!

24 Temmuz 1923 te yapılan Lozan antlaşmasıyla Kerkük petrolünden alınacak bir parça payla tarih çöplüĝüne atılan Kerkük muhacirleri türkmenler, 1991 yılında Kürdlerle Saddam rejimi arasında vuku bulan kanlı savaştan sonra birden hatırlanıverdiler! Türk faşistleri „Kerkük türk şehridir ve türk şehri kalacak“ „Kerkük Misaki Milli sınırlarımızın içerisindedir“ „Kerkük’te türkmenler tehdit altında“ v.s. gibi sloganlarla meydana çıktılar, tabi çoĝu Türkiye’den 1991 yılından sonra oraya yerleşen ve sözde bir parti olan Türkmen Cephesi de!...
Sanki o güne kadar türkmenler bir özerk bölgede yaşıyormuş, ya da federal bir türkmen devleti varmışta Kürdler anatoprakları Kerkük’ü Saddam’dan geri alınca türkmen federal devleti tehlikeye giriyordu!... Oysa o güne kadar Saddam’ın yanında yer alan, onun ordusunda askerlik yapan, onun adına kürdlere karşı ajanlık yapan ya da kürdlere karşı savaşan türkmenlerin dışında kalan türkmenlerin çoĝu aynen kürdler gibi ya katliama tabi tutulmuş ya da o bölgeden Irak’ın diĝer kısımlarına sürgüne gönderilmişlerdi, o yörede kalan türkmenler ise sadece Saddam ve onun kanlı rejimine hizmet eden uşaklarıydı. Türkiye devleti ise o güne kadar hiçbir zaman türkmendenler bahsetmemişti!..

Kerkük’ün kürdlerin eline geçmesi halinde orada yaşayan türkmenler tarihte en altın çaĝını yaşıyacaklardı, çünkü enaz onlar kadar mazlum olan Kürdlerle kurtuluşa ereceklerdi, ama olmadı. Çünkü komşularımız devreye girerek Kürdlere gelen yardımın (ABD ve BM.) önü kesildi ve bütün yardımlar Saddam’a gitti, Saddam’ın gaz bombalarıyla kürdleri katliama tabi tutulmasına göz yumuldu, o zaman kimsenin kılı kıpırdatmamıştı, çünkü ölenler türkmen deĝildi!.. Sadece Halepçe’de bir tek bombayla ölen 5 bin kürdün cenazeleri sokaklarda çürüyüp kurtlandı, buna muteakip enfal operasyonunda 183 bin kürd şehid edildi, buna da herkes seyirci kaldı, Özellikle Türkiye’de ne müslümanından, ne sosyalistinden, nede demokratlarından ses seda çıkmamıştı. Mücahid dedikleri sözde müslüman şahsiyet ve partilerinden de bir ses çıkmamıştı. Hergün Çeçenistan, Filistin için sokaklara dökülen onbinlerce Türkiye'li müslüman bu müthiş katliam karşısında sessiz ve sedasız kalmıştı! O günlerde sen „ne mutlu türküm diyene“ dersen bir kürdün de „ne mutlu kürdüm diyene“ deme hakkı vardır diyen zamanın mücahidi, şimdinin demaokratı da o günden bu güne kadar bu katliamlarla ilgili hiçbir şey demedi, bir protesto mesajını bile duyamadık.

Ama bugün herkes ayakta!.. Aman namus elden gidiyor feryadıyla avazı çıktıĝı kadar baĝırıyorlar, neden? Kerkük Kürdistan haritasından çıkarılmıyor diye, sanki Kerkük Kurdistan haritasından çıkarılsa türkmen devleti kurulacak ve türklerin olacakmış gibi! Yani türk kardeşlerimizin! bütün dertleri beşbin yıldır Kürd topraĝı olan Kerkük kürdlere verilmesin de kime verilirse verilsindir!.. Aynen Lozan’da olduĝu gibi!...

Halbuki bütün alem biliyorki 11 Mart 1970 yılında Kürdlerle Irak rejimi arasında bir antlaşma yapılmış, kürdler özerkliklerini elde etmişlerdi, ancak Irak’ın Kerkük’ü kürdlerden alma ısrarı ve kürdlerin tarihi topraklarından vazgeçmemelerinden dolayı o gün bugün soykırım kampanyalarının hedefi haline geldiler.

Saddam zülmünün sonunun gelmesiyle Kürdler bir kez daha Kerkük’ü geri aldılar, ancak bu sefer Saddam yerine Türk devleti karşılarına dikildi. Kerkük’e provokasyonlar yaptırıyorlar, amaçları orada türkmenlere bir şey elde etmek deĝil, onları kullanarak kürdlere zülmetmektir. Eĝer kürdler Kerkük’ü araplara verseler Türk devleti dünden buna razıdır ve hiçbir problem kalmaz. Bundan sonra yine araplar tarafından 80 yıl türkmenler sürülse de öldürülse de unutulup gideceklerdir!..

Türkmenleri provakasyona getiren türkmen cephesi yetkilileri ne yazıkki o topraklarda hiç bulunmuyorlar, uzaktan komanda gibi onları başkaları yönlendiriyor. Onlar siyasi akıl ve önderlikten mahrum oldukları gibi, nasıl kullandıklarından da bihaberdirler. Bugün gelinen noktada türkmenlerin „araplaştırma politikası kürd ve türkmenleri asimile kampanyalarıyla Kerkük’e getirilen unsurlarla kürdlere karşı bir „antikürd“ ittifakını kurmak yerine, esas toprak sahipleri kürdlerle birleşmeleri gerekirdi. Bu hangi aklın eseridir demiyorum zira devleti idare edenlerin zihniyetidir bu ve bu zihniyetle „türkmenleri kazançlı çıkamıyacak ve her türlü provokasyona açık tutacak“ yanlış bir siyasetin kurbanı olmaktan öteye gitmez.

Türk devletinin 80 yıldır Irak türkmenleri konusunda bir siyaseti yoktur, şu günlerde sadece soyut tehditler vardır. Kim diyebilirki 40 yıl önce aynen kürdler gibi türkmenler de katliama tabi tutuldukları zaman Türk devleti ne yaptı? Gerek Irak hükumeti gerekse de dünya devletleri nezdinde hangi girişimlerde bulundu? Bırakın türkmenleri de Lozan’da antlaştıkları petrol paylarından bile vazgeçmişlerdi!...

Türkmenlerin arkasına sıĝınarak yaptıkları politikada ancak kendileri boĝulacaklardır, bunun ne T.C.ye nede türkmenlere bir faydası olamıyacaĝını akli selim sahibi herkes biliyor derin devletin dışında!... 

olduĝu Amerikalı Albay William Mayville „Kerkük’teki olayların arkasında türk devletinin olduĝunu söylüyor. Mayville yılbaşı kutlamasında yaptıĝı konuşmanın bir bölümünde aynen şunları söylüyor:

"Etnik çatışma çıkarmak isteyenler kan döktü" "Gösteri barış amaçlıydı. Valiliğe yürüyen göstericilerin sayısı 300 kadardı. Onlardan kopan 100 kişilik grup KYB bürosuna yöneldi. Provokasyon amaçlı bazı kişiler KYB binasına ateş açtı. Binadan da gruba ateş edildi. Etnik çelişkilerden yararlanmak isteyenler şehirde yaşayanların uyumunu bozuyor."

Kerkük’te provokasyon yapmakta olanlar başarıya uaşamazlar. Şunu artık herkesin bilmesinde yarar vardır. Hiçbir kuvvet Peşmergenin elindeki silahı geri alamaz ve Kerkük’ü bir daha Kurdistan haritasından çıkaramaz! Ve yine hiçbir zaman Irak topraklarında bir türk devleti ya da özerk bölgesi kurulamaz, türkmenler ancak ya arap federal devlette yada Kürd federal devlette yaşayabilirler, yaşamak zorundalar, yada Türkiye onları Anadolu’ya getirebilir bunun dışında yol yoktur.

Bugün Osmanlı döneminde bile elde edemedikleri özgürlüĝü elde eden türkmenlerin üzerinde oyun oynamayın, siz nasıl herkesi uyardık diyorsanız biz de sizi uyarıyoruz. Siyasetten mahrum Irak araplarıyla yada arap aşiret reisleriyle siyaset yapacaĝınıza, bu konuda deneyimli olan Kürd liderlerle bir araya gelin, tarihte elde edemedikleri özgürlükleri elde eden türkmenlere de yazık etmeyin, onlar bugün Türkiye’de yaşayan 30 milyona yakın kürdlerin elde edemedikleri tüm özgürlüklere sahiptirler. Barajı aşamadıkarı halde mecliste 5 milletvekilleri var, okulları var, radio, televizyonları var ve açıkça Kurdistan’a karşı olan partileri bile serbest! Kurdistan'nın yeraltı ve yerüstü tüm gelirlerinden kürdlerle eşit bir şekilde istifade ediyorlar.

Daha ne istiyorsunuz?
Diyeceĝim Allah türk devletini idare edenlere akıl ve basiret versin.

Saygılarımla

02.01.2004
M.Nureddin Yekta

Dogru istikametteki cemaata baglanma! - 2004.01.09

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün:)
"Ey Allah'ın Resûlü! Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?" diye sordum.
"Evet var!" buyurdular. Ben tekrar: "Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?" dedim.
"Evet, var! Fakat onda duman da var" buyurdular. Ben: "duman da ne?" dedim.
"Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (ma'rûf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun" buyurdular. Ben tekrar:
"Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?" diye sordum.

"Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar" buyurdular. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?" dedim.
"Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma onu dinle” buyurdular.
"O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?" dedim.
"O takdirde bütün fırkaları terket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular."
Buhari, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247).

Peygamber efendimizin bu hadisine iyice kulak verir ve incelersek meseleyi kavrarız. Wallahi Allah (c.c) Rasulu (a.s) oğru söylüyor. Hadiste geçenlerin hepsi gerçekleşmiştir. Günümüzde şer ve ceheneme çağıranların çoğunluğunu kim inkar edebilir. Onların varlığı apaçik ortada! Lakin anlaşılmayan iman edenlerin keşmekêş içinde hareket etmesidir.
Günümüzde Raşid bir halife yok ve sağlam bir İslam cemaati de tanimiyoruz. Bu isim ve isimleri kullananlar var ancak aslından çok uzak ve sözde kalmaktadırlar. Kendilerini hak diğerlerini batıl gören kısmen islamı yaşayan cemaatcikler biliyoruz. Bunlardan hiçbiri “İslam cemaati” sıfatına haiz değillerdir. Meşru bir imam ve imam seçimleri de yoktur. Bunları sizlerde iyi biliyorsunuzdur. Lakin hayır üzere bir araya gelmiş topluluk, yada aynı kafa yapısına sahip olan kalabalıklar denilebilir. Bu grupların yapması gereken kendileri hak ve diğerlerini batıl görmek değil; İslam cemaatine doğru gitmek için kendilerini bir zemin kabul etmelidirler. Bir hastahane´nin bölümü, (Dahiliye, Hariciye, Beyin cerrahı..) ve hizmet yarışı olarak görmelidirler. Bu düşünceler beyinlere hakim olursa kısmen keşmekeşlik önlenebilir. Mazlumlar enerjilerini birbirlerine değil kendilerine zülmedenlere karşı hep birlikte kullanmak mecburiyetindedirler. Yoksa ezel ebed keşmekeş ve zülimden kurtulamazlar. Her müslüman bir diğer müslüman kardeşini Allah rızası için bağrına basmalıdır. Mezheb, meşreb, asabiyet(ırk)… kavgalarından uzak durulmalı, kardeşlik hukuku tesis edilmelidir. Asrı saadeti “altın çağ” yapan nuve müslümanların ruhlarını tekrar sarmalıdır.

Yukarıdaki hadiste geçtiği gibi Resulun sünnetinden başka sünnetler edinen insanların varlığına ve kalabalıklıklarına şahidiz. Sorsan hiçbiri mangalda kül bırakmaz kısmen yaptıkları ibadet ve hasenatlar la din´in gereklerini yerine getirdikelerini zanederler. Hatta bilinçli geçinen zümreler dahi bu hastalıktan kurtulabilmiş değilllerdir. Çünkü aynı bataklık ve ortamdan yetişmişlerdir. Cahili birikintiler üzerine kurulan anlayışlar bu kadar sağlam olabilir. Halbuki iman ettiğini söyleyenlerin bütün cahili birikintilerini bir tarafa bırakıp Qur´an ve sahih Sünneti rehber edinmeleri gereklidir. Maalesef günümüzdeki cemaatlerin ve fertlerinin cahili birikintileri ve birikintiler üzerine İslam´ı bina etmiş lider ve görüşlerini rehber edindiklerini görmekteyiz.
Hadisin son kısmına zahiren bakıldığında fitneye bulaşmaktansa bir ağacın köküne yapışsan bile onlardan uzak dur! denilmesi pek manidardır. Bu tavsiye evine çekil sadece zahidlik yap anlamına gelmez. Yanlış olanla beraber olma velev tek başına kalsan doğruluk üzere hareket et diye anlaşılmalıdır. Bu karmaşıklıklıkları yaşayan sahabe İbni Mesud (r.a) Hak üzere kalmaya gayret eden tek başına bir cemaat idi. (Huzeyfe, Ebu zer v.s. …(r.a.ecmain) Müslüman kardeşine buğzetme, zulmetme ve hatta onun kanına girme gibi bir durumla karşı karşıya kalanları Allah afetsin. Vahim bir durum ve ceheneme yuvarlanma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

Yukarıdaki hadis kitablarında geçtiğine göre meşur sahabe Hz.
Huzeyfe (r.a) Resul (a.s)´a böyle bir soru sorar.
Resulullah sana zarar vermek isteyenlerle karşılarsan evine gir kapını kapat.
Peki ya kapıma dayanıp içeri girelerse! diye sorar?
Resul: iç odana gir kurtulmaya çalış.
Peki, ya iç odaya dahi girip bana kılıç çekerlerse ne yapayım der?
Resul: Elini yüzüne kapatıp, ben alemlerin Rabbi olan Allah(c.c)´tan korkarım de ve vuran taraf olma! Allahu ekber. Duruma iyice bir bakıp halimizden ibret alalım. Buğz, dedikodu, hakaret,zulm… müslüman kardeşe reva görülecek şeyler olmamalıdır. Ama günümüzde bunların hepsi fazlalıkla mevcutturlar. Dahası hiçbir fert yada cemaatler kendilerini sorgulamazlar. Kendilerine çeki düzen verecekleri yerde karmaşık bir yaşam devam ettirmektedirler(ettirmekteyiz). Eminim bu satırları okuyanlar hemen yok canım biz bu durumda olanlardan değiliz, diye kendilerini muaf tutacaklar. Gerçi aldanma içinda oldukları ölüm onlara yetışince anlayıcaklardır ancak o vakit geç olabilir. Ansızın ölüm bizi yakalamadan dosdoğru bir istikamet edinmeliyiz. Bu istikamet günde onlarca kez okuduğumuz “sırat-ı müstakim”dir. Biz Rabbimize binlerce kez söz veriyor. Sen´in çizdiğin yolda gideceğiz diyor lakin sözümüzde durmuyor sırat-ı müstakim yerine kendi cemaat ve grubumuzun çizdiğini takib ediyoruz. Elimizde Qur´an ve sahih Sünnet ölçüsü olmalıdır. Yapılanların doğruluğunu bunlarla ölçmeliyiz. Zararın neresinden dönülse kardır sözüne binaen hemen istikametimizi Müstakim´e döndürüverir ve iyi bir hal üzere can verirsek inşaAllah iyi bir karşılığa kavuşabiliriz.

„ Ey Muhammed! Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakmak isterler de ki: "Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın. Tersine, size imanı nasip ettiği için Allah sizi minnet altında bırakır."
„Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizlisini bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir“ Hucurat:17-18

"Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizlisini bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir." Ayetine iyice kulak verelim.

Akıllı ve mantıklı düşünen her (bayan- erkek) müslüman kardeşimiz Doğru itikattaki bir cemaat oluşması için gayret sarfetmesi gereklidir. Öncelikle her mü´min nefsinden, yakin aile, arkadaş ve grubundan başlamalıdır. Allah (c.c) Sırat- ı Mustakim üzere hayat yaşama arayaşı gayretinde olanların yar ve yardımcısı olsun

Zakir
2004.01.09
Fitne - 2004.01.10

Baskı ya da ayartma yolu ile müslümanı dininden uzaklaştırmaya kalkışmak, insan hayatının en kutsal değerine karşı saldırıya geçmek demektir. Bundan dolayı bu saldırı, adam öldürmekten daha ağır bir suçtur; insanı öldürmekten, canını almaktan ve hayatını yok etmekten daha ağır bir cürümdür. Sözkonusu fitne ister tehdit, yıldırma ve fiili işkence yolu ile olsun; ister insanları saptıracak, yozlaştıracak, yüce Allah'ın sisteminden uzaklaştıracak, soğutacak, Allah'ın sistemine yan çizmeyi kendilerine sempatik saydıracak toplumsal ve politik şartlar oluşturma yoluyla olsun farketmez.

İslâm'ın inanç özgürlüğü ile ilgili görüşü ve insan hayatında bu özgürlüğe vermiş olduğu son derece büyük değer İslâm'ın karakteri ve insanın varoluş amacına ilişkin bakış açısı ile bağdaşan, bütünleşen bir görüştür. Zira insanın varoluş amacı, ibadettir. Bu kavram, Allah'a yönelik her iyi ve yararlı faaliyeti içine alır. İnsanın en değerli, en üstün varlığı inanç özgürlüğüdür. Buna göre kim onun elinden bu üstün varlığı almaya kalkışır, doğrudan doğruya ya da dolaylı biçimde onu dininden koparmaya girişirse, canlı bir varlığı öldürenden daha ağır cürüm işlemiş olur.

Bu ikinci fitne yolunun en yakın ve en tipik örneği Kemalizmdir. Bilindiği gibi bu ideoloji, bu politik rejim dini afyon sayıp yasaklıyor. İslama, müslümanlara, başörtüsüne asla tahammülleri yoktur. Zina, fuhuş, kumar ve alkollü içki gibi İslami yasakları mübah sayan kanunî düzenlemeler getiriyor, yoğun propaganda kampanyaları ile bu yasakları insanlara sempatik gösteriyor, buna karşılık yüce Allah'ın sisteminde meşru sayılan erdemlerin, faziletlerin bağlılarını kamuoyu karşısında antipatik göstermeye çalışıyorlar; bu sosyal ve hukukî şartları, insanların baskısından, kurtulamayacakları zorlamalara, dayatmalara ve oldu-bittilere dönüştürüyorlar. .Bunları rejimlerini devam ettirebilmek için bilerek yapmaktadırlar.

Kemalizmin amcazadesi olan Komünizm ise kemalizm gibi dini afyon kabul edip oda yasaklıyordu. Allahsızlık (ateizm) propagandasını yaygınlaştırıyorlardı. Özelikle İslam düşmanlığı yegane rantlarıydı. Hamdolsun bildiğiniz gibi SSCB.´nin yıkılışıyla Komünizm tarih çöplüğüne atıldı. Kimi Komünizm sevdalıları grup ve organizasyonlar ki bunlar Türkiye ve Kürdistan toprağında da mevcutturlar, hala çöplüğe atılmış olan bu edololojiyi diriltme peşindedirler. zamanla bu fayda sağlamaz din düşmanlığı olan ideolojiden vazcayacaklardır. Bakalım direnmeye çalışan Kemalizm belasından ve diğerlerinden ümmet ne zaman kurtulacak önümüzdeki zaman zarfında göreceğiz. Girdaba takılmış olan kemalizmin tarih çöplüğüne tıpkı komünizm gibi yuvarlanması pek uzak olmayacaktır.
Abdurrahman İbnu Abdi'l-ka'be (r.a)anlatıyor: "Mescide girmiştim. Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (r.a)´ı gördüm: Ka'be'nin gölgesinde oturuyordu. Ka'be'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı:

"Bir seferde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberdik.
Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın münadisi seslendi: "es-Salâtu câmi'a: "Haydin namaza!" Resûlullah'a gittik, yanında toplandık.

"Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları inzar etmesi (korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz birkısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü'min: "Bu fitne helâkimdir" diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. „

Ravi (Abdurrahman) der ki: "Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:
"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resûlullah aleyhissalâm'dan işittin mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:
"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben:
"Ama, amcaoğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâla hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim. Biraz sustu sonra:
"Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi."
Müslim, İmaret 46, (1844); Nesai, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956).

Hz. Cabir radıyallahu anh
anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İblis'in arşı deniz üzerindedir. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan, yanında mertebece en yüksek olanı en büyük fitneyi çıkarandır. Askerlerinden biri gelip: "Şunu şunu yaptım!" der. İblis: "Hiçbir şey yapmamışsın!" der. Sonra bir diğeri gelip: "Ben falanı(n peşini) hanımıyla arasını açıncaya kadar bırakmadım!" der. İblis onu kendisine yaklaştırıp: "sen ne iyisin!" der."
Müslim, Münafikûn 66-67, (2813)

Bu gün kitle iletişim arâçları, Tv., radyolar, hatta devletler üstü ağ örmüş olan internet, moda... iblise hizmet eder duruma getirilmişlerdir. Siz bunları hayırlı işlerde kullanırsanız durum farklı olur. O vakit rahmani birer kitle iletişim aracı oluverirler. Siz de kabul edersiniz ki genel olarak günümüz de bunlar ahlaksızlığı yayabilmek için vargüçleriyle fitne ekmektedirler. Müslümanların bu bela ve musibetlere karşı dikkatli olmaları gerekmektedir.

Fitneden (modadan, ahlaki çöküntüden, dini arkaya atma, istismar...) cinni vede insani iblislerden Allah´a sığınarak hayatımıza çeki düzen vermeliyiz. Fitne ve İslam düşmanlığının revaçta olduğu günümüzde Dinimize sarılıp ahiretimizi kurtarmak için gayret safetmeliyiz. Ailemizi, çoluk çocuğumuzu fitnelerden koruyabilmek için Kur´an ´ı çokca okumalı ve hayatımızda uygulamalıyız. Bize emanet olarak verilen ömür sermayesi tükenmeden bunları yapmalıyız ki ahiretimizi kurtarabilelim.

Kevser 2004.01.10

Faşist Başar’a açık mektup - 2004.01.19

Fransızların işgalinden sonra sözde baĝımsızlıĝınızı aldıĝınız zaman işgalcılıĝın ne demek olduĝunu bilen siz Suriye arapları, halkınıza özgürlük vermeniz gerekirken adeta bir başka işgalcı gibi yönetimi elinize geçirip Fransızların bile yapmadıĝı zülüm ve işkenceyle halkınızın üzerine yürüdünüz. Bir devlet Başkanından ziyade bir Firavun, bir diktatör görünümünde olan babanız idareyi eline aldıktan sonra, onun düşüncesinde olmayan halkına her türlü zülümü reva gördü. Özellikle de Müslüman (kürd yada arap) ve kürd halkına yapmadıĝı işkence kalmadı.

Fransızların bile inançlarına saygı duyduĝu müslüman kitleye babanız katliamlarla cevap verdi. 1982 yılında Hama şehrini yerlebir eden babanız katline girdiĝi müslüman kardeşleri (ihvanul-muslimin) bahane ederek 30 bin insanı hunharca katletti, ama bugün o hesabı vermek üzere Allah huzurundadır. Onun yaptıĝı zülüm yolu üzerine ne kadar devam etseniz de saltanatın ebedi olmadıĝını bilmeniz gerek, yoksa şu an o tahtta siz deĝil babanız oturacaktı!… Demekki birgün sen de öleceksin ve Allah’a yaptıklarının hesabını vereceksin! Şunu unutmayınki birgün mutlaka mazlumlar sizden hesap soracaktır! Müslümanlar Hama şehidlerini unutmadılar ve unutmazlar da!… Müslümanları katletmekle onları şu an susturmuş olabilirsiniz ama bu ebediyen o şekilde kalacak diye heveslenmeyin!…

Baban ve babandan önceki idarecilerin en çok ezdiĝi halk elbetteki Kürd halkıdır. Deĝişen dünyada gönül isterdiki sen de insan hak ve özgürlüklerine biraz saygılı olaydın ama ne yazıkki daha idarenin başına geçer geçmez yürüttüĝünüz politikayla babanızdan daha çok zülmedeceĝiniz belli olmaktadır.

05.10.1962 yılında 93 nolu yasayla yürülüĝe koyduĝunuz iki insanlık dışı projeyle işgaliniz altında bulunan Kurdistan ve kürd halkını tamamen imha politikası yürütmektesiniz!..

Bunlardan biri “Zinara erebi” olarak adlandırdıĝımız projeyle Kurdistanı kürdsüzleştirmek.

İkincisi ise “Kürdlerin ellerindeki kimlikleri alarak onları muhacir olarak kabul etmeniz ve Kürd halkını orada, kendi topraklarında, öz vatanlarında vatansız bırakmak!.. Bu projeyle 200 binin üzerinde kürdün kimliĝini elinden aldınız. Kürdleri ya sizinle işbirlikçilik yapmak yada kimliksiz kalmak arasında bir tercihe zorladınız!

Fransız mandacılıĝından sözde kurtulduĝunuz günden bu güne kadar her ne kadar iktidar ve hükumet deĝişikliĝi olmuş olsa da, Kurdistan ve Kürd sorunu konusunda siyasetinizde hiçbir deĝişiklik olmadı. Kimi iktidarlarınız bu projeleri yürürlüĝe koydu, kimisi bunu uyguladı ve kimileri de o projeleri korumakla birlikte yenilerini eklediler. Ve o insanlıkdışı projeleriniz ta bugüne kadar devam etmektedir.

Zinara erebi projesiyle Kurdistan’ın Kuzeyi ile birleşik olan ve uzunluĝu 350 km., genişliĝi 10 ile 15 km. olan bölümü tampon bölge haline getirerek kürdsüzleştirdiniz. Öz vatanlarından kürdleri güneye sürerek onları yersiz yurtsuz bıraktınız. Topraklarını zorla ellerinden alarak yerlerine arapları yerleştirdiniz. Bu şekilde yeraltı yerüstü zenginlik kaynaklarına sahip Kurdistan’ın rengini deĝiştirmeye çalışıyorsunuz. Halbuki o topraklarda kürdlerin kalması ekonomik yönden Suriye devletine daha faydalıdır. Zira ordan sürülen kürdler birgün tekrar ana topraklarına dönecekleri ümidini hiçbir zaman yitirmiyecekleri gibi, zorla yerlerine yerleştirilen arapların da orada geçici olduklarını ve birgün mutlaka Kürdlerin kendi memleketlerine geri döneceklerini düşündüklerinden dolayı o toprakları hakkıyla işlememektedirler, zira araplar o topraklarda misafirdirler birgün geldikleri gibi geri döneceklerdir. İşte bugün Kerkük bunun bir örneĝidir!…

Diyeceksinizki bütün bunlar benim idareye gelmeden önceki projelerdir, benim bunda suçum nedir?
Evet bunları siz yapmadınız, babanız ve ondan önceki iktidarlar yapmış olabilirler ama bugün idare sizin elinizde ve siz esas asil düşmanınız İsrail’i unutmuş bütün siyasetinizi kürd imha ve asimile politikasında yoĝunlaştırıyorsunuz! Yurtiçi veya yurtdışı bazı işbirlikçi kürdlerden cesaret alarak, kendi işgalinizdeki Kürdleri esir aldıĝınızı sanarak, Güney Kurdistan’da muhtemel bir Kürd Federal devletine karşı şimdiye kadar ezeli ve ebedi düşman gördüĝünüz, bildiĝiniz ve sözde topraklarınızı (Hatay) işgal ettiĝi için her fırsatta bir işgalcı devlet olarak gördüĝünüz Türkiye’ye sıĝınmak, onunla işbirliĝi yapmak üzere 57 yıldan sonra Türkiye’ye geldiniz! Mazlum Kürd halkının haklı davası karşısında şerr güçleri birlikta hareket etmeye karar verdiniz. Oysa namusunuz olan Golan tepelerini zapteden İsrail’in muttefikidir Türkiye, bunu aklınıza getirmediniz mi? Yoksa Kürdler topraklarını almasınlar diye ezeli-ebedi bütün düşmanlar birleşmeye mi karar verdiniz? 1967 yılından beri İsrail işgali altında olan topraklarınızda günde onlarca arabı öldüren kürdler deĝil, yahudilerdir. Neden onlara karşı birleşmiyorsunuz? Günde onlarca insanınızı öldüren, kollarını taşlarla kıran, zaman zaman kadınlarınızın sırtına binerek hatıra resim çektirenler kürdler deĝil!… Neden onları deĝil de kürdleri düşman kabul ediyorsunuz? Kürdler size ne yaptı??? Vatanınız işgal altındayken sizden daha büyük bir cesaretle işgalcılara karşı savaşan kürdlere kardeşlik payı bu mu düştü?

Kürd hakı söz konusu olunca arabıyla, farısıyla, türküyle, saĝcısıyla, solcusuyla, müslümanıyla, koministiyle, demokratıyla, kemalistiyle, faşistiyle birleşip canavar kesiliyorsunuz! Neden?… Kürdler silahsız, kürdler sahipsiz, kürdler mazlum oldukları için mi?… Saddam da aynısını düşünüyordu, bir gaz bombasıyla 8 bin kürdü şehid etmişti ama ya şimdi?? Evet ya şimdi kafası bitlenmiş olarak kürd askerleri tarafından esir alındı ve inanç müttefiklerinin adaletine teslim edildi. Kürdler sizin kadar zalim ve acımasız deĝiller, düşmanları osla bile adil davranırlar. Dün zorla yerlerinden sürülen Kerkük’lü kürdler bugün düĝün ve halaylarla yerlerine geri dönüyor, dün gaz bombalarıyla yerle bir edilen Halepçe’de bugün Kurdistan bayraĝı “Ala Rengin” dalgalanıyor!.. Unutmayın birgün Küçük Güneyde, Kuzey de, Doğu Kurdistan'da da aynı şekilde kürdler yerlerine geri dönecekler ve işgalcı bayrakları yerine Ala Rengîn semalarda dalgalanacaktır. Zalimlerin sonu hüsrandır!....

Artık gün mazlumların günüdür, zalimlerin mumu sönmeye mahkumdur! Siz ne kadar birleşseniz de, ne kadar karşı çıksanız da Kürdler Kurdistan’ı azad edeceklerdir!.. Artık bunu anlayın, ne kadar şuursuzca hareket ediyorsunuz!... Kürdlerle düşmanca tavırlarınızdan vazgeçin, kardeşçe ellerinizi uzatın, yaptıklarınızdan özür dileyin, kürd asil bir millettir sizi affedeceklerine inanıyorum!...

Ama sizler insanlığı bırakmış barbarca kürdlere saldırmayı ana gaye etmişsiniz fakat unutmayın kürdler yolundan dönmeyeceklerdir!... Onlara da engel olamıyacaksınız!...

Gün çok yakındır

19.01.2004

Dengê Mezlûma

Şeyh Seid Kıyamı! - 2004.01.20

Şeyh Said Ayaklanması daha doğrusu Kıyamı Kemalist genç Türk devletine karşı yapılan dönemin en güçlü ve büyük kıyamıdır. 13 Şubat 1925 yılında mecburiyete binaen başladı. Kıyam hazırlıkları bütün hızıyla devam ediyordu. Hazırlıklar bitirilip baharla beraber tüm ülke çapında köklü bir direnişle Kemalist kadroların estirdiği zehirli hava Kürdistan (Kemalistler tarafından, önce Vilayet- i Şarkiye, sonra da Doğu ve Güney Doğu bölgesi diye değiştirilen yerler : “Kuzey Kürdistan”) hatta Anadolu semalarından def edilecekti. Lakin bahsi geçen tarihte iki mahkum´un düğün şöleni esnasında Şeyh Said´(Rh.a) e sığınmaları ve firarilerin peşinden gelen Türk müfrezesinin ısrarla mahkumları istemesi sonucu Kıyam başladı. Sığınan iki mahkum teslim edilmedi. Çünkü bölge örfüne göre sığınma namus demektir. Sığınan kim olursa olsun sahib çıkılır, geri verilmezdi. Alah (c.c)´ın izniyle ilk kurşun sıkıldı ve Piran´dan yükselen feryad Dara Hanê, Genc ve bölgeyi sardı. Kıyamın merkezi Bingöl (Çurekçur) olmak üzere, Diyarbakır, Muş, Bitlis,Elazığ, Urfa, Mardin ve Kurdistan´ın dört tarafından AllahuEkber nidalarıyla Kıyamın alevi bölgeye yayıldı.. Hükümet güçleri ile çatışmalar ve karşılıklı mukavemetler sürüyordu. Bahsi geçen bir çok şehir Türk askerlerinden temizlenmişti. Dara Hanê´de bir süvari alayı pusuya düşürülüp esir edilmişti.

Melekanlı Molla Abdullah komutasındaki birlik Varto´yu ele geçirmişti ve Erzurum üzerine yürümüşlerdi. Şeyh Said komutasındaki 5000 kişilik asıl büyük birlik bir çok yeri geri almanın akabinde Diyarbakır´ı kuşatmış durumdaydılar. Diyarbakır´a çekilen ve sığınan birliklerin dışında da, Türk devleti batıdaki birlikleri kaydırmak süretiyle yığınak yapıp savunmaya devam ediyordu. Güçlü saldırılara rağmen Diyarbakır bir türlü düşmedi.
Kuşatmanın uzaması ve Diyarbakır´ın ele geçirilememesinin kesinleşmesi ve ağır kayıplar verilmesi neticesinde, toplanan Şura´nın kararıyla kuşatmanın kaldırılması kararı alındı. Küçük birlikler halinda gayri nizami harp için mücahidler dağlardan İran kürdistan´ına ve Güney kurdistan´a kaydırıldı. 8 Mart´ta da kuşatma kaldırıldı. Şeyh Said ve beraberindekiler de farklı bir güzergahtan güneye geçmeye çalışıyorlardı. Mücahidleri halkın gözünden düşürmek için dükkanların sivil giyinimli devlet askerleri tarafından talan edilmesi vak´a sı Diyarbakır kuşatması sırasında gerçekleştirilmişti. Kıyam bastırılıp Şeyh Said´in idamından sonra İran Şahı ve diktatör Atatürk´ün anlaşması sonucu o mücahidlerin çoğu pusuya düşürülüp şehid edildiler. Yardım edeceğiz diye kandırabildiklerini yakalayıp öldürdüler. Bazılarının halen akibetleri bilinmemektedir. Kürd cellatları birbirlerinin daima yardımcıları olmuşlardır.

Kıyamı bastırabilmek için askeri ve iç dengelerin hepsi kurnazca kullanıldı. İçeride bu ayaklanma bir kürd isyanıdır diye destek ararlarken (Yoksa Osmanlı´dan gelme müslüman paşaların desteğini nasıl alabilirler di?) dışarıya ise; bu bir İslami Kıyamdır, destek vermezseniz üstün yardımlarınızla yerleştirmeye çalıştığımız düzen ! elden gidecektir. Aynı gerekçelerce yakın zaman da Başbakan Çiller hanımefendi yardım etmezseniz laiklik elden gidiyor? diye amerika´ya şikayete gitmemişmiydi? Tablo hiç degişmeyecektir. Tarih dünde yazdı belki yarın da yazacaktır. Muvahhidlere yardım eden aşiretlere çeşitli vaad ve hilelerle destekleri kesilmeye çalışıyorlardı. Hala destek vermeye devam edip ele geçenlere en acımasız cezalar uygulanıyordu. Ayrıca hareket İslami bir kıyamdır, denilerek İngliz ve Fransızlardan destek alındı. Halbuki içeriye karşı, bu bir Kürd ayaklanmasıdır deniliyordu. İç ve dış desteklerle kıyamı bastırdılar. İnglizlerin ajanı olan M.Kemal bu ilişkilerini örtmek için Şeyh Said´e ingliz ajanlığı yaftasını vurmayı da ihmal etmiyor. Halen TC. ders kitaplarında böyle yazılır. Sorarım sizlere dönemin super gücü olan inglizlere bel bağlayan bir kişi ve hareketinin sonucu öyle mi olur du? Şayet Şeyh Said ingliz ajanı olsaydı askeri yardım görürdü! Pervasızca idam edilmezdi. Ajan olan kimi kürd liderlerin neden idam edilemeyeceği de anlaşılmış oluyor! Durum iddia ettikleri gibi olsaydı; bu gün belkide TC. Gibi işbirlikçi, bir Kürdistan olurdu! Çamur at izi kalsın!.. Kıyam bastırıldıktan sonra asıl kanlı sahneler kan içici kemalistler tarafından tarihe yazdırıldı.

“Takrir-i Sükun” isimli yasa Şeyh Said (Rh.a) Kıyamı bahanesiyle çıkarılmıştır. Kıyam bastırıldıktan sonra Kürdistan´da yıllarca devlet eliyle terör estirilmiş ve yine devlet eliyle katliamlar yapılmıştır. Bu yasayla uzun süreler zulmetmeye devam etmişlerdir. “ Bizzatihi Babamın annesi (nenem) Şêlmo´da Türk infaz müfrezelerince (Şeyh said kıyamının akabinde) yetmiş kişilik kadın yaşlı ve çocuklarla beraber yakılmışlardır.” Babam rahmetli olmadan bu meseleyi bir sohbet esnasında sorduğum da göz yaşlarıyla “Belê Lavêmın!
Wan zalima; zulma xwe kirin. Wek tavîye baranê me ji kemalistan zulim ditin. Bitenê pîrikate (Babaanne) na, bi hezera kujtin û şevatandın... Hêstirk ĵi çavê wî dibarîyan...Bîrvanekın...!” Kemalistlerin yaptıkları katliamları nasıl unutabiliriz. Mazlum ve mustazafların kanları ve gözyaşları onları boğacaktır. Dünya da olmasa da ahirette mahşer günü Kürdistan Cellatları yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Gönül isterki adalet dünya da tahakkuk edebilsin. Yer yüzü zalim ve mağrurlarından olan kemalistler cezalarını bulabilsinler. Takriri- i Sükun yasası olağan üstü hal yasası olup, Kürdistan´da normal yasaları rafa kaldırdı, tüm yetkileri askeri vali ve komutanlara vermekte idi. Yakın zamana kadar Olağan üstü hal yasası ve meselesi Takrir- i Sükun´un tekrarı ve devamıdır. İcraatlar da farklı sayılmamaktadır. Bu yetkilerin nasıl kullanıldığını geneliniz yakından biliyorsunuzdur. İnsanların keyfi katledilmeleri ( faili ma´lum cinayetler), işkence , 5000 köyü yakma , boşaltma, sürgün, hapis... çoğaltabiliriz.

Takrir- i Sükun yasası´nın uygulamalarını kıyamı yaşamışlardan Kadri Cemil Paşa´dan dinleyelim. Cemil Paşa:

“Vicdansız bazı komutanların yaptığı uygulama ne Holako ve ne de Neron zamanın da görülmemiştir. Vicdan sahibi hiçbir insanın inamayacağı bu çok feci cinayet ve zulmün, isyanın genel şekli durduktan isyan mıntıkasın da takibat yapmakta olan hunhar kumandan Ali Haydar ve Ali Barut müfrezeleri tarafından yapılmış olduğuna inanınız. Lice kazasının Serdi, Comelan, Enher ve Derkan köylerinde ele geçirilen ihtiyarlar dahil 150 kişi iplerle sımsıkı birbirine bağlanarak makinalı tüfeklerle işlenen cinayetler ve zulüm; isyanın umumi şeklini anlatabilir. Bekiran aşireti köylerinden Şêlmo´da hareket kuvvetinden mahrum ihtiyarlarla kadın, çoluk çocuktan meydana gelen yetmiş kişilik bir kafile haps edildikleri samanlıkta yakılmak süretiyle öldürülmüştü. (Baba annem bu yakılanlar arasındadır.) Sivan aşireti reisi Kasım Ağa Köse yaralı olarak Hani nahiyesinin kuzeyinde müfreze komutanı Ali Haydar´ın eline düşmüştü. Ali Haydar ateşte kızartılmış bir çemberi zavallının boynuna yapıştırarak canını dağlıyordu. Utanmadan da `Kaso bu ne haldir´diye alay ediyordu. Yapılan bu çok feci muameleye bir ah bile demeden kahramanca dayanan Kasım Ağa merdane bir tavırla “Bu yiğitlerin başına gelen bir haldir. Ne zulüm yapabilirsen yap” diye verdiği cevapla Ali Haydar´ın hislerini daha çok tahrik ettiğinden, Ali Haydar Kasım Ağa´yı etrafındaki askerlere taşlatarak öldürttü. 1924 senesinde takip alay komutanı Tahir Bey, isyan halindeki Hoyitli Nuh Bey´e yiyecek vermekle suçladığı Motkan Torik köyü muhtarı Çaçan ve oğullarının kollarını bağlatarak büyük bir kazan da kaynatılan kaynar suya birer birer batırarak haşladığını söylerken tüylerim ürpermektedir.”
(Zinar Silopî, Doza Kurdistan, sh.92-93(Öz-Ge Yayınları , Ankara ikinci baskı 1991))

Wallahi tarih böyle katliamları pek az görebilmiştir. Serhad bölgesinde onlarca “Warê xwînê” isimli tepeler ve yerler vardır. Bunlardan biride Muş´un Tîl (Korkut) ilçesine bağlı “Newala Çêleka” inek deresi Ğasik yolu yakınında çevre köylerden yakalanıp toplanan 400 küsur sivilın Kıyama iştirak etmişler yada yardım etmişler diye makinalılarla tarandığı “warê Xwînê” mıntıkasıdır. O bölge insanları katledilenlere hürmeten koyunlarını dahi o mıntıka da otlatmazlar. Kemalistlerin ortaçağı aratmayacak katliamlarından kesitler bunlar!..

Cemil paşa´dan gelen örnek ve yaşanıp kalemlerin yazmaktan ictinab ettiği diğer gerçekler, Türk devletinin ordu birimleri içinde katliamcı birliklerin kök saldığını göstermektedir. Halen dahi Türk Genel Kurmayı ve bağlantılı birimleririnin kilit noktaları bu sadistlerin elinde bulunmaktadır. Ayaklanmaya ilişkin bazı ülke istatistikleri, Kürt direnişini bastırmak için “Türk ordusunun 210 köyü yıktığını, 15 binden fazla Kürdü öldürdüğünü” kaydetmektedirler. Gerçekte ise felaket, kayıtların çok çok üzerindedir. Velev öyle olsa bile 1919- 1923 Kurtuluş savaşı sırasında toplam ordu kaybının 9 bin kişi olduğu göz önüne alındığında huncarca katledilen Kürdlerin 15 bin olması halinde bile tam anlamıyla vahşet olduğu ortaya çıkar. Türk devletinin müslüman Kürd halkına karşı devreye koydukları İstiklal Mahkeme´leriyle adeta devlet eliyle terör ve soykırım estirdiler. Bu mahkemeler üç dönemli olarak kuruldular. 1921, 10 Aralık 1923- 5Şubat 1924, 14 Nisan 1925- 7 Mart 1927 bilfiil ortaçağ engizisyon mahkemelerini aratmayacak şekilde çalıştılar. Bu mahkemelerin yürütülmesi 28 Nisan 1949´a kadar sürdü. İstiklal Mahkemeleri (aslında soykırım mahkemeleri), günümüzdeki Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) gibi rejimin bütün muhaliflerine karşı işletildiysede bu mahkemeler de Kürdler ve (Kürd, Türk...) Müslümanlar yargılandılar. Mahkemelerin yargılama usullerinde ve kararlarında Kürd- Türk ayırımı yasa gereği yapılıyordu. Kürdistan´da faaliyet gösteren “Şark İstiklal Mahkeme´nin meclis onayı almadan, Ankara İstiklal Mahkemesi´nin ise meclis onayı ile idam kararı verebileceği mecliste yapılan oylamada 22 olumsuz oya karşılık 122 evet oyu ile karara bağlanmıştı. ” Hoş müslümanlar (kemalistler mürteci derlerdi, halen demektedirler) kürd-türk olsun farketmezdi, soz konusu olduğunda meclisten idam kararı çıkarmak çok zor değil di ya!

İstiklal (soykırım) Mahkemeleri´nin savcı ve yargıçları M. Kemal´in tetikçisi ve yalaka fedaisi Kel Ali ve Atatürk´ün içki sofra arkadaşlarından Raşit Galib, din ve kürdlerin düşmanı olan Süreyya Orgevren gibi kimselerden oluşmaktaydı. Şark İstiklal Mahkemesi başkanı Süreyya Orgevren Kürd Halkına karşı içi kin ve nefret dolu bir mulhid idi. Bunlar ne hukukçu nede hukuktan anlarlardı. İnsan canı almaya hevesli sadist ruhlu yargıçlardı.

14 Nisan 1925 yılında Şeyh Said ve Kıyam önderleri yakalandılar ama nasıl? Binbaşı Kasım (Lanet üzerine... Aynı zaman da Şeyh´in bacanağı ve Kıyam önderlerinden idi.) ihaneti sonucu Şeyh Said (Rh.a) ve 47 arkadaşı (şehadetleri makbul, mekanları cennet olsun) Güney Kürdistan´a geçebilmek ve kıyamı gayri nizami savaş yoluyla devam ettirmek için gece saklanıp gündüz ilerlerken Muş – Varto´nun güneyinde Çarpuh köprüsü üzerinde yakalandılar. Aslında o yiğitler çatışmadan çekinen kimseler değillerdi. Ancak hükümet güçleri çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar (Muş´un Darebi köyünden ve çevre köylerden) zorla getirdikleri kadın, çocuk, ihtiyar kim varsa silahlandırıp önde siper etmişlerdi. Vahim bir durumdu. Teslim olmak yada çatışmaya devam etmek mi gerekir di? Askerler öne çıkmıyor ve halkla karışık kuşatma devam ediyordu. Karmaşık bu esnada Binbaşı Kasım tüfeğini şeyh Said´e doğrultuyor. Teslim olma çağrısını tekrarlıyordu. Bilinmez! başından mı yoksa sonradan mı Türk hükümeti´nin ihanetçisi olduğu lakin kıyamete kadar üzerine alınacak laneti hak ederek Hareket önderleri´nin yakalanmasını sağlayacaktı. Aynı zaman da yol rehberliği yapan Şeyh´in bacanağı Binbaşı Kasım´ın ihaneti belki de idam edileceğinden çok daha fazla Şeyhi kederlendirmişti. Yüzüne kocaman bir tükürek atarak “ Müslüman Kürd evladlarımız bu ihanetini unutmayacaklardır, Kasım...” diyerek hislerini içine sindirecekti. 10 Mayıs 1925´te Diyarbakır Şark İstiklal (soykırım)Mahkemesine çıkarıldılar. 28 Haziran 1925´te ise Şeyh Said (Rh.a) ve 47 dava arkadaşı hakkında idam kararı verildi. 29 Haziran 1925 sabahı Diyarbakır; Dağkapı semtinde meydana kurulan darağacında pervasızca idam edildiler. İdam edilenlerin hiçbirinin cesedinin akibeti bilinmemektedir. Dahası idam edilen yerde yakın zamana kadar sinema var idi. 85´ten sonra sinema yıkıldı. Sonra Otopark yapıldı. Değişen bir şey olmadıysa halen bu yer otopark olarak kullanılmaktadır. Vahşete bakın bir önderin idam edildiği yere sinema yapılması kemalistler hariç hangi mantık da karşılaşılabilir. İstanbuldan yakalanıp Diyarbakır´a getirilen Kürt Teali Cemiyetinin yöneticilerinden Seyit Abdulkadir ve beş arkadaşı aynı mahkeme tarafından alelacele 27 Mayıs 1925´te hunharca idam edilmişlerdi. (Allah (cc) hepsine rahmet eylesin)

1925 Şubat'ında Kürdistan´dan, Piran´dan bir feryad yükseldi. Tek partinin hilafeti kaldırması, ümmet anlayışının terkedilerek yerine ırkçı, milliyetçi bir anlayışın idame ettirilmeye çalışılmasına büyük bir tepki olarak Şeyh Said Kıyamı başladı. 3 Mart'ta Fethi Okyar hükümeti düşürülerek sertlik yanlısı İsmet Paşa hükümeti kuruldu. Hıyanet-i vataniye kanununa "dini görüntü adı altında ayaklanma, dinin siyasete alet edilmesi" hükmü de eklendi. Hükümete olağanüstü yetkiler tanıyan Takrir-i Sükun Kanunu yürürlüge kondu. Ankara ve Kürdistan'da İstiklal (Soykırım) Mahkemeleri kuruldu. Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanarak iktidar tarafından , bütün muhalefet sindirildi. Muhalif basin susturuldu, yayıncılar İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanarak mahkum edildiler. "Dini inançlara saygılı" ilkesinden dolayı Şeyh Said isyanını teşvik ettiği iddiasıyla 3 Haziran 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. İzmir'de Atatürk´e suikast girişimi iddiasıyla son muhalifler (eski Ittihatçılar, Milli Mücadele kahramanları) bertaraf edildiler ve istiklal(!) mahkemelerinde yargılanarak çoğu bedenen ortadan kaldırıldılar. Muhalefetin tamamen tasviye edildiği böyle bir ortamda M. Kemal düşündügü ancak bir türlü hayata geçiremediği asıl köklü değişimlerini gerçekleştirme fırsatı buldu.

İskilipli Atıf Hoca,( Şapka inkılabı çıkarılmadan iki yıl önce yazdığı “Frenk Mükallidliği” adlı eserinden dolayı yargılandı ve 4 Şubat 1926´da idam edildi.) Esad Erbilli Hoca Efendi (Menemen hadisesi (Ki bizzat Atatürk ekibinin eliyle bu komplo hazırlanmıştır. Haşhaş kullanan Zeki isimli provekatör, askerler tarafından idam sehpasına doğru sürüklenirken, “Hani bize para verecektiniz. Neden beni idam ediyorsunuz diye bağırarak...? ayrı bir hakikatı ortaya koymuştur. Beyhude Esad Erbilli Hoca´nın ve bölge müslüman ahalisinin ipi çekilmeliydi. Menemen olayı ve güya Izmir konfrensına giderken Atatürk´e süikast düzenlemekten dolayı (palavra) bölge müslümanları bu soykırım mahkemeleri tarafından katledilmişlerdir. Hoca yüz yaşında bir ihtiyar olmasına rağmen hunharca zehirli iğneyle şehid edilmiştir (4 Şubat 1931). Sivas, Rize, Trabzon, Bursa, Kayseri, İzmir, Manisa, Düzce- Hendek... kısacası Türkiye´nin her yerinde binlerce alim, hoca ve onbinleri aşkın müslüman evladları (Türk, Kürd, Arab, Çerkez...) bu soykırım mahkemeleri tarafından idam edildiler. Alah (cc)´ın rahmet ve bereketi hepsinin üzerine olsun.

Soykırım Mahkemelerinde insaf ve adaletin zerresi yoktu. Eğer baba ile oğul birlikte yargılanıyorsa, önce baba´nın gözü önünde çocuk asılıyor sonra da baba idam ediliyordu. Şeyh Said´in gözü önünde de arkadaşları birer birer idam edilmişti ki ızdırap duysun. Şeyhi en fazla sarsan at bakıcılığını yapan çocuğun gözünün önünde asılmasıdır. Çünkü o sabi henüz hiçbir şeyin farkında olmayan çocuk denecek yaşta bir gençti. Hareket önderi ve O cengaver yiğitler Zulme karşı ayaklanmanın bilincinde olan ecirlerini Rablerinden isteyip korkmadan celladlarının gözünü korkuturcasına idam sehpalarına yürüyorlardı. Haklı bir dava uğrunda sevdikleri canlarını bağışlıyorlardı. Ne mutlu onlara!.. İdam edilmeden önce sunulan tekliflere karşılık Şeyh Said (Rh.a); Tağutlar´a şöyle haykırıyordu. “Benim pervasızca idam edilmem umurumda değildir. Ben ve arkadaşlarım Allah için, zulmün bertaraf edilmesi, ayaklar altına alınan İslami değerleri hakim kılmak için, haklı bir kıyama kalkıştık . Asla pişmanlık duymuyoruz. Bu hareketin önderi benim, ölümü göze alarak başladık. Zafer, ölüm, idam hepsi Rabbı ZülCelalin eliyledir... Mahkeme başkanına dönerek de “Ahirette seninle görüşürüz” diyerek ölene dek onu vicdanıyla hesablaşmaya (Şayet vicdan var idiyse!) mahkum etmişti.” Bu tarihi sözler Kemalist ve Marksistlerin yüzlerine adeta bir şamar gibi inerek onların yalanlarını ortaya çıkarmaktadır. Kıyam; ayaklar altına alınan İslami değerlerin tekrar hakim kılınması ve yapılan haksızlıklara son verilmesi için Şeyh Said ( Rh.a) önderliğinde ve Kürdistan İslam mucahidlerinin katılımıyla başlatılmıştı. Allah (cc)´ın Rahmeti hepsinin üzerine olsun.

Günümüz DGM savcı ve yargıçlarının, İstiklal (soykırım) Mahkemelerinkinden tek farkları; bu günkülerin hukuk ve özel haksızlık metodları üzerinde eğitim görmüş olmalarıdır. Hukuk diplomalı bu cellatlar tıpkı eskiler gibi onlar da sadisttirler.
Nuh Mete, Vural Şavaş ile Kel Ali´nin ne farkı olabilir?

Şeyh Said ayaklanması gerekçe gösterilerek çıkarılan Mecburi İskan yasasıyla bölge halkı batıya ve anadoluya göçettirilerek asimile hedeflenmiştir. Kürtçe tamamen yasaklanmıştır. Kürtçe konuşanlardan para cezası alınacak kadar ilginç uygulamalar sergilenmiştir. Yahu Kürtçe´den başka dil bilmeyen yüzbinlerce ( milyonlarca) insan nasıl meramlarını anlatabilirdi? Kıyama iştirak edenlerin mallarına el konulmuş, çoğunun ailelerine uzun süreler başka bölgelerde zindan hayatı yaşatılmıştır. Şeyh Said´in yakın aile efradları Trakya´da asker gözetimin de, çadırlarda çok çeşitli sıkıntılar altında hayatlarını devam ettirmişlerdir. Şeyh Said´in torunu milletvekili AbdulMelik Fırat ´dan yada diğer aile efradlarından ailelerinin başlarına gelenleri kısmen duymuş yada biliyorsunuzdur. A. Fırat´lar olayların (...sürgün, tecrit...) birer canlı şahididirler..

Kısacası bu Kıyam´dan sonra Kuzey Kurdistan; insanı, taşı toprağıyla tecrit, sürgün ve katliamlarla karşı karşıya bırakılmıştır. 80 yıldır mazlum ve mustazaf Kürdistan halkı bütün bunlara sabredip göğüs gerdiler. Lakin dinlerini terk etmediler ve ettirilemeyeceklerdir. Sene 2004 Mustazaflar ve özzelikle Kürdler açısından zulümler bitmiş değildir. Anadolu Halkları ve mazlum Kürdistan Halkı ; Kan emici Kar´un´lardan Kemalistlerin güya demokratik düzenin de gaspedilmiş haklarına da kavuşmuş değildirler...

Hak ve haklı davalar uğruna şehadete ulaşmış bütün şehidlere selam olsun.

Bu makale Türk devleti´nin iç ve dış bildirgelerine ve de kimi marksistlerin iddialarına bir cevab niteliğindedir.

Ocak 2004
M. Nûreddîn ile Güney ve Kerkuk üzerine bir ropörtaj - 2004.01.28

Ropörtaj
 

Dengê Mezlûma son gelişmeler üzerine M.Nûreddin ile bir ropörtaj yaptı. Röpörtajda Güney’de Federal Kurdistan’dan Türkiye Kürd sorunu konusuna kadar çeşitli konularda sorularımızı cevaplandırdı.
 


Hocam Güneyde neler oluyor? Güneydeki Kürdler ne yapıyorlar? Son günlerde özellikle iki büyük parti KDP ve YNK bazı ataklarda bulunuyorlar, siz bunu nasıl deĝerlendiriyorsunuz?

Teşebbüsler gecikmiş te olsa olumlu. Malumunuzdurki 1991 yılından beri Güney topraklarımızın bir kısmı Kürdlerin idaresindedir. 1991 yılında seçim yapıldı, seçim sonucunda bir parlemento kuruldu, yani ortak bir parlemento, ancak iki büyük parti bunu iyi deĝerlendiremediler, şahsi ve parti menfaatleri ön plana alınarak iki parti arasında çatışma çıktı, yüzlerce insanımız yok yere yaşamını yitirdi. Bununla da yetinmediler, dış güçlerden destek istediler, bu şekilde işgalci güçlerin Kurdistan’a yerleşmesine de yer verilmiş oldu. Bir yerde sanki dış güçlerin oradaki varlıĝı meşrulaştırıldı, şimdi de çıkarmak istiyorlar, ama problem oluşturuyor. Kardeş çatışmasından sonra iki parti ellerinde tuttukları bölgelerde kendi hükumetlerini kurdular, yani iki Kurdistan haline getirdier. 1994 yılından beri iki parlementoyla idare ediliyor, iki parlemento, iki askeri güç, yani adeta iki devlet.

Ama son gelişmeler çok geç te olsa sevindiricidir. İki parti gücünü birleştirdi, tek parlemento haline getirdiler, şimdi Kurdistan tek elden idare ediliyor diyebiliriz. Her ne kadar küçük bazı pürüzler varsa da bundan böyle yine bölünme veya çatışma gibi tehlikeli eĝilimlerin olmayacaĝına inanıyoruz. Kurdistan’ın tek elden idare edilmesi, ilk etapta Federal bir sistemle idare edilmesi için iki büyük parti sanki biribiriyle rekabet halindeler. Gerek Irak iç siyasetinde, gerekse de dışarıya karşı tek söz, tek yumruk halindeler, birinin sözü diĝerini de baĝlıyor, yada her biri Kurdistan’ın tek sözcüsü gibidir diyebiliriz. Tabi diĝer küçük partiler de bunları tüm gücüyle destekliyorlar. Bunun yanında diĝer üç parçadaki kürdler ve şu veya bu şekilde yurtdışına çıkan bütün kürd alemi (PKK'nın dışında) Güneyle birlikte hareket etmektedirler. Mesela 7 Şubat 2004 Almanya’nın Köln kentinde yapılacak yürüyüşe bütün kürd partileri iştirak edeceklerdir. Burda biz de varız, bütün gücümüzle Güney'in arkasındayız. Bu münasebetle bütün müslüman kürd gençliĝini bu yürüyüşe davet ediyorum. Belki de asırlardır bir meselede bütün Kurdistan’lıların bir konuda birleştiĝi bir dönemdir diyebiliriz.

Her iki partiden aldıĝımız haberlere göre Mart 2005 te genel seçime gideceklerini ve seçim sonucunda iktidara gelen partinin Kurdistan’ı idare edeceĝi konusunda anlaştıklarını görüyoruz. Bu gelecek genel seçimde iki partinin dışında da partiler vardır ve seçime iştirak edeceklerdir. Belkide bu iki partinin dışında başka bir parti de iktidara gelebilir. Bugün her ne kadar sesi-sedası pek çıkmayan Şeyh Osman’ın (şimdi Şeyh Ali idare ediyor) partisi de iktidara gelebilir. Kanaatimce Güney'deki islami partiler birleşirlerse önümüzdeki seçimde tek başına iktidara gelebilirler. Böylece bugünkü deyimle demokratik bir seçimle işbaşına gelen parti Kurdistan’ı dünyadaki demokratik devletler gibi kendi devletlerini idare edeceklerdir.

Sayın Hocam bir de Kerkük meselesi var, özellikle Türkiye Kerkük’ün kürdlere verilmemesi için büyük çaba sarfetmektedir, Kerkük’ün bir türkmen şehri olduĝunu iddia ediyorlar ve her fırsatta Kürdleri tehdit ediyorlar bu konuda ne diyorsunuz?

Kerkük beş bin yıldır bir kürd şehridir. İslam'ın yayılmasıyla ve Kurdistan’ın islam devletinin egemenliĝine girdiĝi günden bugüne kadar Kerkük’ün rengi deĝiştirilmeye çalışıldı. Osmanlı dönemine kadar araplaştırılmak istendi. Yüce islam dini arap egemenliĝi ve yayılmacılıĝı için kullanıldı, ama yine de başaramadılar. Daha sonra Osmanlı Kerkük’ü türkleştirmek istedi, malumunuz Osmanlı yayılmacılıĝı araplardan daha beterdi. 500 yıla yakın bir zamandır oradaki kürdleri sürmek, yerlerine türkmenleri yerleştirmek ve ordaki kürdleri asimile etmek Osmanlının baş siyasetiydi, taki birinci dünya savaşında İngilizlere bırakılıncaya kadar. Kurdistan parçalanarak Kerkük ingilizlere bırakıldıktan sonra Türk devleti Kerkük’ten hiç bahsetmedi, hatta kendilerine verilecek Kerkük petrolü payından da vazgeçtiler.

İngilizler döneminde kürdler sömürgeciliĝe karşı başkaldırdılar, meşhur Şeyh Mahmut Berzenci serhıldanını herkes biliyor!.. Araplar ingiliz mandacılıĝını kabul ediyorlardı. Kürdlerle ingilizler arasında yıllarca savaş devam etti, tabiiki sözde müslüman kardeşlerimiz de kürdlere karşı ingilizlerle işbirliĝi içindeydiler. Sonuçta kürdler yenildi. İngilizler çekilip gittikten sonra Irak idaresini işbirlikçileri araplara verdiler. 1960 lı yıllarda Türk devleti Irak’ın baĝımsızlıĝını kabul ederek birinci dünya savaşında Misaki Milli hudutları içerisinde kalan Kerkük ve Musul’dan da vazgeçtiler. Arap idaresine geçtiĝi günden bu güne kadar türk devleti ordaki türkmenlere ve Kerkük’e sahip çıkmadı, adlarını bile aĝzına almadı. Kürdler gibi zaman zaman bazı türkmen gruplar da katledildi, sürüldü, diyebilirizki özellikle Saddam dönemine kadar çoĝunluĝu Güney Kurdistan’da olan türkmenler Irak’ın her tarafına daĝıtıldılar. Bugün türklerin iddia ettiĝi sözde 2 milyon türkmenden sadece üçyüz bin civarında türkmen Güney Kurdistan’da yaşamaktadır. Onlar da sadece Kerkük’te deĝil, bütün Güney’e daĝılmış durumdalar. Nüfüsü 2 milyonu geçkin Kerkük’te sadece 160 bin civarında türkmen yaşadıĝı tahmin edilmektedir. Türk devletinin kışkırtması ve Türkiye’den katılım olmasına raĝmen ki buna araplarda dahil edildi, malum türkmen-arap yürüyüşüne katılanların sayısı 300-400 kişiydi!… Başı ve kuyruĝu dışarda olan Türkmen cephesinin dışında kalan bütün türkmenler kürdlerle işbirliĝi içerisindedirler. Onlar özgürlüklerinin sadece Kürdlerle olabileceĝine kanidirler. Ayrıca Türkiye’den bazı çevreler onların üzerinde kirli bir siyaset yaptıĝının farkındadırlar. Onun için zaman zaman “türk devleti fesatlık yapmasın, içişlerimize karışmasın, hatta buraya müdahele ederlerse kürd kardeşlerimizin yanında türk devletiyle savaşacaĝız” diye haykırıyorlar. Bunu bütün dünya biliyor, sadece türk devleti ve derin devletin sesi olan basınından dolayı türk kamuoyu bundan mahrumdur.

Şimdi Irak’ın her tarafına daĝılmış bir avuç türkmenle ne yapılabilinirki? Türkmenler Irak’ta neyi temsil edebilirler? Bunu türk hükumetinden sormak lazım?...
Türkmenler orada bir baĝımsız devlet olabilirler mi?.. Hayır!...
Türkmenler orada bir federal devlet olabilirler mi?.. Hayır!…
Türkmenler ancak bütün haklarına sahip olarak ya Güney Kürdistan devletinde, ya da eskiden olduğu gibi herşeyden mahrum olarak Arap bölgesinde yaşamak zorunda kalacaklar, üçüncü bir seçenekleri yoktur!… Ama türk devletinin amacı türkmenleri korumak deĝil, türkmenleri kullanarak Kerkük’ü Kürdlerden aldırmaktır. Önemli olan Kerkük’ün kürdlere verilmemesidir, ötesi türkmenler ne olmuş, kime verilmiş önemli deĝil. Sanki Kerkük araplara verilse türkmenler daha iyi bir hayat mı yaşıyacaklar? Elbetteki hayır!… Kaldıki türkmenler Osmanlı dönemi de dahil bugüne kadar elde ettikleri hakları hiçbir dönem elde edemediler. Kurdistan yönetimin 300 bin civarındaki türkmenlere verdiĝi hakların yüzde birini türk devleti, Türkiye’deki 30 milyon kürde vermemektedir!...

Tesekkür ederiz Hocam. Peki Türk devletinin bu tehditlerine ne dersiniz? Daha başta savaş sebebi sayarız, orayı işgal ederiz diyorlardı? Şimdi yine Kürdler ayrılmak isterlerse komşu ülkelere müdahale etme hakkı doĝar diyorlar, siz ne dersiniz?

Devletin siyaseti kürdlere yönelik olumlu deĝil. Bunu ta 1514 yılında Çaldıran savaşında Kürdlerle yaptıkları işbirliĝinden bugüne kadar getirebliriz, tarih hep tekerrür etmiştir. Hatta 1071'lerde Kurdistan’a misafir olarak sıĝındıkları günden beri de ele alabiliriz, ancak ben röpörtajın uzamasını istemem. Birinci dünya savaşında Osmanlı devleti parçalandıĝı zaman malumunuzdurki İngilizler herkese baĝımsız bir devlet vaadettikleri gibi Kürdlere de vaadettiler. Ancak kürdler buna yanaşmadılar, islam kardeşliĝi için türklerle birlik oldular. Oysa dediĝimiz gibi devletin siyaseti hileliydi, bunu kendim söylemiyorum, devletin arşivlerinde mevcut belgelerle isbat edeceĝim. Bu konuda onlarca belge var, ancak röportajın uzamaması için bir kaç tanesiyle iktifa edelim. Türkçülerin ve türk devletinin iddia ettiklerinin aksine „hiçbir zaman kürdler türklere ihanet etmemişler, en dar günlerinde yanlarında yer almış, omuz omuza savaşmışlardır, ancak verilen söz ve antlaşmalara raĝmen ortak devletten kendilerine sadece katliam, asimile, sürülme, yokedilme kalmıştır. İşte türk idarecilerinin siyaseti budur ve işte tarihi belgeleri, okuyucularınıza sunuyorum.

"KÜRT,TÜRK KARDESINDEN AYRILMAYACAK"
Mustafa Kemal'in, 3. Ordu Müfettişi olarak Amasya'dan, Erzurum'daki Kazim Karabekir Paşa'ya gönderdiĝi, 24 Haziran 1919 tarihli mesajın ilk maddesi:
"1- Mr. Novil adındaki bir İngiliz Yüzbaşısı, Urfa'dan Siverek yoluyla Viranşehir'e giderek, Milli aşiretlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş ve Urfa'ya dönmüş. Osmanlı hükümeti için çok kötü propagandalar yapmış. Ancak aşiret reislerinden aldıĝı kesin cevaplara sevinmiştir. Kürtler, Türk kardeşlerinden kesinlikle ayrılmayacaklarını, bu uĝurda son kişilerine varıncaya kadar ölüme hazır olduklarını söylemişler. Ayrıca İngilizler'in kendilerine vermek istediĝi önemli miktardaki parayı almayarak namus ve yurtseverliklerini göstermişlerdir..."
(Atatürk'ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 43)


"KÜRDISTAN'A OTONOM YÖNETIM!"
Altında "Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal" imzası bulunan ve El-Cezire
KomutanıTuĝgeneral Nihat Paşa'ya gönderilen masaj:
"Kisiye Özel: El-Cezire Cephesi Komutanı Tuĝgeneral Nihat Paşa Hazretlerine,
1- Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doĝrudan doĝruya halk gruplarının ilgili ve etkili olduĝu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç politikamızın gereĝidir. Kürtlerle dolu bölgede ise, hem iç politikamiz ve hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız.

2- Ulusların kendilerini yönetmeleri yetkisi bütün dünyada benimsenmiş bir ilkedir. Biz de bu ilkeyi benimsiyoruz. Kürtler'in bu döneme kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini kurmuş ve başkanları ile yetkilerini bu amaç için bizce kazanılmış olması ve oyladıklarında kendi kaderlerine gerçekten sahip oldukları BMM (Büyük Millet Meclisi) buyruĝunda yaşam istekleri yayınlanmalıdır. Kürdistan'daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı politikaya yöneltilmesi El-Cezire Cehpesi Komutanlıĝı’nın görevidir.

3-Kürdistan'da Kürtler'in Fransızlar ve özellikle Irak sınırında Ingilizler'e karşı düşmanlıĝını silahlı çarpışmayla durdurulamaz bir düzeye vardırmak ve yabancılarla Kürtler'in birleşmesini engellemek aşamalı olarak yerel yönetimler kurulmasının zeminini hazırlamak ve bu yolla yürekten bize baĝlılıklarını saĝlamak Kürt yöneticilerinin sivil ve askerlik görevleriyle görevlendirilerek bize baĝlılıklarını pekiştirmek gibi genel yollar benimsenmiştir.

4-Kürdistan'in iç politikasi El-Cezire Cephesi Komutanlıĝı'nca belirlenecek ve yönetilecektir. Cephe Komutanlıĝı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlıĝıyla yazışmalar yapar. İller tarafindan izlenecek yolu düzenleyip uyumu saĝlayacaĝı için sivil yöneticilerin de bu konuda baĝlı oldukları yer, Cephe Komutanlıĝı'dır.

5-El-Cezire Cephe Komutanlıĝı yönetim, adalet ve maliye (parasal) konularda deĝişiklik ve düzenlemeye gerek gördükçe, bunun uygulanmasını hükümete önerir.
BMM Başkanı
Mustafa Kemal."
(TBMM.Gizli Celse Zabıtları, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, Cilt: 3, Sayfa: 550)


"MECLİS, HEM KÜRDÜN HEM DE TÜRKÜN"
Mustafa Kemal'in, 16 Ocak 1923 günü, İzmir'de dönemin ünlü gazetecilerine yaptıĝı açıklama:
.......Söz gelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlıbaşına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereĝince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı sözkonusu olurken, onları da (Kürtler'i) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir.. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doĝru olmaz..."
(Türk Tarihi Kurumu Arşivi,1089 numaralı belge)


"HÜKÜMET, KÜRTLERİN DE"
İsmet Inönü'nü, Lozan Konferansı'nın 23 Ocak 1923 tarihli oturumunda yaptıĝı konuşmasından:
"Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti Türklerin olduĝu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve yasal temsilcileri, Millet Meclisinde otururlar ve Türk temsilcileriyle aynı ölçüde hükümete ve ülkenin yönetimine katılırlar... Kürt halkı ve yukarıda adı geçen temsilcileri, Musul vilayetinde oturan kardeşlerinin, anavatandan ayrılmasını kabul etmiyorlar..."
(Prof.Dr. Cahit Tanyol, Kürtlerle Türkler, Sabah Gazetesi, 11 Nisan 1922)


"KÜRTLER ADINA KONUŞMA HAKKIMIZ VAR"
Zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın, Cenevre'de 1925 yılı Eylül ayında toplanan, Ulusal Topluluklar Konseyi'nin 37. Toplantısında yaptıĝı konuşmadan:
…."Türkiye nüfusu, Lozan Antlaşması'ndaki özel maddelerle hakları güvence altına alınan ve sayıları toplam nüfusa oranla büyük ölçüde azalmış bazı azınlıklar dışında... Türklerden ve Kürtlerden oluşmuştur. Bu iki öge, ülkeyi birlikte yönetir. Dost devlet ve Türkiye'nin komşusu olan İran'ın haklarına saygıyla bir tarafa ayırırsak, Cumhuriyet hükümetinin, diĝer tüm devletlerden daha fazla, Kürt ögesi adına konuşma hakkı vardır. Çünkü Kürtlerin büyük çoĝunluĝu Türkiye'de bulunur ve Türkiye'yi Türk halkı ile birlikte yönetirler..."
(SDN, RESMI GAZETE, EKIM 1925, SAYI: 1336)


İsmet Inönü’nün yukardaki bu konuşmasından Musul’un de bir kürd kenti olduĝunun itirafı vardır aynı zamanda!…

İşte bunlar ve bunlara benzer onlarca hatta yüzlerce belgeyle ispat edebilirizki Türkiye devleti ortak iki millet ve iki devletten kurulmuş, eşit haklara sahip olarak devleti temsil etmek ve idare etmek hakkına sahiptirler, ancak türk devleti bu sözleşmelerine raĝmen kürdlere ihanet etti, kürd halkı inkar edildi, öldürüldü. Katledildi, sürüldü, asimileye tabi tutuldu, hak ve özgürlüklerinden basheden kürdler terörist ilan edildi, imha politikaları geliştirildi, ama bütün bunlara raĝmen kürd halkı varlıĝını devam ettirdi ve bugün dünya siyaset arenasında meydanlarda coşkuyla özgürlüĝüne doĝru hızla yol almaktadır.

Türkiye’yi kürdlerle ortak kuran türkler bugün Turkiye’deki Kurdistan’ı inkar ediyorlarsa elbetteki diĝer parçalarda da yaşama hakkı tanımazlar. Ellerinden gelse deĝil dünyada ayda, ya da gezegenlerde bile kürd varlıĝına tahammül edemezler, çünkü hamurları kürd düşmanlıĝıyla yoĝrulmuş bir halk yarattılar ve siyasetçileri de bu halkın baĝrından çıkanlardır, onlardan kürdlere kardeşlik ellerini uzatmaları beklenemez.  

Herşeye raĝmen Türk devleti Kürd siyasetinde geri adım atmıştır ve atmak zorundadır. Önceleri Kerkük’ün kürdlerin eline geçmesi halinde savaş sebebi sayacaklarını, hatta Güney sınırına asker yıĝmalarına raĝmen, şimdi sadece orada federal bir yapının Irak'ı böleceĝinden bahsediyorlar, hepsi bu, zaten başka yapacakları bir şey de yoktur. Artık kürd eski kürd deĝildir, Türk devletinin Güney'e düşmanca tavrıyla sadece güney kürdlerini deĝil yeryüzündeki bütün kürdlerin düşmanlıĝını kazanacaktır. Bu da Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak hikayesine döner. Kuzey Kürdleri hiçbir zaman T.C.nin Güney siyasetine karşı sessiz kalmaz, kalamaz!… Orada baĝımsız bir Kürd devleti kurulsa dahi Türk devleti onu tanımak zorunda kalacaktır, ölmezsek hep birlikte göreceĝiz, zaman çok yakındır.


Sayın Hocam PKK’nın Güney siyasetini nasıl buluyorsunuz?

PKk dosyası hayli kabarık, sanırım bir başka güne bıraksak daha iyidir. Ama yine de kısaca deĝineyim.
Kanaatimce PKK 1993 yılından beri rotasını şaşırmıştır, ama bu yanlışlık Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra daha da gün yüzüne çıktı. Tarihte belkide hiçbir parti ve örgütün bulamadıĝı büyük bir askeri güç ve halk desteĝine sahip bir parti idi diyebiliriz. Ve yine dünyanın hiçbir yerinde esir edilen bir parti liderinin emriyle siyaset yapılamaz, ama bu pkkda farklı oldu. Malum PKKnın siyaseti İmralı siyasetidir. İmralı siyaseti Kürd halkına hizmet etmez, tamamen devlete yararlı bir hale getirilen bir siyaset oluştu.

İlk yıllarda federal ya da otonomi istiyen parti ve gruplar pkk tarafından ihanetle suçlanıyorlardı, ama gelinen noktada Kuzey Kurdistan’a sadece bir genel af ve bazı kültürel haklar kaldı.

Pkk dışarda da çok basit işlerle uĝraşmaktadır. Aslında dışarda da güçlüdür, ama bu gücünü kürd halkı menfaatine harcamamaktadır. Örneĝin politikada birçok Avrupa parlementer ve kurumlarıyla görüşmeler gerçekleştiriyorlar, ama bu görüşmelerde sadece Kürdler için bir af ve kültürel haklar ile Apo’ya özgürlük istemektedirler. Pkk kürd çizgisinden uzaklaşmıştır, içerde bile kürd partisi olmadıklarını ve hatta türk sol partileriyle birliĝe gittiklerini, amaçlarının sadece Ak Partiye karşı birleşmek olduĝu aşikardır, yani bir başka tabirle Akp’ye karşı Genel Kurmayın siyasetini benimsiyorlar, oysa bizim için AKP ile Genel Kurmayın ne farkı varki?…

Edindiĝimiz izlenimlere göre kendi aralarında da birlik deĝiller. İmralı çizgisini benimsiyen Osman’la biraz daha farklı düşünen Cemil Bayık grupları arasında bazı anlaşmazlıklar vardır. Sanıyoruz şu günlerde konuyu kendi aralarında müzakere ediyorlar, belki bir kaç gün sonra durum daha da netleşir.


Peki Hocam PKK’nın iddia ettiĝi gibi demokratik cumhuriyetle neyi deĝiştirebilirler? Kürdlerin ne kazanımları olabilir?

Türkiye’nin sistemini deĝistirmek mümkün deĝildir hele de normal şartlarda. Yani seçim ve iktidara gelmekle, yada demokratik usullerle!... PKK’nın Türkiye’ye getireceĝi hiçbir yenilik sözkonusu olamaz. Türkiye’nin son zamanlarda bazı kültürel haklarda deĝişiklik yapması Pkk’nın kazanımı deĝildir. Sadece Avrupa Birliĝine girmek için bir makyajdır. Kaldıki bu deĝişiklikler anayasa ile güvence altına alınan kanunlar deĝil, her zaman deĝiştirilmesi yada kaldırılması sözkonusudur. PKK bunu propaganda aracı yaparak kürdlerden puan kazanmak istemektedir. Devletin tv.sinde bir saat kısıtlı kürdçe konuşmak, yada sınırlı bazı kürdçe kurslara izin vermek hangi hakkı kapsar? Kürdlerin bugün tv.lere, radiolara ihtiyacı yokki!... Her zaman devletin kontrolünde olan tv. ve kurslardan bize bir fayda gelmez. Hepimiz biliyoruzki Batman Kürdçe dili ve lehçeleri adlı kurs, aylarca kapıların 5 cm. dar olmasına baĝlandı ve açtırılmadı, daha sonra kursun ismi sorun oldu. Kim garanti verebilirki yarın bir kelimeden dolayı kursta bölücülük yapılıyor bahanesiyle kurslar tamamen kapatılmayacak? Kürdün hakkı anayasa ile güvence altına alınmadıktan sonra hiçbir kanun ve yasanın kürde vereceĝi bir fayda olamaz. 1974'lerde Güney’de olduĝu gibi, bugün T.C. devleti anayasasına „Türkiye Türklerle Kürdlerin ortak devletidir, resmi dili kürdçe ve türkçedir“ yazdıralabiliniyor mu? Bu mümkün mü? Peki PKK’nın demokratik cumhuriyet teziyle neyi kazandıracak kürdlere, neyi verecek doĝrusu herkesin merak ettiĝi gibi ben de merak ediyorum!...

Kaldıki zaten T.C. anayasasında belli kurallar vardır. Devletin bayraĝı, marşı, dili ve üniter yapısı konusunda hiçbir taviz verilemez ve aynı zamanda bu maddelerin deĝiştirilmesi teklifi bile sözkonusu olamaz. Birakın T.C. partilerinden biri Meclisin bütün üyelerine sahip olsa bile, hatta Apo’yu T.C. Başbakanı yapsanız yine de kürdler lehinde deĝişen bir şey olmayacaktır. T.C.Anayasası türklerin bütün haklarını garanti altına aldıĝı gibi, kürdleri yok sayan maddelerle de donatılmıştır. Türkiye’de ancak bir devrimle bu anayasa deĝişebilir o da çok uzak bir ihtimaldır. Yapılan bütün darbe ve ihtilallerde yine eski anayasadan daha beter bir anayasa geliştirdiler. İşte T.C. anayasasının ilk 4 maddesi:

I. Devletin şekli
Madde 1. - Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II. Cumhuriyetin nitelikleri
Madde 2. - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliĝine baĝlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

III. Devletin bütünlüĝü, resmi dili, bayraĝı, milli marşı ve başkenti
Madde 3. - Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayraĝı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı "İstiklal Marşı"dır. Başkenti Ankara'dır.

IV. Deĝiştirilemeyecek hükümler
Madde 4. - Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduĝu hakkındaki hüküm ile, 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri deĝiştirilemez ve deĝiştirilmesi teklif edilemez.


İşte böyle bir anayasaya sahip bir ülkede demokratik cumhuriyet teziyle neyi kazanacaksınız? Bu mümkün deĝil, PKK’nın yapacaĝı tek bir şey vardır. Halkından özür dilemek ve bundan böyle diĝer kürd partileriyle aynı siyaseti benimsemektir, özellikle de Güney’deki partilerin siyaset çizgisine gelmesi hem kendileri hem de Kürd halkı için daha faydalıdır. Savaşta yenmek kadar yenilmek te doĝaldır ve makul karşılanır ancak insanın inancından taviz vermemesi gerekir. Hiç kimse PKK’yı “neden Kurdistan’ı azad etmedin” diye hesaba çekmiyor, “neden kürd halkının haklı taleplerini bırakıp tekrar yirmi yıl önceden olduĝu gibi tek bir devlet, tek bir bayrak gibi türk siyaset çizgisine geldiĝinin” hesabını soruyor ve soracaktır!…
Söylüyeceklerim şimdilik bundan ibarettir.

Teşekkür ederiz Hocam bize zaman ayırdıĝınız için.
Ben de size teşekkür eder, hizmetlerinizde başarılar dilerim.
28.01.2004
 
Kurdistan’da türkçe ana okullar - 2004.01.30

AB ile müzakere tarihi yaklaştıkça Türkiye söz verdiklerinin tam tersini yapmaya başladı. Kurdistan’da türkçe bilmiyen milyonlarca kürd çocuĝa ilk okula gitmeden önce ana okullar açmayı planlayan Milli Eĝitim Bakanlıĝı böylece yeni sürecte asimilasyona daha çok özen göstereceĝi belirtiliyor.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu (Kurdistan) bölgelerindeki öğrencilerin pozitif ayrımcılığa tabi tutulması gerektiğini söyleyen Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Kurdistan’da kürdçe konuşan çocukların emsallerine göre geride olduklarını savundu. Çeliĝ’e göre Anadolu’da çocuklar okuma yazma öĝrenmeye çalışırken Kurdistan’da daha yeni türkçe öĝrenmeye çalışıyorlar. Bunu kürd çocukları için bir eksiklik gören Bakan Milletvekili oldukları halde bir tek dil bilenlere kıyasla Kurdistan’da yaşı 10’u geçmis herkesin enaz iki dil bildiĝini unutuyor.

Kürd çocuklarının türkçe bilmemesi bir hastalık olarak ima eden Bakan şöyle dedi. “Okul yaşına gelmiş çocuk Türkçe bilmiyor. Aradaki uçurum çok fazla. Hastalıkları görmemezlikten gelirsek tedavi edemeyiz” diye konuştu.

MEB, ilköğretim 6, 7 ve 8. sınıf ders programını yeniden düzenlerken Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki öğretmenlerin, tabanı haftada 5 saat olan türkçe dersini 20 saata çıkarmayı düşünüyor. Anadil eĝitimine hiç temas etmeyen, taslakla okullarda türkçe ders saatlerinin bölgelere göre değiştirilmesi istiyen Bakan özellikle Kurdistan’da ısrarla okulöncesi eğitimi teşvik ettiğini ifade ettti.

Sözde bazı kürd kurumları vasıtasıyla kürdlere dayatılan “demokratik cumhuriyet, konfederalizm, birlik beraberlik, kardeşlik, ortak bayrak” gibi saçma tezlerle aslında kürd kimliĝinin zamanla eritilerek yok olması hedefleniyor.

30.01-2004
Kurban Bayramınız mübarek olsun

Kâinatı küfür zülumatından, beşeri sistem karanlığından, cehaletten, manasızlıktan, ümitsizlikten kurtaran ve Îslam Nuru’na, hidayet yoluna, kurtuluşa, saadete getirerek rengini değiştiren, bütün âlemi nura gark eden, dünya ve ahirette rehberimiz olan, Şanı yüce olan Kur’an ile alemlere Rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ümmetine hediye olarak bıraktıĝı iki kutsal bayramdan biri olan Kurban Bayramına kavuşmuş bulunuyoruz.

Emperyalist güçler ve yerli uşaklarınca parçalara bölünen İslam Diyarında, küfrün ve zülmün boynumuzdaki gaddar halkaları altında, şirkin katranlaştıĝı, cehaletin batıl ile kükrediĝi, münafıkların İslam adına ahkam kestiĝi, putçu, taĝutçu ve diyari harp haline getirilen İslam topraklarında, mahzun kalplerle karşılamak zorunda kaldıĝımız bu mübarek bayramın, aynı zamanda gelişen dünyada küfrün ve zülmün sonunun geldiğinin adeta müjdecisi olduĝu için de, bize ümit veriyor!..

Bununla beraber bizler, bu mübarek Bayrama, hüznü, sevinci, neşeyi, ümidi, duayı ve gözyaşını beraber sığdıracağız. Kurdistan’da, Türkiye'de, Filistin’de, Çeçenistan’da, Moro’da, Keşmir’de, Afganistan’da ve dünyanın diğer bölgelerinde tagutî sistemlerin zülmü altında inin inim inleyen bütün mü’minlerin biran önce hürriyetlerine kavuşmaları için dualar etmeliyiz. Nusret ver, inayet ihsan eyle! Gaflet uykusunda olan mümin kardeşlerimizi şuurlandır. Bizleri afv û mağfiret eyle! diye.

Bu vesile ile; Bayramın tüm İslam aleminde müminlerin şuurlanmasına, birlikteliĝine ve bütün dünyada da barışa ve kardeşliğe vesile olmasını Cenab-i Allah'tan niyaz eder, çete mafya devlet ve hükumetlerinin, masum insanları katleden terörist ve terörizmin olmadıĝı, baskı, zülüm, faili mechulun bulunmadıĝı, herkesin kendi inancıyla, kendi kimliĝiyle, örf ve adetiyle kendini özgürce ifade edebileceĝi dünyalarda daha rahat, daha sevinçli bayramlarda buluşmak ümidiyle tüm din kardeşlerimizin, kürd halkının ve tüm okuyucularımızın bayramını kutlar, saygılarımızı sunarız.

Muhammed Nûreddîn Yekta

Mesud Barzanî liser qetliama Hewlêrê axivî. - 2004.02.01

Barzani di daxuyaniyê de bal kishand ser calekiyên terörê û hevalbendên wan.
Barzani wiha got:

Bi navê Xudayê mezin û dilovan,
Cemawerê kolinderê Kurdistanê,
Welatiyên Îraqê,

De demekê de ko îro yekşemiyê, yekê sibatê, di yekemîn roja cejna qurbana pîroz de, endamên serokatiya Partiya Demokrat ya Kurdistanê li baregehê tayê duyê yê Partiyê li Hewlêrê pêşwaziya welatiyên hêjayên Hewlêrê dikir, tawanbarekê xwekuj xwe xiste nava rêzên xelkê û di nav hola tayê du de, li ber endamên serokatiyê xwe teqand û ji encama vê yekê hejmareke endamên serokatiyê û kadroyên Partiyê û welatî jî şehîd bûn, mixabin ev hevalên tekoşer di nava rêza şehîdan de bûn:

Samî Ebdulrehman, sekreterê polîtbîroyê û cîgirê serokwezîrên herêma Kurdistanê, Şewket Şêx Yezdîn, wezîrê karên civata wezîran û endamê komîteya navendî ya Partiya Demokrat ya Kurdistanê, Seîd Ebdella, wezîrê çandin û avdêranê, endamê polîtbîroya Partiyê, Ekrem Mentik, parêzgarê Hewlêrê, Mehmûd Halo şûnkarê wezareta darayî û aborî, Mehdî Xoşnaw, cîgirê parêzgarê Hewlêrê û serokê tayê Hewlêrê yê Yekîtiya Nivîskarên Kurd, Ehmed Rojbeyanî, qaymeqamê bajarê Hewlêrê û Emîd Nerîman birêvebirê polîsên Hewlêrê, herweha jî hejmareke din ya kadro û endamên Partiyê û welatî şehîd û birîndar bûne.

Di heman demê de ko welatî diçûne pîrozkirina cejnê, teqîneke mezin li baregehê melbenda Yekîtiya Nîştmanî ya Kurdistanê jî li Hewlêrê çêbû, û tê de çendîn endamên serokatiya Yekîtiya Nîştmanî ya Kurdistanê û hejmareke kadro û welatiyan jî birîndar bûn.

Bi vê helketinê tevî ragihandina hevxemiya xwe bi hemû kesûkarên şehîdên van du karesatan û tevaya gelê xwe re, em dibêjin terorîst bi van tawanên xwe dê nekarin pêvajoya têkoşîna gelê Kurdistanê û hemû gelê Îraqê rabiwestînin, lê belê hemû Îraq û pê re jî gelê Kurdistanê li ser avakirina rijêmeke federal a demokratîk ya parlemêntî û bicihkirina asayîş û aramî û aştiyê û avakirina welat û pêşketinê, mukur in. Gelê Kurdistanê jî ko bi dehan salan e qurbanî dane û bi dehan hezar kurên xwe di goristanên bikom de veşartine, dê qed dev ji têkoşînê bernede, lê belê ev tawan dê wî han bidin ko hêz û karînên xwe baştir bike yek û ji bona azadî û demokrasî û federalîzmê, xwe bêtir organîze bike.

Ev ne cara pêşî ye ko em şehîdan didin, û cara dawî jî nabe, welê diyar e dujminên kurd û Kurdistanê yekbûna hêz û têkoşîna gelê Kurdistanê naxwazin, lewra jî di heman demê de tawaneke weha mezin li tayê Partiyê û melbenda Yekîtiyê pêk anî, ev jî ji bo gelê Kurdistanê û kurên wî li her derê bin, pendeke mezin e, ji bo ko ji kerb û kîna dujminan şiyar û haydar bin. Bi vê helketinê Partiya Demokrat ya Kurdistanê bi xwîna şehîdan û bi xelkê Kurdistanê û gelê Îraqê soz dide ko ewê misqalekê ji rêça azadiya demokratxwaz û aştîxwazane poşman nebe û dê ji bo yekîtiya li gor xwestekê ya Îraqê û yekîtiya Îraqê û avakirina demokrasiyê tê bikoşe.

Di heyama hin rojên derbasbûyî de terorîstan li seranserî Îraqê çendîn tawanên qirrêj li dijî welatiyên Îraqê li Mûsilê û Bexda û cihên din pêk anîne, em tawanên Hewlêrê bi zincîra teror û xerakarî yên li hemû Îraqê ko hewl didin rêzên gelê Îraqê tev bidin, qebûl dikin, lewra jî em daxwazê ji tev partî û hêzên welatparêzên Îraqê dikin rêzên xwe bêtir bikin yek û zûtir Îraqê ji terorîzmê û napakiyê paqij bikin.

Em ji serketina bi ser vê rewşa naaram ya awarte de piştrast in û paşeroj tu carî ji terorîstan re nîne. Serdarî ji bo şehîdan, hêviya çêbûnê ji birîndaran re dixwazin, Xudayê mezin pişt û penaya gelê Kurdistanê û hemû gelê Îraqê be.

Mesûd Barzanî
1 Sibata 2004
Selahedîn

Mesud Barzani’nin açıklaması - 2004.02.01

Yüce Allah adına,
Kederli Kürdistan halkı,
Irak vatandaşları,

Bugün, yani 1 Şubat Kurban Bayramı’nın birinci gününde, Kürdistan Demokrat Partisinin bazı yöneticileri, Hewler’de bulunan KDP’nin Merkez İkinci Karargahında yurttaşlarımızın bayram ziyaretlerini kabul ettikleri bir sırada, ziyarete gelen insanlarımızın arasına giren bir cani, KDP Merkez Komite üyelerinin önünde bir intihar saldırısını gerçekleştirdi. Bu saldırının sonucunda bazı parti yönetici ve kadrolarının yanında çok sayıda vatandaşlarımız da şehit oldular. Şehitlerin arasında bugüne kadar verdikleri mücadeleyle adını duyuran şu isimler de bulunuyor:

Kürdistan Demokrat Partisi Politbüro Sekreteri ve Kürdistan Başbakan Yardımcısı Sami Abdurrahman, Bakanlar Kurulu İşlerinden Sorumlu Bakan ve Kürdistan Demokrat Partisi Merkez Komite Üyesi Şewket Şexyezdin, Ziraat Bakanı ve Kürdistan Demokrat Partisi Politbüro üyesi Seid Abdulah, Hewler Valisi Ekrem Mentiq, Maliye ve Ekonomiden Sorumlu Bakan Yardımcısı Mahmut Halo, Hewler Vali Yardımcısı ve Kürdistan Yazarlar Birliği Hewler Şube Başkanı Mehdi Hoşnav, Hewler Kaymakamı Ahmet Rojbeyani, Hewler Emniyet Müdürü Emid Neriman’nın yanı sıra çok sayıda Parti kadroları ve vatandaşlar da şehit oldu, bir o kadarı da yaralandı.

Ayrıca yine vatandaşların bayram ziyaretine gittiği Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin Hewler Karargahında da eş zamanlı büyük bir patlama oldu. Bu patlamada da YNK’nin bazı yöneticiler ve halktan insanlar da şehit oldu, çok sayıda vatandaş ve YNK kadrosu da yaralandı.

Bu her iki katliam nedeniyle şehit yakınlarıyla birlikte üzüntülerimi ifade ederken, teröristlerin gerçekleştirdikleri bu tür cinayetlerle Kürdistan ve Irak halkının mücadele sürecini durduramayacaklarını halkımıza belirtmek istiyoruz. Tam tersine bütün Irak ve Kürdistan halkı federal, demokratik ve parlamenter bir rejimin inşasına, asayiş ve emniyetin sağlanmasına bir kat daha fazla sarılacaklardır. Onlarca yıl bedel ödeyen, on binlerce evladını kurban eden ve on binlerce evladını toplu mezarlara gömen Kürdistan halkı, haklı mücadelesinden asla vazgeçmeyecektir. Bu cinayetler, Kürdistan halkının özgürlük, demokrasi ve federasyon talebini gerçekleştirmek için mücadele azmini, yeteneğini, ulusal birliğini bir kat daha pekiştirecektir ve organizeli hale getirecektir.

Geçen günlerde de, teröristler, Irak’ın genelinde Musul’da, Bağdat’ta ve daha birçok yerde Irak vatandaşlarına karşı vahşi saldırılarda bulundular. Hewler’de geçekleşen bu canice saldırılar da, Irak halklarının saflarını bozmak amacıyla gerçekleştirilen saldırıların bir parçasıdır. Bu nedenle Iraklı bütün parti ve yurtsever güçlerden ricamız, güçlerini birleştirmeleri ve bir an evvel Irak’ı terörizmden arındırılmalarıdır.

Bu olağanüstü durumdan başarıyla çıkacağımızdan eminiz, terörizmin ve teröristlerin bir geleceği yoktur. Şehitlerin bize öncü olacakları inancıyla yaralılara acil şifalar diliyoruz.

Yüce Allah Kürdistan halkının arkasında olsun ve bütün Irak halkını korusun.

Mesud Barzani
SELAHADDİN, 1/2 2004

KK-Nuce

KDP ve YNK Yetkililerine - 2004.02.02

Hewler’de vuku bulan iki terörist saldırıyı kınıyoruz!..

Bilindiĝi gibi 1 Şubat 2004 tarihinde Hewlêr’de iki Kurdistan Partileri merkezlerinde terörist saldırıları düzenlenmişti. Bu saldırılarda birçok Kürd siyasetmedarları ve aydınları yaşamını yitirmiş, olayda birçok vatandaşımız da yaralanmıştı. Doĝrusu bunca büyük ve muhterem insanımızı yitirmekle toplumumuz büyük bir eksiklik hissetmektedir. Bu zatlar saygıdeĝer çalışmalarıyla kendilerini Kurdistan tarihine yazdırmışlardır. Bugün her ne kadar bedenen aramızdan ayrılmış olsalar da verdikleri mücadelede ve hizmetlerden dolayı her zaman kalbimizde yaşıyacaklardır.

Kürd ve Kurdistan düşmanları böylesi terörist saldırılarla kürdün gözünü korkutmak istemektedirler. Ama yanılıyorlar, kürd halkı ayaktadır ve böylesi insanlık dışı saldırılarla ancak kürdlerin yekvucut olmalarına yardımcı olacaklardır. Bunu en güzel bir biçimde dün Almanya’nın Köln kentinde yapılan yürüyüşte ortaya çımıştır. Ve baĝımsız ve özgür bir Kurdistan Kuruluncaya kadar malımızla canımızla mücadelemiz devam edecektir.

Bu münasebetle biz Kurdistan Mazlumlar Partisi olarak şehidlerimize Yüce Allah’tan rahmet ve maĝfiret, yaralılarımıza da acil şifalar dileriz. Başta her iki parti Başkanları Sayın Mesud Barzani ve Sayın Celal Talabani olmak üzere tüm Kürd halkına başsaĝlıĝı dileriz.


Kom-Kak: Komelên Kultur û alîkariyên Kurdistan
PMK: Partiya Mezlûmên Kurdistan

Website: http://www.mezlum.com

Kurdistan Mazlumlar Partisi'nin Köln yürüyüşüne mesajı - 2004.02.07

Gün serhildan günüdür, gün birlik günüdür, gün kazanma günüdür!

Deĝerli Kürd kardeşlerim!
Beş bin yıldırki sizler namusunuzla şerefinizle vatanınız Kurdistan üzerinde yaşıyorsunuz! O vatanki bugüne kadar yeryüzündeki birçok medeniyete beşiklik yapmıştır. Ama ne yazıkki bugün düşmanlarımız bu aziz vatanımızı yoketmek istiyorlar!..

Düşmanlarımız belki vatanımızı işgal etmiş olabilirler ama hiçbir zaman kendilerine vatan edinememişlerdir. Aynı zamanda hiçbir zaman ona vatan gözüyle de bakmamışlardır. Onun içindirki her ne kadar yüzyıllarca işgal altında kalmışsa da, onlar bu vatanı imar etmek bir yana yakmışlar, yıkmışlar, talan etmişler!... Peki neden?.. Çünkü onlar da biliyorlarki bu topraklar hiçbir zaman kendilerine vatan olmayacaktır.

Onun içindirki yüzyıllardır ta bu güne kadar Kürd halkına hiçbir insani hak tanınmadı, kürdler öldürüldü, asimile edildi, inkar edildi, katliamlarla çukurlara gömüldü, yeraltı yer üstü zenginlik kaynakları çalındı, talan edildi, yokedildi. Kürd halkı en asgari insani haklardan bile mahrum bırakıldı.

Faili mechul adı altında halkımız mahkemesiz, ifadesiz infaza tabi tutuldu. Çocuklarımız da aynen büyükleri gibi idama mahkum edildi, köylerimiz basıldı, çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar ve gençlerimiz köy meydanlarında toplandı, çırılçıplak soyundurdular ve küçüklerimizin gözü önünde büyüklerimizle alay edildi. Yaşlılarımıza bok yedirildi. Kürdün namusuna tecavüz etttiler, devletin en yetkilileri de onlara onay verdiler. Beşyüzün üzerinde askerin tecavüz ettiĝi kürd kadını mahkemesi hala devam etmekte, medeni!.. dünya bunca barbarca yapılan gayri insani hareketlere hala sessiz kalmaktadır.

Gözaltılarında doktorları nezaretinde işkencenin her şekli halkımız üzerinde denendi, çöpe atılması gereken silahlarını üzerimizde patlatarak imha ettiler, en yeni silahlarını üzerimizde denediler. Şehidlerimizin kulaklarını, burunlarını keserek kendilerine tesbih yaptılar, kellelerini keserek cenazelerinin yanına koydular, ayaklarını şehidlerimizin göĝüslerine koyarak poz verip hatıra fotoĝraf çektirdiler, devletin büyüklerine ve ailelerine hediye ettiler. Türk medyası bu barbarlıĝı teşhir edip halkımıza gözdaĝı veriyorlardı. Bununla da yetinmediler arabalarımızı içindeki yolcularla önceleri taradılar, sonra da benzin döküp yaktılar, evlerimizi yakıp kadınlarımızı ve çocuklarımızı canlı olarak ateşin içine atıp yakıyorlardı. Gençlerimizi canlı olarak topluca çukurlara gömdüler, ama bununla rahat edemiyorlardı, cenazeleri çukurlardan çıkarıp köpeklerine yediriyorlardı. İşgalcı devletlerin askerleri bunu yaparken kendilerine kardeş dediĝimiz işgalcı halkı da müslümanıyla, sosyalistiyle, demoratıyla buna alkış tuttu, destekledi.

Ormanlarımız yakıldı, sularımız zehirlendi, topraklarımız mayin tarlalarına dönüştürüldü, onbinlerce köyümüz boşaltıldı, yakıldı, yıkıldı. Milyonlarca kürd yerinden yurdundan sürüldü, metropollerde açlıĝa sefalete terkedildi. Yüzbinlerce insanımız hapishanelerde çürümeye mahkum edildi. Kadınlarımız, çocuklarımız hapishane kapılarında tartaklandı, dövüldü, sövüldü, küçük düşürüldü, onlarla alay edildi. Gençlerimiz memleketi terketmek zorunda bırakıldı, çete ve mafyalarıyla topluca gençlerimizi, insanımızı yurtdışına gönderdiler, böylece hem Kurdistan’ı kürdsüzleştirmek hem de bütçelerini kirli parayla doldurmak istediler.

Bugün yeryüzünde kölelerin dili bile serbestken, düşmanlarımız beşbin yıldır kendi topraklarında yaşayan kürdlerin dilini yasakladılar, bizlere azınlık haklarını bile vermediler!..

Dilimiz yasaklandı, kendi dilimizle düşünmeyi, aĝlamayı, gülmeyi engellediler, kültürümüzü bozdular, türkülerimiz yasaklandı. Tarihimize, bayramlarımıza sahip çıktılar, tarihi yerlerimizi su altında bırakarak tarihimizi yoketmeye çalıştılar.

Halkımız her ne kadar serhıldanlarla insanı haklarını istediyse de, her zaman barbarca katliamlarla öldürüldüler, sadece eli silah tutanları deĝil, kadınlarımızı da öldürdüler, annelerinin karnındaki ceninler bile süngülerin başıyla bu katliamdan nasibini aldı. İslamı kullanarak Enfal operasyonlarıyla yüzbinlerce kürd katledildi, Mehabad’da, Zilan’da, Agirî’de, Halabça’da, Dersim’de yaptıkları katliamlarla yine yüzbinlerce kürdü öldürdüler.

Ama düşmanlarımız yanıldı, hiçbir zaman Kürd özgürlük ateşini söndüremediler ve söndüremiyeceklerdir!.. Onlar öldürdükçe biz dirildik, dirileceĝiz. Bugün Kürd halkı yine ayaktadır ve Baĝımsızlıĝını elde edinceye kadar mücadelemiz devam edecektir.

Son olaylar, Hewlêr katlıamı ve düşmanlarımızın Kürd Sorunu konusunda birleşmeleri Kürd halkının da birleşmesine, yekvucut olmasına ve kendi aralarındaki sınırları kaldırmasına da sebep olmuştur. Bugün halkımız bir reng, bir yürek, bir ses ve bir vucuttur. An azadî an mirin sloganı her kürdün dilindedir.

Gün birlik günüdür, gün kardeşlik günüdür, gün serhıldan günüdür.
Haydin bacılarım, haydin kardeşlerim Baĝımsız Birleşik Kurdistan için elele! Özgürlük çok yakındır!..
Yaşasın Kürd, yaşasın kardeşlik, yaşasın birlik!
Yaşasın Kurdistan

Hereketa mezlûmên Kurdistan

Partîya Demokrat a Kurdistan – Bakur ve Partiya Azadî û Demokrasî ya Kurdistanê Yetkililerine!..  - 2004.02.10

Sayın baylar ve bayanlar!
Uzun zamandan beridir siz saygıdeĝer Partilerinizin siyasetini, çalışmalarını izliyorum. Yürüttüĝünüz siyaset, Vatanımız Kurdistan’ın baĝımsızlıĝı ve Kürd halkının özgürleşmesi açısından takdire şayandır. Çalışmalarınızın birbirine çok benzemesi ve hatta birçok konuda eşdeĝer olması dikkatleri üzerine çekmektedir. Öyleki birçok vatandaşımız gerek tüzük gerekse yürütülen siyasette her iki partiyi birbirine karıştırmakta ve hatta tek bir parti olarak algılamaktadır. Diyebilirimki birçoĝumuz „neden tek parti deĝil de iki ayrı parti halinde çalışmalarınızdan dolayı üzüntü duymaktadır.“ Zira malumunuzdurki birlikten kuvvet doĝar.

Sizler yeryüzünün cenneti vatanımız Kurdistan’ın kıymetli birer evlatları, eĝer çalışmalarınızı birleştirirseniz vatanımız için daha büyük hizmetler verecek ve böylece halkımızdan büyük destek, saygı ve takdir bulacaksınız. Aynı zamanda diĝer Kürd Kurumlarının birleşmesine de vesile olacaksınız. Birleşmeniz birçok kürdün arzusu olduĝu gibi biz Kurdistan Mazlumlar Partisinin de temennisidir.

Bu yüzden, uzun zamandır kalbimize vuku bulan ve zaman zaman her iki parti çalışanlarına şifaen arzetmemize raĝmen yine de, bu arzuyu siz deĝerli iki Kürd Partisi Yetkililerine yazılı olarak sunmayı da uygun bulduk. Sizi bu konu üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Bu sadece bir tavsiye ve rica mektubudur, deĝerlendireceĝinizden ümitvarım.

En derin selam ve saygılarımı sunar, çalışmalarınızdan dolayı başarılar dilerim.

Partiya Mezlûmên Kurdistan adına
Kardeşiniz Muhammed Nûreddîn
10.02.2004
Emanetleri ehline vermek - 2004.02.24

Yüce Allah Nisa Suresinde emanetleri mutlaka ehillerine vermemizi ve insanlar arasında hüküm verdiğimizde de, mutlaka adalaletle hüküm vermemizi emrediyor. Muhakkak ki Allah bununla bize çok güzel bir öğüt veriyor, şüphesiz Allah gören ve işitendir.

İnsanoğlu azdığı, haddini aştığı, nankörleştiği, heva ve hevesine esir düştüğü, Yüce Rabbinin kendisi üzerindeki kontrolünü unutup, Rabbinin rahmet ve azabından gaflete düştüğü ve bu vaziyetlerinden dolayı nasihat ve uyarılmaya gerek duyulduğu zaman, yüce mevlanın; bağlayıcı hükümlerini indirmezden evvel kendisinin azametini, celalini, kahredici kudretini, kainatta vucut verdiği akıllara durgunluk veren mahlukatını (eserlerini) tefekküre, geçmiş toplumların mesuliyetlerine karşı düçar oldukları akibetlerini anlamaya davet eden ayetlerini indirmesi, daimi bir sünnetidir. Ta ki her zaman ve mekanda kendilerinin bir ilahi sorumluluğun sultası altında bulunduklarını idrak etsinler. Dolayısıyla yüce rabbin indireceği bağlayıcı hükümlerini olduğu gibi tereddüt etmeden kabullensinler. Kur'an-ı Kerim’in her yerinde olduğu gibi burada da Cenab-ı Hakkın daimi sünneti tecelli etti, ki: Yüce Rabbin inayeti iradesi gayet mühim ve önemli bir konuya yönelmek istediği veya ol dediğinde oluverdiği, islami otorite ve nurlu medeniyyetinin tesis edilmesi için temel taşını koymayı arzu ettiği, mahrumları, ezilenleri zillet ve sömürünün boyunduruğu aldıntan kurtararak tüm dünyanın egemenliğini kendilerine teslim ve emanet etmeyi dilediği ve böylece yeryüzünde fitne ve fesadın kalmayıp dinin tamamıyla kendisinin olmasını murad ettiği zaman, mü'minlerin bütün teffekür ve düşüncelerini; dalaleti sanki çok değerli bir cevhermiş gibi yüklü sermaye ile satın alan ve bütün gayeleri yeryüzünde yaymak istetikleri dalalet, fısk ve fucuru insanlığa bulaştırma çabası veren toplulukların ve kelimeleri ve asli yerlerinden değiştirip ucuz bir dünyalık (mal, mülk, makam, rütbe, maaş vs.) elde etmek için beşeriyeti aldatan lider, başkan ve önderlerin hal ve vaziyetlerine yöneltti.

Hani Yüce Mevla kendilerini her türlü hile ve noksanlıklardan tamamen arındırılmış bir kulluğa (ubudiyete) davet etmiş, şayet tereddütsüz bir şekilde iman etmezlerse suratlarını düm düz bir hale sokup geriye döndürerek onları lanetlemekle tehdit etmişti ya! Yine Allah Tebarek ve Teala mü'minlerin dikkatlerini, kendilerini kitlelerin liderliğine layık görerek nefislerini temize çıkaran, bu halleriyle kabule şayan görülmeyince de tağutlara meyledenlerin düştükleri korkunç ve çirkef hastalıklara celbetmekte ve söz konusu bu hastalıklarından dolayı kendilerini lanetlemektedir.

Aziz olan Allah mustazafları, bu sapık toplulukların içine düşmüş oldukları tedavisi mümkün olmayan kıskançlık marazına karşı ikaz etmektedir. Şayet yeryüzü hükümranlığı kamil manasıyla bunlarda olmuş olsa, başta teneffüs edilmekte olan hava olmak üzere kainatta bulunan diğer bütün nimetlerden halen yapmakta oldukları gibi kendilerinin dışındakileri mahrum bırakırlar. Kalplerinde kıskançlık ateşi tutuştuğundan hükümranlık kendilerinin dışındakilerde olduğu zaman Allah'dan hiçbir şekilde korkmaksızın hatırlaya geldikleri hertürlü şeytani desise, komplo ve tuzaklara başvurarak bu hükümranlığı berteraf etmekten geri durmazlar. Oysa mülkün ve hükümranlığın tamamı Allah'ındır, kularından dilediğine verir. Hak Tebarek ve Teala bunların içine düşmüş oldukları bu habis hastalıklarının çaresinin sadece ve sadece cehennem ateşi olduğunu bildirmektedir. Bütün bu uyarı ve hatırlatmalardan sonra Cenab-ı Hak bizlerin vicdanına şu mühim fermanını havale etmektedir. ''Gerçekten ayetlerimizi inkar edenleri cehennem ateşine koyup yakacağız. Yandıkça derilerini yeni derilerle değiştireceğiz ki; azabı iyice tatsınlar. Şüphesiz ki, Allah güçlüdür ve hikmet sahibidir.'' ''İman edip salih amel işleyenleri ise içinde ebedi kalacakları ve kendilerine temiz eşler sunulup, altlarında ırmaklar akan cennetlere koyup onları daimi gölge ile gölgelendireceğiz.''

Bu hastalıkların vehameti medeni toplumlar üzerinde çok büyük ve ağır olduğu için Cenab-ı Mevla müminleri islami cemaate doğru daha ilk adımlarını atmadan evvel bu hastalıklara düçar olmamak için uyarmıştır. Gerek islami cemaat ve gerekse islami otoriteyi tesis edebilmek için atılması gereken adımların ilki başta da zikrettiğimiz gibi bu ayet-i kerime'dir. ''Muhakkak ki allah emanetleri ehline vermenizi emrediyor.''

Yüce allah, bizlere rahmetini, yüceliğini, herşeyin üzerinde ki egemenliğini, herşeyi kuşatan ilmini bildirdikten ve o kahir, güçlü ve yegane hüküm ve ferman sahibi olan rab'lerine karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen toplulukların uğradığı akıbetleride bildirdikten ve helek edici, boğucu olan bataklığa düşmemek için bizleri uyardıktan sonra: tamamen çaresizliğimizi ve perişanlığımızı onun kayıtsız ve şartsız egemenliği altında basit, hakir ve zelil kullar olarak onun yüceliğine boyun eğip, emirleri ve hükümleri karşısında mutlak teslimiyeti arz ederek: ''EMANETLERİ EHLLERİNE TESLİM ETMEMİZİ EMREDER ?''

Yani islami nizamdaki her vazifeyi mutlaka ehillerine vermemizi ve bunların seçiminde gayet dikkatli davranmamızı ve bir kıl kadar dahi olsa ihmalkar davranmamamızı emreder. Resulullah (s.av) söz konusu ayeti kerimeyi çok güvenilir Muhaddisin rivayet ettiği şu hadisi şerifte tefsir ettiği gibi: ''EMANET nasıl yitirilir ya Resulallah ? (s.a.v) ''EMANET,( görev) ehil olmayan kişilere verildiğiğinde kıyameti bekleyiniz'' dedi.. Oysa şu ayeti kerime de ki ''Ey iman edenler, Allaha ve resulüne ve emanetlerinize bildiğiniz halde hıyanet etmeyiniz. ''emanetten maksad Resulullah (s.a.v) 'in kasdettiği anlam olsa gerektir. Halkımızın düşünce ve inanç özgürlüğünü sağlayacak, aziz islam vatanını özgürleştürecek, yerüstü ve yer altı kaynaklarımızı soyguncu ve yağmacı haydutların istilasından azad edecek, zorbalığı, sapıklığı, yozlaşmayı, fuhşu ve bütün kötülük odaklarını kökünden silip atacak ve yeryüzde insanları tarağın eşit dişleri gibi denkleştirecek, her türlü beşeri sınıflaşmayı bertaraf edecek, ilahi ve islami bir inkılabı gerçekleştirmek için ilk adımımızı atarken, gayet dikkatlı ve hassas olmalıyız. O halde adat-ı tahkik olan -inne- ile kesinleştiren ve yüceler yücesi olan Allah katından südür bulan, -müzari- siğasıyla kapsamında sorumlu ve sorumluların kalacağı zamana kadar baki kalmasına delalet eden şu emre karşı gayet uyanık davranmamız gerekir. Şu büyük binanın esasını teşkil etmesi hasebiyle bu emir gayet ciddi ve hayati öneme haizdir. Cihanşümul bir islam ınkılabı gerçekleştirmek uğrunda her çağ ve o çağda yaşayanların karşılaştıkları belli başlı bir engeldir. Şöyle ki: Eğer bu engel aşılırsa diğer engelleride birer birer aşılması mümkün olur. Ama bu engel aşılmadan diğer engellerin aşılmasını umud etmek boş bir hayalden başka bişey değildir. Gerçekten Resulullah (s.a.v) in az evvel bahsi geçen hadisinde bu konuya diğer bütün konulardan daha fazla itina gösterdiğini gördünüz. Hani Resulullah (s.a.v) ehil ve layık olan kişilerin ümmetin sevk ve idaresini teslim almamalarını arzın fesad ve yeryüzünün virane olmasına vesile olarak faktörlerden birisi ile Kıyametin büyük alametlerinden olduğuna dair taacüplerini ifade etmişti Müminlerin sevk ve idare yükünü omuzlayacak olan ehil kişilerin bir çok vasıflara haiz olması gerekir.

En başta ilim, koruyup kollama, güvenilme, sorunlara karşı güçlü irade, uyanıklık ve bütün bunlardan en önemlisi takva (Allah korkusu) dur, Yeri gelince bu özelliklerin teker teker açıklaması yapılacaktır. Şu anda ilk adımı atmak istediğimizi, vazifeyi ehil kişilere tevdi etme prensibini ulvi hedefe ulaşıncaya kadar tüm adımlarda tahakkuk etmesinin luzumunu unutmamamız icabeder. yükarıda saydığımız vasıflara haiz olan ehil kişinin ümmetin tümüne hitab etmeğe, ümmetli sıhhatli ve luzumlu terbiye ile yetiştirmeye, büyük hedefe ulaşıncaya kadar onu sevk ve idare etmeye islami prensipler ışığında yönelinmesi gerekir. Bu prensiplerin her biri yüce islamdan birer kıta olup, bunların tümü islamı eksiksiz bir hale getirerek, islamın VAHDET yönünü oluşturmaktadır. işte tüm bunların da alt yapısı nefs tezkiyesidir. bu konuda yüce Allah ne güzel buyuruyor: ''Gerçekten nefsini maddi ve manevi marazlardan (hastalıklardan) arındıran kurtulmuştur. Nefsinin nurunu günahlarını karanlığıyla karartanlar ise muhakkak ziyana uğramıştır.'' Ben nefsimi temize çıkaracak değilim. Çünki nefs her zaman kötülüğü emredendir.'' Yüce peygamberimiz de: ''Düşmanlarının en büyüğü iki yanının arasındaki nefsidir.'' buyurmaktadır. Yükarıda Rabbani ve Nebevi açıklamalardan anlaşılacağı üzere, gerek fertlerin gerekse toplumların kurtuluşu nefislerini terbiye ve tezkiye etme ameliyesine bağlıdır. Eğer terbiye ve tezkiye sağlanmazsa kurtuluşta kesinlikle sağlanamaz. Çünkü diğerinin varlığının sebebidir. öyleyse evrensel islami bir hareketin varlığının temel taşını nefis tezkiyesini teşkil etmesi lazımdır. Yüce mevla'nın tevfik ve yardımıyla ileride kitabı kerim, Sünnet-i Mutahhara ve Nass-lardan kaynaklanan islam Fıkh'ının ışığı altında bu ilkelerle ilgili detaylı açıklamalarda bulunmaya çalışacağız....

Vesselamualeykum ve rahmetullah...

Seyda M.Suleyman
Elqaide Trikiyê hedef nişanda - 2004.02.25

Hevalê Usame bin Ladin Eymen El-Zewahiriyê Misrî got "Tirkiye ajanê xaçperesta ye".

Bi angorî televizyona El-Erebiye ya li Dubaiyê, Zewahirî li hember qedexekirina sergirtinê li Fransayê derket û got "vaya kampanyakî ji hêla siyanîstên xaçperest û Tirkiye, Misir, Tunus û hinek dewletên ajanên wan ve hatiye amadekirin."

Zewahirî wiha dewamkir "Fransa xwe şampiyonê azadiyê dihesibîne lê li wir pêşkêşiya bê exlaqî û xwe teşhîrkirin heye. Kî xwe li wir tazî bike serbeste lê mixabin xwe girtina ku exlaqê mirvatiyê ye qedexeye."

Zewahirî "qedexekirina sergirtina keçên musliman li zanîngehên Fransa wek dijminiya dewletên Europî li dijî Îslamê" nirxand.
Hamburg toplantısından bir espri - M. Nureddin

Toplantıya bir kaç dakika ara verilmişti, salondan çıkan katılımcılar kimisi masada bulunan çay ve kahve semaverlerine koşarken, sigara tiryakileri de kendilerini dışarda buluveriyorlardı. Gesthacht’ın o daĝbaşındaki manzarasının güzelliĝi yanında kuru soĝuĝuyla Kurdistan Serhad’ının kış zemheririni arartıyordu.

Biz kendimizi çoktan dışarı atmış, kapıda üzerinde kül tabakları bulunan masanın etrafında toplanmıştık bile. Hızlı bir şekilde dışarıya çıkan kek Necdet’e seslendim,
- Keko gel sana bir sigara ikram edeyimki bir daha hocalar cimridir demeyesin, şahid olasınki hocalar da ikramda bulunuyorlar, dedim. Güldü ve

- Yok ya siz almaya alışmışsınız bir kere imkanı yok ikram edemezsiniz, dedi.
Sigara paketini çıkardım, kendisine uzattım, hem gülüşüyoruz hem de espri yapmadan duramıyoruz. Kek Necdet sigarayı aldı ve ben,
- Dur bir de sigaranı yakayım dedim
- Yok olmaz dedi, bu mümkün olamaz, hoca hem sigara ikram edecek hem yakacak, olacak şey deĝil dedi ve ekledi.

Hocanın biri sele kapılmış, daĝ gibi akan selde vatandaşın biri hocayı kurtarmaya çalışıyormuş ve uzatmış elini ve,
- Haydi hoca ver elini demiş, ama can çekişen hoca bir türlü elini uzatmıyormuş, adam baĝırıp çaĝırıyor ama nafile hoca ölmek üzereyken bile elini vermiyormuş, orada geçen bir vatandaş
- Kardeşim ne yapıyorsun sen, hocaya ver elini diyorsun imkanı yok, adam ölse de vermez elini, bak şimdi hocayı nasıl kurtarırım demiş ve uzatmış elini
- Hocam al sana elim haydi tut demiş ve hoca hemen yakalayıvermiş adamın elini, selden kurtarılmış, sonra dönmüş yanındaki adama
- Be kardeşim bunler vermeye deĝil, almaya alışmışlar sen hala ver elini diyorsun. 

Necdet beyle kaç kez karşılaştıysak bu espiriyi söylemeden duramaz, bu sefer yine ekledi espriden sonra ne yapalım kardeşim sizden kurtulamıyoruz, Ben güldüm dedimki;
- Siz doĝacaĝınız günden ölüp mezara girinceye kadar biz hocalara muhtaçsınız, hiç boşuna uĝraşmayın, bakın eskiden üç zaman bize muhtac olurdunuz ama şimdi bu sayı dörde çıktı,
Nasıl dedi, dedimki
Birincisi anneniz sizi doĝururken hocalara koşarsınız “aman hocam bir dua oku, yada suya oku ona içirelim belki rahat bir doĝum yapar
Onu geç dedi, o eskidendi, şimdi yok artık öyle bir şey
Var dedim inan var, eskiden bizim köylerimizde olan bu adet şimdi Avrupa’nın tam göbeginde, en sosyete takımı bile buna başvuruyor.

İkincisi, hayatınızın en mutlu gününde yanımıza gelip diz çöküyorsunuz, nikahınızı kıyıyoruz.
Onu da gec dedi, artık belediyeler kıyıyor.
Hayir dedim, belediyeler kıyarsa da bir yanı boşluk kalıyor biz o nikahı kıymazsak ömür boyu rahat edemezsiniz, gittiğiniz her yerde 'dini nikanınızı kim kıydı derler'.

Üçüncüsü, bu tatlı dünya hayatınızı terkederken yine başucunuzda biz bulunuyoruz, öldükten sonra yıkıyoruz, kefenliyoruz ve cenaze kortejinin önünde sonsuz yolculuĝa biz uĝurluyoruz. Bir de cenaze namazı var, orada namazdan sonra dönüp cemaata soruyoruz
Nasıl bilirdiniz? Artık orası insafımıza kalmış birşey, biz neyi ilka edersek cemaat onu tekrarlar biliyorsun. Gülüşmeler….
- Geç onları da dedi, sonuncusu neydi.
- Dedim eskiden kürd parti ve kurumları olarak aranızda yer alamıyorduk, hep safdışı bırakılıyorduk, ama bak artık bizsiz siyaset te yapamazsınız, her toplantıya mutlaka islami kurumlardan da katılanlar oluyor, bugün iki müslüman kürd partisi katıldıĝımız gibi. Ordakı arkadaşların gülüşleriyle bu mola zamanı da bitmiş biz yine toplantı salonunda herkes yerini almıştı.
21.02.2004

Kürd islam sentezi espirisi - 2004.02.25

Aziz ve kıymetli kardeşlerim, mazlum ve müslüman kürd halkı üstad Xani’nin yüzyıllar önce yaptıĝı tespitindeki gibi hala doĝuştan köle ve Med İmparatorluĝunun yıkılmasından beri kendisinden tarihi ve kültürel olarak daha geri toplumların esiri. Bugün mazlum kürd halkı dünyaya medeniyeti öĝreten akadların, gutilerin, aşaĝı Mezapotomya medeniyetinin şerefli torunlarıdırlar. Dünya tarihine eşitliĝi, evrensel hukuku getiren ulusun soyundandırlar. Kürdler sefil ve sahipsiz olmalarına raĝmen tarih ve medeniyet elbet bir gün egemenlerin kontrolünden çıkıp özüne, yani ezilenlerin kontrolüne geçecek işte o zaman insanlık mazlum kürd halkının şerefli geçmişini öĝrenecek.

Deĝerli kardeşlerim, müslüman kürd halkı tarihi kaynakların genel deĝerlendirmelerine göre Güneybatı Kurdistan’ın Rakka kasabasında karşılaştıkları müslüman mücahidler aracılıĝıyla ilk islama gecçiş sürecini başlattılar. Daha sonrası harp ve savaşlarla kürd coĝrafyası islama ilk geçen coĝrafyalardan oldu, bu mazlum halk Emevi aile saltanatın yıkılıp Abbasi devriminin oluşumunda Ebu Müslim Horasani önderliĝinde kitlesel olarak yer aldı. Bu mazlum halk Mervaniler, Hamdaniler, Seddadiler, Hasneviler, Luriler gibi tarihte adalet ve eşitçiliĝiyle tanınmış bir çok islami devlet kurdu. Kürd devletlerindeki en dikkat çekici özellik asimilasyon ve azınlıklara baskıdan uzak olmaları ve Şeriat hukukuna baĝlılıklarıydı.

Kürdler özellikle Büyük kürt Mirbeyi Serasker Selahaddin-i Eyyubi önderliĝinde islamın evrensel enternasyonalist dünya görüşüne dönemin sömürgeci vahşi talancı güçlerine karşı zihinaltlarına kazıdılar ve islamın muhafızlıĝını kanlarının son damlasına kadar severek yaptılar. Ancak ortadoĝuda kürdler, araplar ve farslar aksine bu toprakların yerlisi olmayan bir başka ulus tarih sahsenine girip hemen başrole oynayınca diĝer ortadoĝulu müslüman halklar yöneten konumundan yönetilen konumuna düştüler. Müslümanların kelleleri Osman beyin itaatkarları tarafından islam adına kesildiler. İslam coĝrafyasını kan gölüne çeviren ve müslüman alimleri müslümanlıĝı kabul edene kadar çileden çıkaran Timur’un evlatları ve balkanlardan getirdikleri gayri müslim evlatlarını eĝitip ellerine kılınç verip, anne babalarini öldürten entrika üzerine kurulmuş sultan osmanın evlatları kürdleri, araplari ve nüfusları altındaki diĝer müslüman toplumları kimliksizleştirmek için yüzyıllarca emek sarfettiler.
Gerek osmanlı gerekse selçuklular devletlerini islama ters olan aşırı örfçü, mezhepçi ve tarikatçı bir yobaz yorumla yönettiler. İnsanlıĝa medeniyetler getiren üstad Bediuzzamanın buyurdukları gibi, „medeniyet eşiĝi ortadoĝu yani şark türk islam senteziyle islamın özünü benimsememiş kişiliksiz inancsız zalimden yana kula tapan kitleler yarattı. O güzel topraklar insanların vicdanlarını cennet anahtarlarıyla satın alan sahte şeyhlerin üfürükçülerin devletperest müşriklerin diyarı oldu. Halbuki gerek arap gerekse kürd devrinde islam dünyaya medeni merkezlik yapmış en çaĝdaş düzendi. Bugün o bozuk tarihin torunları türk islam sentezi balonuyla dünyaya türk gözlükleriyle neo kavmiyetçi, munafik bir bakış açısıyla bakıyorlar. Yüzlerce dergi, gazete, radyo,
Vakıf, dernek, kuran kursu, okul bu türk islam sentezci çetenin elinde ve bu çete devletperest dünya görüşünün gönüllü rahipliĝini yapıyor.

Bugün arap alemi bilinçli bir islami uyanış içerisinde, farslılar ise akademik olarak modern islami yaşama önderlik rolüne soyunmuş gibi gözüküyorlar. Peki ya biz Xudaperwer müslüman kürdler ne yapıyoruz. Elimizde Ahmede Xani, Faqiyê Tayran, Melayê Cizirî, Ahmedê Batê gibi yüzlerce önder alimin bıraktıĝı hazineler varken, biz hala bu mazlum halkı yeniden özüne döndürecek islami bir kürt sentezine doktora edemedik. Türkiye; İran, Irak, Suriye farketmez, hep yönetenlerin yemeklerine su taşıdık, özgür müslüman kürd birey kimliĝini oluşturamadık ve şu anda bizim bu pasifliĝimiz sayesinde islam kürd ulusunun özgürleşmesinde bir yardımcı milli moral kaynaĝı deĝil. Daha ne kadar bekleyeceĝiz? Tüm müslüman kürd alimlerini bir şemsiye altında baĝımsız Kurdistan mücadelesinde motor rolü oynamak için toplanmaya ve ulusal kimliĝin oluşumunda İslam’ın gücünü arttırmaya davet ediyorum.
Em Dicle u Ferat in, lê feyza me weka Nil e!

Bir okuyucudan

Siz hiç köpek ulumasıyla açılan bir internet sitesini gördünüz mü? - 2004.02.26

Dün akşam kardeşim ehmedo’nun yanındaydım, dediki „abi size hakkımızda çok kötü düşünen, yazan ve saldıran bir siteyi göstereyim mi“? Siteyi açar açmaz bir köpeĝin uluduĝunu duydum, sitenin ön sayfasında iki resim vardı, biri Nihal Atsız, diĝeri ise bir kurt köpeĝine aitti ama ben o ulumanın (havlamanın) hangi resime ait olduĝunu anlamadım!..

Anlaşılan türkün kalbine bir korku girmiş, asırlarca islam kardeşliĝi adı altında kürdleri kandıran türkler artık islamın kendilerine bir fayda saĝlamayacaĝını anlamış olacaklarki islamdan vazgeçip eski dinlerine dönmeyi de istemekte ve kürdlere olan kin ve nefretini yatdıkları küfürlerinden anlamak çok kolay! Evet kalplerine öyle bir kürd korkusu girmişki bırakın anadoluda yaşamayı ortaasyaya dönseler bile bu korku hiç çıkmayacak.
İşte okuyuculara sitenin adresi ve bir yazıları!..

*****

http://www.turkcu.net
KÜRT TEHLİKESİNİN DİĞER YÜZÜ: EĞİTİMLİ KÜRTLER
Günümüze kadar kürt tehlikesi yalnızca terör bazında, eğitimsiz insanlar düzeyinde yaşanmıştır ve bir çok şehit pahasına da olsa ordumuzun gücü sayesinde bu tehlike azaltılmıştır. Ama daha büyük ve daha sinsi tehlike çok yakınımızdadır: Eğitimli kürtler.

Hukuk fakültesinden mezun olan kürtler avukat olmanın yanısıra hakim, savcı ve noter de oluyorlar. Siyasal bilimleri bitirenler kaymakam, vali oluyorlar. Polis akademilerini bitirenler komiser oluyorlar. İktisadı, işletmeyi bitirenler üst düzey yönetici oluyorlar; tapuya, kadastroya giriyorlar. Eğitim fakültelerini bitirenler öğretmen oluyorlar. Dil tarih fakültelerini bitirenler tarihçi oluyorlar. Bunların bir kısmı devlet içerisinde önemli noktalara kadar çıkıyorlar. Tayyip Erdoğan başbakan olmadan önceki Amerika ziyareti sırasında övünerek T.B.M.M.'nin %60'nın kürtlerden oluştuğunu söylemedi mi?

Kilit noktalar kürtlerin ellerine geçmeye başladı. Eskiden de vardı ama azdı. Türklere, Türk düzenine karşı çıkacak güçte değillerdi. Şu anda ise kitlesel olarak artıyorlar. Gayri meşru yollarla mafyacılıktan, genelev patronluğundan, uyuşturucu ve kadın ticaretinden, pavyon ve kumarhane işletmeciğinden, silah kaçakçılığından elde ettikleri paralarla sermeye sahibi de olmaya başladılar. Avrupalı ve Amerikalı patronlarının katkılarını da unutmamak gerekir.

Maddi gücü eline geçiren kürtler tarafından Türklere uygulanan "milliyetçilikten soğutma" politikaları sayesinde Türkler özlerinden uzaklaştırılırken, kürt ırkçılığı temelinde yetiştirilen kürtler ise büyük bir kin ve nefretle kendi yollarında ilerlemeye çalışıyorlar. Terörizmi kürtlerin sözde yoksulluğuna ve ezilmişliğine bağlayan zihniyetlere göre paraya kavuşan, rahata ulaşan kürtlerin terörizmden uzak durması gerekir.
Ama bu tez geçerli değil. Çünkü çok lüks semtlerde yaşayan, büyük şirket sahibi, lüks araç sahibi olan kürtler terörden uzaklaşmıyorlar. Tam tersine teröristleri besliyorlar. Onlara maddi kaynak sağlıyorlar, geceler düzenliyorlar. Filmler çekerek kürt kültürünü yaymaya çalışıyorlar. Onlar büyük kürdistan hayaliyle hızla ilerlerken bizlerin önüne dikilip "Milliyetçilik ayıptır, geçmişte kalmıştır, Türküm demekten utanmalısınız, kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, halkların kardeşliği önemlidir" diyorlar.

Madem biz kürtlerle kardeşmişiz, Leyla Zana neden Talabani ve Barzani'ye gönderdiği mektupta "Halkımızın acısını paylaşıyoruz, ilerleyişimizi kimse engelleyemez" türünden ifadeler kullanıyor? Demek ki Leyla Zanalar, vs. bilinçsiz Türklere aşılanmaya çalışıldığı gibi bizim halkımız, kardeşimiz değil, Barzanilerin, Talabanilerin kardeşi, halkı.

Gerçekten bir çok Türk bu durumun farkında değil. AB pasaportlarıyla, malla mülkle, parayla satın alınan sözde aydınlarımız (!) Türk toplumunu milliyetçilikten soğutmaya çalışırken, kürtler büyük kürdistan hayaliyle, bilinciyle yetiştiriliyor. Güç dengeleri Türkler aleyhine hızla bozuluyor. Milli yozlaşmanın had safhasına ulaştığımız günümüzde, bu süreci basın-yayın organları hızlandırıyor. Artık insanlar televizyondaki kürtçe şarkılara, dizilere tepki göstermez oldu. Yılmaz Erdoğan utanmadan T.B.M.M. girişinde kürt şivesiyle konuşuyor, şakalar yapıyor ve "Oh olsun, nasıl da kürtlüğü yüceltiyorum; filmimi Türklere seyrettirip alkışlatıyorum" dercesine atıp tutuyordu. (Gerçek anlamda eleştirmenler ve filmi izleyen kişiler filmin çok basit ve berbat olduğunu söylüyorlar. Hatta bir uzman "film berbat ama Yılmaz Erdoğan kendini iyi pazarlıyor, yoksa film beş para etmez" diye yazmıştı.)

Bir tarafta Türklük bilincinden inanılmaz bir hızla uzaklaşılması nedeniyle her gün daha da yoksullaşan biz Türkler; diğer tarafta ise kürtlük bilinciyle yetişen ve gayri meşru yollardan sermayeyi de ele geçiren kürtler... Hakim, savcı, avukat olan kürtler tabi ki kürt teröristleri koruyacaklar, onların eylemlerine göz yumacaklar. Çalıştıkları bölümlere kendi soydaşlarını dolduracaklar; tapu, kadastro onların eline geçecek.

Öğretmen olan kürtler, gencecik çocuklarımıza Türk kültürü yerine kürt kültürünü aşılıyorlar. Düşünebiliyor musunuz kürt öğretmenin elinde yetişen Türk çocuklarının geleceklerini? Tarihçi olan kürtlerin tarihi kendi lehlerine değiştirme çabaları olmayacak mı? Tarihi kendi kürtlük bilinçlerine göre yazmayacaklar mı dergilerde kitaplarda? Bunlar güvenilir insanlar mı ki her şeyimizi onlara teslim ediyoruz ve milletimizi Türklük bilincinden uzaklaşmalarına göz yumuyoruz?

Zenginliklerine zenginlik katan sözde aydın kesim basın-yayın organları yoluyla büyük bir savaş veriyor. Bu savaş, "hangimiz daha fazla Türk'ü Türklük'ten uzaklaştırabileceğiz, hangimiz kürt kültürünü Türkler arasında daha fazla yayabileceğiz" savaşıdır. Evet sözde aydınlar böyle bir yarış içindeler. Hatta yarışı daha da kızıştırmak için çeşitli ödül törenleri düzenleniyor. Bu sözde aydınlar aptal olsalardı kafaları bu kadar kurmazlığa çalışmazdı. Niyetleri farklıdır ve her zaman ısrarla üzerinde durduğum gibi soylarında gayri Türklük vardır. Bunlar gerçek Türk değillerdir.

Annesi Macar, babası Romanyalı olan bir kişinin, damarlarında azıcık Türk kanı olduğu için gözlerinin parlamasına; Lübnan asıllı bir diğerinin 3-5 kuşak önceki bir atası Türk olduğu için övünmesine şahit oldum. Genetik yapılarında birazcık Türklük bulunan kişiler dahi "Türk" adından etkilenerek gözleri parladığına göre bu sözde aydınların Türk olması imkansız.

Sonuç itibarıyla Türklük bilincine sahip olan Türklere çok büyük bir görev düşüyor. Kürt tehlikesini toplumumuza anlatmak ve bir şekilde anlamalarını sağlamak zorundayız. Beyinleri ümmetçilikle uyuşturulmuş ve yoksulluk çemberine sokularak geçim derdinden başka birşey düşünemez hale getirilmiş soydaşlarımıza "Kilit noktaları kürtler ele geçiriyor, Türklüğün yarınları için tehlike arz ediyorlar." dediğinizde sizi anlamak istemeyecekler; "Biz din kardeşiyiz, müslüman müslümana zarar vermez" diyeceklerdir çünkü Türklerin milli bilinçlerini köreltebilmek amacıyla yegane kardeşlik türü olarak din kardeşliği öğretiliyor. Ama bıkmadan, yılmadan topluma bu tehlikeyi göstermek zorundayız. Tehlikenin bu yönünü önce biz çok iyi kavramalıyız ve toplumun psikolojik yapısına uygun anlatma şekilleri, yolları bulmalıyız.
Küntike
18 Şubat 2004
----------------------------- -------------------------

2004-02-26