Malper/Site
Rêbaz/Tüzük
Belavok/Bildiri
Program

Dengê Mezlûma

Hejmar - 36 - 30.07.2005
Hejmar - 35 - 30.06.2005
Hejmar - 34 - 30.05.2005
Hejmar - 33 - 30.03.2005
Hejmar - 32 - 28.01.2005
Hejmar - 31 - 31.12.2004
Hejmar - 30 - 30.11.2004
Hejmar - 29 - 30.10.2004
Hejmar - 28 - 30.09.2004
Hejmar - 27 - 30.06.2004
Hejmar - 26 - 30.03.2004
Hejmar - 25 - 30.02.2004
Hejmar - 24 - 30.12.2004
Hejmar - 23 - 30.06.2003
Hejmar - 22 - 30.12.2002
Hejmar - 21 - 30.10.2002
Hejmar - 20 - 30.06.2002
Hejmar - 19 - 30.05.2002
Hejmar - 18 - 30,04.2002
Hejmar - 17 - 30.03.2002
Hejmar - 16 - 28.02.2002
Hejmar - 15 - 30.01.2002
Hejmar - 14 - 30.12.2001
Hejmar - 13 - 30.11.2001
Hejmar - 12 - 30.10.2001
Hejmar - 11 - 30.09.2001
Hejmar - 10 - 30.08.2001
Hejmar - 09 - 30.07.2001
Hejmar - 08 - 30.06.2001
Hejmar - 07 - 30.05.2001
Hejmar - 06 - 30.04.2001
Hejmar - 05 - 30.03.2001
Hejmar - 04 - 28.02.2001
Hejmar - 03 - 30.01.2001
Hejmar   02   30.10.2000
Hejmar   01   30.06.2000
 

Hejmar:24, Sal:2003, Meh:09-12

Eve dönüş yasasının ic yüzü - Zakir
Kıyamet kopmadan neler yapmalıyız? - Kewser
Hz. Şîs (Şîs) (a.s.) - M.Nureddin
Laiklik nedir? - Zakir
Emri Maruf Nehyi Münker - M.Nureddin
Türkiye ve geleneksel kürd düsmanligi - Kawa Bedirxan
T.C.Kuzey Kurdistan'dan çekilebilir mi? - Zakir
Türkmenler vatandaşlarımızdır!..  - M.Nureddin
Zimanê Kurdî biparizin - Cankurd
Kim pişman olmalıdır! - Kawa

Büyük adamın yalanı da büyük olurmuş!  - M.Nureddin
Atatürk hakkında bunları biliyormuydunuz? - Zakir
Kürdler niçin ve neyi bekliyorlar? - M.Nureddin
Donu yok - M. Nureddin

Eve dönüş yasasının ic yüzü

Rahman, Rahim ve Şedid´ul iqab olan Allah (c.c)´ın adıyla:

Koca bir imparatorluğun enkazı üzerine kurulan TC.´nin seksen küsur yıldır nasıl ırkçı ve bağnazca iktidarını devam ettirdiği hepinizin malumudur. Altı ok ilkeleri üzerine kurulan, şoven ve tamamen ırkçı tutumlardan hiç vazgeçmeyen bu kemalist yönetimin ülkeyi kargaşaya boğduğunu söylemek herhalde abartı olmaz.

Dar ağaçları ve idam sehpalarıyla kökleştirilmeye çalışılan bu rejim halklar tarafından kabul görmedi ve görmeyecektir. Kürtlere yapılan zulümleri dost düşman herkes görmüş ve kabul etmiş durumdadır. Kemalist rejim´in savunucuları (Kuzey) Kürdistan´ı yaşayamaz hale getirdiler, Kürt halkına karşı soykırım girişiminde bulundular. 1925 yılından başlayıp halen devam eden pervasızca zulüm nereye kadar devam edcek? Binlerce köyü yıkıp yaktılar. Yüz binlerce insanı yerinden yurdundan ettiler. Yaptıkları zulümler arşı aladan duyulur hale geldi. Yaptıkları zulümlerden vazgeçip özür dilemek yerine hiç bir şey yapmamışlar, hiç bir suçları yokmuş gibi eve dönüş yasası çıkarırlar. Böyle palavralarla yaptıklarının üstünü örtmeye çalışırlar. Yahu ne eve dönüş yasası, zaten ülkelerini terketmek zorunda olan yada sürülmüş binlerce mazlum evlerine yurtlarına ergeç geri döneceklerdir. Birleşik bir Kürdistan kurulacak ve senelerdir zalimlerce ezilen mazlum Kürt halkı bağımsızlığına kavuşacaktır.

Kaldi kı bu yasanın iç yüzünü incelediğinizde zulme karşı mücadele vermiş insanları rencide etmek vardır. Senelerdir, af yasası, itiraf yasası adı altında onlarca böyle palavralar oynadılar, tutmadı. Şimdi kurnazca bir tavır sergileyip yasanın adını değiştirip başka bir bir isimle ve taktikle yapmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca askerlerin sivil yöneticilerden özellikle istedikleri “bilgi vermek kaydıyla” yasadan yararlanma noktası pek manidardır. Hem yasayı keyfi yorumlama imkanı hem de istedikelrine karşı sen yeterince bilgi vermedin deyip yararlandırmama imkanına kavuşacaklardır. Örgütler arasına güvensizlik ve kargaşa çıkarma ayrı bir püf noktası sayılabilir. Itiraf´ın Kürt halkı nezdinde vatana ihanet derecesinde olduğunu bildiklerinden yasaya kurnazca “Eve dönüş” ismini yakıştırmışlar.

Korkuluk demiri gibi olup yerleşmemiş ve yerleşemeyecek olan reimin içişleri bakanı zat; Suçluluk kompleksi içinde yaşamaktansa gelip devlete teslim olsunlar... diyor. Adil olması gereken bir devletin zulmettiğinden dolayı zulmüne karşı çıkanlar neden suçluluk duysunlar ki! Onlar suçlukuk duyacağına; Bütün bunları yapmaya sevkeden, zalim olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin asker ve sivil yöneticileri suçluluk duymamlılar! Asıl onlar bu suçluluk kompleksiyle yatıp kalkacaklarına pişman olup mazlum Kürt halkından özür dilesinler. Yaşayamaz hale getirdikleri Kürdistan´ın onarımı için BM.´nin nezdinde tazminat ödesinler. Mayın tarlasına dönüştürdükleri ve hergün onlarca cocuğun ölümüne sebep olan mayınları temizlesinler. Devletin gizli servisleri vasıtasıyla katlettikleri mazlum Kürtlerin (Faili meçhul diyorlar) ailerine kan bedeli ödesinler. Bu katliamlara imza atan general ve sorumluların cezalandırılmaları gerekirken, en lüks saraylarda yaşamıyorlar mı? Doğudan alıp batıya yatırım yaptıkları milyarlarca dolarları geri yatırım yapsınlar. Herşeyden öte de işgal ettikleri Kürdistan toprağından defolup gitsinler.

Mazlum Kürt halkının kaderiyle seksen yıldır oynadıkları yetmez mi? Yaptıkları zulümler işin cabası. Sivil ve asker yöneticileri, insan hakları savunucuları bırakın böyle yapay yasalar ve aldatmacaları. Insanlıktan dem vuruyorsunuz. Bir başka ülkeye askerini sokmuş bir devlete işgalci diyorsunuz? (gerçekten işgalciler ya!) Biz de askerimizi gönderip işgalci konumuna düşmek istemiyoruz diyorsunuz!. Sizde Kuzey Kürdistan´( Doğu ve G. Doğu Anadolu diyorsunuz) da işgalcisiniz. Îşgal ettiğiniz topraklardan çekileceğinize böyle düzmece yasalarla kendinizi kandırıyorsunuz. Kürt halkı er geç gaspedilmiş haklarını ve topraklarını bağımsızlığa kavuşturucaktır.

Zakir
Kıyamet kopmadan neler yapmalıyız?

Hamd bizleri yoktan varedip rızıklandıran Allah (cc)´a, Peygamberimiz (sav)´e selat,ehli beytine, sahabelerine, Peygember takipçileri, hak sevdalısı kadın ve erkeklere selam olsun.

Ebu Hureyre (r.a.) bir hadisinde şöyle anlattı: Hz. Peygamber (a.s.) bir gün insanların arasında oturuyordu. O sırada ona bir zat geldi ve: ''Ey Allah'ın Resulü! İman nedir?'' dedi. ''Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Allah'a kavuşmaya, peygamberlerine inanman ve keza son dirilmeye iman etmendir'' buyurdu. İslâm nedir? dedi. ''İslâm, Allah'a kulluk etmen ve ona hiç bir şeyi ortak yapmaman, Farz namazı dosdoğru kılman, farz kılınmış olan zekâtı vermen ve Ramazanda oruç tutmandır'' buyurdu. Ey Allah'ın Resulü!
İhsan nedir? dedi. ''Allah'a onu görürcesine ibadet etmendir. Her ne kadar onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür'' buyurdu. Ey Allah'ın Resulü, Kıyamet ne zamandır? dedi. (Cevaben Efendimiz) Buyurdu ki: ''Bu konuda sorulan sorandan daha çok bilgiye sahip değildir. Fakat onun alâmetlerini sana haber vereceğim: Cariyenin efendisini doğurması, onun alâmetlerindendir. Yalınayak ve çıplak kimseler, insanların idarecileri oldukları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. Koyun çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa başladıkları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. (Kıyametin vakti) Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği beş şeye dahildir.'' Bundan sonra Peygamber: Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez, yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez, şüphesiz Allah her şeyi bilendir, herşeyden haberdardır ayetlerini okudu. Ebu Hureyre der ki: Sonra o şahıs dönüp gitti. Arkasından Allah Resulü (a.s.): ''O adamı bana geri getiriniz'' diye emretti. Bunun üzerine sahabeler onu geri getirmek için aramaya başladılar, fakat birşey göremediler. Bunun üzerine Allah Resulü (a.s.): ''İşte o, Cebrail'dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir'' buyurdu. (Buhari ve Muslim).

Allah resulüne soru sormak şekliyle insanların dinini öğrenmelerini sağlayan bu Cibril (as) hadisi İslam´ın anahatlarını ortaya koymaktadır. İman ve İslam´ın ne olduğunu sorduğunda Allah Resulü (as)´ın İman ve İslam´ın şartlarını kısa ve net cevaplandırması pek manidar değilmidir? Fıkhi açıklamar girdabına çakılan günümüz müslümanlarının bu net ve kısa tariflerden dersler çıkarmaları gereklidir. Allah Resulü gayet açık, kısa ve anlaşılır bir açıklama üslubu seçtiğini görmekteyiz. Günümüz sözde İslam savunucusu müslümanlara bir soru sorduğunuzda binbir çeşit imamların sözleriyle süslenmiş açıklamalarla karşılaşırsınız. Halbuki Kur´an ve sünnet´ten sahih delillerle açılanmalı ki insanlar mutmain olabilsinler. Fıkhi açıklamaların girdabından da kurtulabilsinler. İmamlarının görüşlerini dinleştiren ve adeta bu uğurda yarışan müslümanlar ne derece cihanşümul olabilirler? İslamın güzelim davetini insanlara sunabilirler. Sözüm onlara bu girdaba yakalananlar, ancak meşreb ve mezheplerine davet edebilirler. İnsanlara yeteri doyum vermeyen bu kısır döngü davranışlar maalesef inananların evrensel olmasını engellemektedir. İmamlara başvurulmasın, mezhep ve meşrebler atılsın demiyorum. Kişiler özgür iradeleriyle istediği meşreb ve mezhehi seçebilirler. İmaların görüşlerine de gayet tabii başvurabilirler. Ancak başvurdukları kaynakları ve içinde bulundukları mezhep, meşreblerini İslam´ın üzerinde görmemelidirler. Bunlar İslam´ın anlaşılmasına engel olmamalıdır. İslam´ı ana kaynaklarından beslenerek öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Bu vesileyle ancak fikhi açiklama (mezheb, meşreb, görüş...) girdabından kurtulabilinir.

Hadiste geçen İhsan terimine iyi dikkat etmek gerekir. Allah (cc)´ı görüyormuşcasına ibadet etmek.Çünkü biz O´nû görmesekte O´nun bizi gördüğünü unutmamalıyız. Akabinde Cebrail(as)´ın Kıyameti sorması bizi hiç düşündürmüyor mu? Yani iman hayat ve imtihandan sonra hemen kıyameti sorması meselenin bilincinde olduğunu bize göstermektedir. Öyle ya soran Allah(cc)´ın aziz meleği Cebrail(as) cevap veren ise Allah (cc)´ın uyarıcı olarak görevlendirdiği dünyanın mübarek insanı Muhammed (ass)´dır. İkiside bilincinde olayların! Biri muallim gibi biri soruyor, diğeride cevaplandırmak şartıyla sahabeyi bilgilendiriyor ve dinlerini öğretiyorlar. Peygamber kıyametin ne zaman kopacağı sorusuna sorulanın sorandan daha bilgili olmadığını söylemesi ne kadar da manidar? Yani Allah bildirmedikçe biz bilemeyiz diyor adeta. Gevelemiyor, izaha çalışmıyor, acizliğini belirtiyor soru karşısında. Allah (cc)´ın yine cebrail vasıtasıyla bildirdiği alametlerinden haber veriyor sadece! Yani aslında kıyametin kesin zamanını Allah (cc) bilir. Siz siz olun her an hazır olun demek istiyor.(Allah en doğrusunu bilir) Ayrıca Peygamber efendimiz başka bir hadisi şeriflerinde “Ölümüm insanların kıyameti” olduğunu bildirmektedir. Öyle ya insan ölmekle kıyameti yaşamış olmaktadır. Bir daha dönülmesi mümkün olmayan kıyamet. Ancak kainatın hercü- merc edilmek süretiyle büyük kıyametin kopma zamanı ise ancak Allah (cc) bilir. Allah resülunun bahsettiği alametlere dikkat ederseniz Büyük Kıyamet´in de pek uzak olmadığını pek rahat anlıyabiliriz. Weledi zina olanların devlet başları olduğu ve en adilerin şerefli telakki edilip yüceltildikleri zamanı yaşamıyor muyuz? Hazineler hırsızların,bankalar hortumcuların eline terkedildiği bir zamanı siz ne olarak değerlendirirsiniz. Çıplak davar çobanlarını bina yarışına girdiklerine hergün şahit olmaktayız. Büyük şehirlerde bina yapma yarışında olanların şecelerini araştırırsanız gerçeğe görebilirsiniz. Wallahi Allah Resülü doğru söylemiştir. O kendinden bir şey söyleyemez ve söylememiştir. Söyledikleri ise birbir ortaya çıkmaktadır. Kıyametin küçük alametleri ortaya çıkmışlardır.

Biz müslümanlara düşen gerek büyük kıyamet gereksede küçük kıyamet (ölüm) bize çatmadan hazırlığımızı yapmamızdır. Kimsenin kimseye faydası olmadığı mahşer günü kurtulmak istiyorsak inancımızı şirkle bulaştırmamalıyız. İslam temel gayesini hedef seçmeli, İslam´ın şartlarını hakkıyla yerine getirmeliyiz ki kurtulabilelim. İş işten geçmeden kadın erkek bütün müslümanlar hayatımıza çeki düzen verip ihsan makamına ulaşabiliriz.

Ne mutlu o kadın ve erkeklere ki dinlerini sırf Allah (cc)´a ait kılıp, ölüme hazırlanırlar!
Kevser
2003.07.10
Hz. Şîs (Şîs) (a.s.)

Wîladeta Sit aleyhisselam:

Bavê Wî Adem (a.s.), dayîka Wî jî Hz. Hewwa ye. (1) Dema kurrê Adem Qabîl birayê xwe yê Habîl kuşt, penc sal (2) an jî sî sal şûnve Şit aleyhisselam (Hibetullah) hatiye dunyayê. Cibraîl (a.s.) ji Hewwayê re wiha got:

“Xwedê di şûna Habîl de evî (Şît) da te.“ (3)
Hibetullah; di zimanê erebî de Şes, bi Suryanî Şas, bi Îbrani jî Şis tê xwendin. (4)
Dema Şît hat dunyayê, Adem got; „evê han Hibetullah e, Xwedê di şûna Habîl de daye me.“ (5)

Dema Hz. Hewwa bi hemle Nûra Şît di eniya wê de ronahî dida, di pey welidandinê de ew Nur’a wenda bû. Adem ji vî zanîbû ku wê Şîs şûna wî bigire, yanî li pey wî bibe pêxember. (6) Şis Pexember bi tenê hatiye dunyayê ne wek yên din bi cêwîtî. (7)

Wek tê zanîn ku Nur’a Pêxemberiyê ji bavê bi bal kurrê ve hatiye, ta ku ew Nur’a gihîştiye Hz. Muhammed. (8)


Pêxemberiya Şît (a.s.):

Ji hemî zarokên Adem yê ku pirr qenc, yê ku Adem pirr jê hezdikir û yê pirr li bavê xwe çûbû Şît bû. (9)
Adem (a.s.) yanzde roj beriya wefata xwe ji Şît re wiha got:
“Kurrê min di pey min re tu xelîfê min î, wezîfa xwe li ser teqwatiyê pêkbîne.“ (10)

Adem wesîyeketî nivîsand û Şit ji xwe re kir wekil. (11) Û xwest ku Şît evê wesiyetê ji Qabîl û zurriyeta Qabîl veşêre. (12) Ji Şît re behsa seetên roj û şevê û îbadeta di wan de îzahkir, heta behsa tofana Nûh pêxember jî jê re got. (13)

Adem xwest ku Şît zarokên xwe bi yên Qabîl re nede zewicandin, lewra zarokên Qabîl jî wek wî ketibûn rêya nebaş, eraq dixwarin û zina dikirin. (14)

Xwedayê Teala ji Adem re bîstyek, (15) ji Şîs re jî bîstneh (16) sehîfe şandiye û xwestiye ku Şîs bi van pencî (17) sehîfa hukum bike û jiyana xwe bi angorî hukmê van sehîfa rewş bidê. (18)
Hinek dibêjin ku ji Adem re deh, ji Şîs re jî sî sehîfe nazil bûye. (19)
Xwedê Teala di Qur’an’a Pîroz de behsa suhûfê Şîs (a.s.) dike. Sûreyê A’la/18
Dibêjin ku welatê Şîs li serê çiya bû, lê yê qabîl jî deşt û newal bû. (20)
Hinek jî dibêjin dema Qabîl, Habîl kuşt, terka bavê xwe kir çû di Yemenê de xwedîcîh bû.
Şîs (a.s) di saxiya xwe de emrê Xwedê pêkanî û ji malbata xwe re bû mînak, hemî malbata wî jî ji emrê Xwedê derneketin. Ji vî ye jî ku dibêjin di di malbata Şîs (a.s) da tu bêhizûrê çênebûye. Ji hev kumreşî nedikirin, pevçûn çênedibî, bi derewa sondê nedixwarin. Dema yekî sondbixwara digot: „Ez li ser xwîna Habîl sondixwum.“ (21)

Wek tê zanîn yê ku cara yekem Ka’ba Şerîf te’mîr kiriye ew jî Şîs (a.s) e, ewî bi kevir û bi çamûrê Ka’be te’mir kir. (22)
Wefata Şîs (a.s) :
Heta roja wefat kir li Mekkê ma û her sal Hecc û umra xwe dikir. (23)
Dema mirina wî nêzîk bûbû, kurrê xwe yê Enôş (Enûş) di şûne xwe de wekîl te’yîn kir. Jê re got:

“Emrê Xwedê mutleqa pêkbînin, bila qewmê tejî ji emrê Xwedê dûrnekeve.“

“cesedê kalikê xwe (Adem) ku di tabûtê da ye mihafeze bikin.“

“Ji wan re duayê bereketê xwend.“

“Ji welatê xwe dernekevin û bila zurriyeta we jî dernekeve.“

“Bi zarokên Qabîl re nekevin têkilayê, lewra le’net li wan bûye.“

Bi Enuş (a.s) sond daxwarin û wefat kir.(24) Dema wefat kir umrê wî 912 salî bû. (25) Kurê wî yê Îdrîs jî 20 (bîst) salî bû. (26)
Cenazê Şîs (a.s) bi zemqa dara û bi darçinê bibîhn kirin (27) û nimêja wî zarokên wî bi tevî nevîyan ve kirin. (28).
Bi angorî rîwayeta cenazê Şîs (a.s) jî wek yê dê û bavê wî li Li Mekkê li çiyayê Ebû Qubeys hatiye veşartin. (29)


M.Nûreddîn
--------------------------------------------------------------------------------

(1) Îbnî Îshaq, Îbnî Hîşam-Sîre c.1, rupel 3, Îbnî Sa’d Tebeqat c.1, r.39, Belazûrî-Ensabul-Eşraf c.1 r.3, Îbnî Quteybe-Mearîf r.10, Dînewerî-Kîtabul-exbar r.1, Ye’qûbî-Tarîx c.1, r.8, Teberî-Tarîx c.1, r.76
(2) Teberî-Tarîx c.1, r.76, Se’lebî-Araîs r.47, Îbnî Esîr-Kamîl c.1, r.47
(3) Îbnî Sa’d-Tebeqat c.1, r.37, Teberî-Tarîx c.1, r.76, Se’lebî-Araîs r.47, Îbnî Asakîr-Tarîx c.6, r.354
(4) Îbnî Sa’d-Tebeqat c.1, r.37, Teberî-Tarîx c.1, r.76, Îbnî Asakîr-Tarîx c.6, r.354
(5) Belazûrî-Ensabuleşraf c.1, r.3
(6) Mesûdî-Murûcuzzeheb c.1, r.37
(7) Mir Hawend-Rawzatussafa. Terceme r.115
(8) Mesûdî-Murûcuzzeheb c.1, r.38-39
(9) Îbnî Quteybe-Mearîf r.10, Ye’qûbî-Tarîx c.1, r.7, Mir Hawend-Rawzatussafa. Terceme r.115
(10) Îbnî Asakîr-Tarîx c.6, r.359
(11) Teberî-Tarîx c.1, r.79, Mesûdî-Murûcuzzeheb c.1, r.49
12) Teberî-Tarîx c.1, r.79, Se’lebî-Araîs r.47, Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.49
13) Teberî-Tarîx c.1, r.76, Se’lebî-Araîs r.47, Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.47, Ebu Nueym-Hilyetulewliya c.1, r.167, Mir Hawend-Rawzatussafa. Terceme r.115
14) Îbni Sa’a-Tebaqat c.1, r.39, Teberî-Tarîx c.1, r.84, Îbnunnedûn-Fîhrîst r.39
15 Teberî-Tarîx c.1, r.75, Mesûdî-Murûcuzzeheb c.1, r.40, , Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.47
16) Mesûdî-Murûcuzzeheb c.1, r.40, Exbaruz-zeman r.86, Îbnunnedûn-Fîhrîst r.39
17) Îbnî Quteybe-Mearîf r.10, Teberî-Tarîx c.1, r.76, Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.47, Ebulfîda-Elbidaye wennihaye c.1, r.99
18) Teberî-Tarîx c.1, r.81, Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.54
19) Teberî-Tarîx c.1, r.161, Ebu Nueym-Hilyetulewliya c.1, r.167, Zemexşerî Keşşaf c.4, r.245, Sa’lebî Arasî r.100, Fahrurrazî tefsîr c.31, r.150, Îbnî Asakîr Tarîx c.6, r.357, Ebussûûd-Tefsîr c.9, r.143, Aliyul-Mutteqî-Kenzul Ummal c.16, r.132
20) Mesûdî-Exbaruzzeman r.86
21) Yeqûbî-Tarîx c.1, r.8
22) Îbnî Quteybe-Mearîf r.10, Teberî-Tarîx c.1, r.81, Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.54, Mir Hawend-Rawzatussafa. Terceme r.115
23) Teberî-Tarîx c.1, r.81, Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.54,
24) Yeqûbî-Tarîx c.1, r.8
25) Îbnî Quteybe-Mearîf r.10, Yeqûbî-Tarîx c.1, r.8, Mesûdî-Murûcuzzeheb c.1, r.39, Îbni Esîr-Kamîl c.6, r.360, Îbni Esîr-Kamîl c.1, r.54
26) Yeqûbî-Tarîx c.1, r.8, Mesûdî-Exbaruzzeman r.86
27) Îbnî Asakîr-Tarîx c.6, r.359-360
28) Yeqûbî-Tarîx c.1, r.8, Mesûdî-Exbaruzzeman r.86
29) Neqla ji Zehebî Ebut-Teyyîb-Şifaulxiram c.1, r.442
Laiklik nedir?

Rahman, rahim ve Şedidul İqab olan Allah (cc)´a hamdu sena, selat Peygamberlere ve Hatemül Enbiya Muhammed (Allh´ın selamı hepsinin üzerine olsun)´e, Muhammed(as)´in ehli beytine, sahabelerine ve mustad´aflara selam olsun.

Laiklik nedir? Sorusuna net bir tarif koymak mümkün görünmemektedir. Çünkü laikliğe laikler bile maalesef seksen yıldır bir tarif getirebilmiş değiller!. Laikliğin geldiği anavatanında bir tarifi varmıdır? doğrusu bilmiyorum! Bizdekiler belki de tarif getirmeyip istedikleri gibi kullanmak hesaplarına geldiğinden bir tarif koymamaktadırlar. Sorun? Türkiye kemalistlerine, laikliğin doğru dürüst bir tarifini yapabilecekler midir? Yapamazlar, laikliğin dinsizlik olduğunu söyleseler, halk kitlelerinden gerekli dersi alacaklardır. Bundan korktukları için bunu söyleyemezler. Herkes farklı yorumlayıp idare etmeye çalışmaktadırlar. Durum bu olunca binbir türlü laiklik yorumu ortaya çıkmaktadır. Bizce laiklik; Türkiye de yaygın tarifi „din düşmanlığı“ (İstisnasız tüm dinlere) olarak alınabilir. Yani laikliğe „laisizm“ demek daha doğru olsagerektir. Laiklik Türkiye´de eşittir dinsizlik kısacası! Türkiye´deki müslüman halk laikliğin ne olduğunu bilmediği gibi laikliğin savunucaları olduğunu iddia edenler (Atatürkçüler) dahi, bunu bilmemektedirler. Belki bazıları bunu bilseler dahi genelinin bilmemekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Laiklik savunucuları; kemalizm ve Atatürkçülüğe köle olarak kullanırlar bu kavramı! Değişmez normları hep budur. Atürkçülüğe karşı olan bir görüşü yada kimseleri hapsetmek istediklerinde bu yaygaraları koparırlar. Laiklik elden gidiyor?.. Hatırlarsınız belki dönemin başbakanlarından Çiller hanımefendisinin Amerika´da laikliğin tehlikede olduğunu şikayet etmesini!

Laiklik (Laisizm) Türkiye´ye halkın isteğiyle asla gelmemiştir. Aksine müslüman halk bu ithal ve dinsizlik dini olan laisizme karşı çıkmıştır. Karşı çıkan yüzbinlerce vatan evladı katledilmiştir bu uğurda!. Şu an dahi bir avuç kemalist ve menfaat perestlerden başka laisizm destekleyicileri yoktur. Halk kesimi ise laikliği bilmiyor ki desteklesin? Bilmediği bir şeyi nasıl desteklesin gariban halk? Laikliği bilip tanıyanlar dün olduğu gibi bu gün yine ya ortadan kaldırılır yada hapsedilirler! Türkiye hapishanaleri laiklik karşıtı gençlerle dolu değil midir? Müslüman olan Türkiye halkı bu laisizm ( Ki Türkiyede idare şekli ve iktidardır) sayesinde dinsizleştirilmeye çalışılmıştır. Bu dinsizlerin iktidarı devam ettiği müddetçe de bu zulüm devam edcek gibi görünmektedir. İnsanların özgür iradeleri M. Kemal´in söylemlerine ve laisizme icbar edilmektedir. Ortaçağ idare zorlamalarından farklı görmüyoruz yapılanları! İnsan hakları, demokrasi diye söylüyorlar. Nerde? Kemalistlerin iktidarda olduğu Türkiye´de insan hakları ya da demokrasi´den bahsetmek! Kemalistlerin insan hakları adına yaptıkları cürümlerinden ancak bahsetmek mümkündür. Demokrasi ise her on yıl da bir rafa kaldırılır Türkiye de bildiğiniz üzere!

İslam düşmanlarını en çok üzerinde durduğu ülkelerin başında kanaatimce Türkiye gelir. Uzun yıllar hilafet merkezliği yapması ( Osmanlı döneminde) ayrı bir önem verdiği söylenebilir. Laikliği diğer İslam ülkelerine taşımak için bir üs seçildiğini söyleyebiliriz. Yani Türkiye bir köprü olarak kullanılacak. Türkiye küfür alemi için bu gün dahi çok önemlidir. Son günlerde dediklerimizi doğrular bir çok resmi ve gayri resmi açıklamalar bulabilirsiniz. Irak savaşından bu yana bu söylemler daha sık gündeme gelmeye başladı. Laikliği Türkiye´ye yerleştirmek için çok iyi eğitilmiş bir ekip görevlendirmiş ve bu ekibin başında laik, “dinsiz” M. Kemal bulunmaktaydı. Bu gün aynı planlar devam etmektedir. Hatta dinsiz değil dindarlara bile görev vermekten kaçınmamaktadırlar. Yeterki O´nların istedikleri gibi davransınlar ve görevlerini yerine getirebilisinler!

Türkiye´de laikliğin darbeyle yerleştirilmesi ile, Fransız ihtilalinin gerçekleşmesi öncesi durumu birbirine bir hayli benzemektedir. Zorba rejime karşı halk ayaklanması şeklinde fransız ihtilali olmuştur. Ihtilal öncesi fransız halkı bezdirilmişti. Dini otorite(O günkü şekliyle krala karşı) karşı bu ayaklanma yapıldı. Türkiye´de ise laiklik rejimin yerleştirilmesi için darbeyle laikler Halklar susturularak getirilmişlerdir. Yani türkiye´de darbe halka karşı yapılmıştır. Bilindiği gibi Laikliğin anavatanı Fransa´dır. Ama bizdeki laiklik bambaşkadır. İslama karşı yapılmıştır. Ancak Türkiye´deki laikler hiç bir dine tahamül edemezler. Ana hatları fransa´dan, geriye kalanlar italya, isviçre.. v.s ülkelerden alınmıştır. Türkiye ( Osmanlı) uzun süren savaşlar yaşamış ve yüzbinlerce gençlerini kaybetmiş harabe bir ülke durumundaydı. On iki milyonluk nüfusun çoğu yorgun, bitkin ve yaşlılardan oluşuyordu. Halk çok büyük sıkıntılar içinde ve birşey düşünecek durumda değillerdi. Bu durumu fırsat bilen laik ekip, çok önceleri planladıkları darbelerini gerçekleştirmek için fırsat kolluyorlardı. Daha önceki bir kaç makalelerimizde kısmen bunlardan bahsetmıştik. M. Kemal ve ekibi dini istirmar etmekten tutun her yola başvurmaktan geri kalmamışlardı. Uygun zamanı yakaladıklarında ise (Ki bu Birinci millet meclisinin kapatılmasına denk gelmektedir) darbelerini gerçekleştirdiler. İşte hilafet bu ekibin eliyle ilga ettirildi. Laisizm bu soysuzlar ekibi tarafından yaygınlaştırıldı. Bu satılmaşların hilelerinin farkına varıp başkaldıran kahramanlar (Binlerce Alim ve mücahid) pervasızca ortadan kaldırılmışlardır. Şeyh Said efendinin kıyamının bastırılmasından sonra, M.Kemal ve ekibinin önünde ciddi bir engel kalmamıştı. O şerefli kıyamı hazırlayan binlerce cengaver alim ve genç acımasızca darağaçlarında idam edildiler. İstiklal mahkemelerinin bu kahramanlara karşı kurulduğunu biliyorsunuzdur. Günümüzde bu firavuni kurum DGM. Olarak işlevini devam ettirmektedir. Laik darbeyi gerçekleştiren laikler raydan çıktığına inandıkları laikliği her on yılda bir darbeyle rayına oturtmaya çalışırlar. Yani anlayacağınız Türkiye´ye laisizm darbeyle geldi darbeyle devam ediyor. Kimbilir ölüm sancıları çeken laisizm diğer İslam ülkelerine ithal edilemeden yine (İnananlar tarafından olacak inş. ) bir darbeyle ortadan kaldırılır. Zulüm ve hile üzerine kurulan düzenlerin fazla ömürlü olması beklenemez. Krallık ve monarşilerin yaptıklarını boy boy reklamlayan laiklerin yaptıkları ile kralların yaptıkları arasında ne fark vardır? Türkiye´de halk yoksullukla pençeleşirken trilyonları çalan bu kravatlı haramilerden kim hesap soruyor yada sorabiliyor?

Galiba eksiklik onlara destek veren halk kitlelerinde! Halbuki Türkiyedeki halk kitlelerinin laisizm (kemalizm)´den memnun olduğunu söylemek çok güçtür. O halde halkların kendilerini silkeleyip benliklerine dönmeleri ve bizden görünüp bize bunca zulümleri reva gören zalim Atatürkçüleri geldikleri yerlerlere göndermek boynumuzun borcu olmalıdır.

Zakir
Emri Maruf Nehyi Münker
 
Maruf: aklı selimin ve dinin iyi, güzel olduĝuna hükmettiĝi, Kitap ve Sünnet’e uygun olan hayır, fazilet, hak ve adalet gibi şeylerdir.
Münker ise; aklı selimin ve dinin çirkin ve kötü gördüĝü, saydıĝı, Kitap ve Sünnet’e aykırı olan şeylerdir. Bir başka tabirle münker; her çeşit şerr, rezalet, batıl ve zülümdür.
 
Bunu misallerle açıklamak istersek diyebilirzki bir kimseye namaz kılmayı, oruç tutmayı, doĝru olmayı, herkese iyilik etmeyi, kimseye zarar vermemeyi telkin etmek, yüce dinimizin yapılmasını emir ve tavsiye ettiĝi hareketleri öĝretmek „emri bilmaruf“, zülmetmekten, zülme boyun eĝmekten kan dökmek, tefrika çıkarmak, taĝuti sisteme boyun eĝmek, zalim idarecilere itaat etmek, hırsızlık yapmak, yalan yere şehadet etmek, zina yapmak, içki içmek v.s. gibi Cenab-i Allah’ın yasakladıĝı, haram kıldıĝı ve kötü gördüĝü Allah’a isyana götüren hareketlerden vazgeçirmek te „Nehyi anilmunker“dir.

Eĝer çok kısa bir şekilde tarif edecek olursak; Emri bilmaruf iyiliĝi emretmek ilka etmek tavsiye etme, Nehyi anilmunker ise insanlıĝı kötülükten alıkoymak, vazgeçirmektir.

Bilindiĝi gibi yeryüzüne gönderilen insanoĝlunun bir yaratılış sebebi vardır, o da „Biz cinleri ve insanları ancak bize kulluk etsiner diye yarattık“ diyen ayette açıkça belirtilmiştir. O zaman insanın yaratılış gayesi belli ve kendisine verilen bunca nimetin karşılıĝında da istenen şeyler bellidir. Bir bakımdan insan oĝlunun yeryüzüne imtihan için geldiĝini de diyebiliriz. Yani dünya bir imtihan salonudur bir başka tabirle. O zaman yaptıklarına göre de ceza veya mükafat görmesi de kaçınılmazdır. Bunun içindirki Yüce Allah insana; aklı selim, vicdan ve insaf gibi, onu daima iyiye, güzele, hayra, adalete ve doĝruluĝa sevkeden duygular vermiştir. Bununla beraber insanda, kötüye, çirkine, zülme ve batıla sevkeden duygular da vardır. Bu zıt duygulara sahip olan insan daima eĝitilmeye muhtaçtır. İnsan bu ihtiyacı sebebiyledir ki; Cenab-i Allah ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Adem’den (a.s), son Peygamber Hz. Muhammed’e (a.s.) gelinceye kadar insanları irşad etmek üzere kitaplar ve Peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin ümmetlerini ve hatta insanlıĝı uyarmaları, onları doĝru yola çaĝırmaları, bu yolda akıllara durgunluk verecek kadar eza ve cefalara katlanmalarının tek sebebi, onlara Hakk yolunu göstermek ve onları eĝitmekti, layık oldukları dereceye getirmekti!...

Bütün bunlar insanoĝlunun aklı ile doĝruyu bulabilecek, doĝruyu düşünebilecek fıtratta yaratılmış olması ile birlikte, telkinden etkilenmeye de daima müsait olduĝunu gösterir. Zira Cenab-i Allah Yüce Kitabında: „Habibim, vaazu nasihat et, hatırlat, şüphesizki öĝüt, müminlere fayda verir“ buyurmuş, Resuli Zişan (a.s.) da „Din nasihattır“ buyurmakla bu hakikate işaret etmişlerdir.

Deĝerli okuyucularım!
Emri bilmaruf ve Nehyi anilmunker, İslam Dininin genel esaslarından biri olup, cihad gibi, cenaze namazı gibi farzı kiyafedir. Bu konuda Kur’an’dan şu ayeti kerimeyi örnek gösterebiliriz. „İçinizde insanları hayra çaĝıracak, iyiliĝi emredecek, kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar felaha (kurtuluşa) erenlerin ta kendileridir“
Ayeti Kerime’de „bir topluluk bulunsun“ ibaresinden anlıyoruzki bir bölgede bu vazifeyi yapanlar felah bulmakla beraber, diĝerlerini de mesuliyetten kurtarırlar, aksine bu vazifeyi kimse yapmadıĝı takdirde, o bölgedeki bütün müslümanlar günahkar olurlar, zira farzı kifaye derecesinde olan bu mübarek görev bütün müslümanlara farzı ayn derecesine inmektdir.

Bu husuta her müslüman işe evvela kendi nefsinden başlamalı, önce kendisi farzlara devam etmeli ve haramdan kaçınmalı, nefsini terbiye etmelidir. Her insanın yapabileceĝi bu görevin, hayrın, iyiliĝin devamına ve yayılmasına sebep olacaktır. Bu husuta Peygamber efendimiz (a.s.) „Ademoĝlunun konuştuĝu her söz lehine deĝil belki aleyhinedir. Ancak emri bilmaruf ve nehyi anilmunker yaparken konuştuĝu sözler ile Allah’ı zikrettiĝi için lehinedir“, buyurmaktadır.

Yukarda da bahsettiĝimiz gibi insanları doĝru yola davet etmek, onları her türlü cismi ve manevi munkerden korumak farzdır, bir toplulukta yapanlar varsa görev yerine gelmiştir yapanlar yoksa bu görevden dolayı tüm müslümanlar sorumludur. Derecesi, durumu ne olursa olsun bütün müslümanların mükellef olduĝu bu görevi mutlaka yapmalıyız. Bugün bu görevi sözde yapan kuruluşlar olabilir, ancak bu kurumların Nassa göre görevi yapıp yapmadıklarına bakmalıyz. Mevcut sözde islam ülkelerini idare eden taĝuti sistemlerin güdümünde olan dini kurumlar bu görevlerini yerine getirmiyorlar, zaten onlardan bu görevi hakkıyla beklemek te saflıktır. Hakeza taĝuti sistemleri tasvip eden bazı kurumların da yönettiĝi islami cemaat, hizip ve örgütlerin de bu görevi tamamen yerine getirmeleri düşünülemez, çünkü bu tür kurumlar İslami deĝil küfrü ayakta tutan güçlerin birer uzantısıdırlar, o yüzden bu görev salih, muhlis müminlere düşmektedir.

Peygamberler insanlıĝa sadece getirdikleri mesajlarıyla algılanmamalı, onların bu meajı yayarken çektikleri eza ve cefaları gözönünde bulundurarak, bu yüce görevde aynen onları örnek alarak yürümeliyiz. Bilirsinizki Tevhidi yayma uĝrunda birçok peygamber sürülmüs, kimi şehid edilmis kimisine olmadık iftiralarla eziyet edilmiştir. Günümüzün müslümanı hiç rahatsız olmadan bu görevin ifa edileceĝini mi sanıyor!.. Allah’ın düşmanlarının hileleriyle parça parça olmuş bu ümmetin biran önce uyanması gerek, kendine gelmesi gerek!... Yüce Allah’tan gelen mesajı bir daha okuması ve hangi görevlerle görevlendirildiĝini bilmesi gerek! Unutmayalımki bu mesajla bir yaşam, (islami hayat) bütün insanlıĝa hizmettir, aksi takdirde toplum hiçbir zaman bunalımdan kurtulamıyacak, zülüm munker alabildiĝine devam edecektir, sonuçta tüm müslümanlar bundan sorumludur!..

Irki ve fikri ayrılıkları bir tarafa bırakarak Yüce Allah’tan gelen bu mesaja kulak verelim, emri bilmarufu yaşayıp yaşatalım ve insanlıĝı içine düşmüş olduĝu bu munker hayattan kurtarmaya çalışalım, görev çok büyüktür biliyorum ancak yapılan amel ve ibadet ne kadar büyükse karşılıĝında mükafat ta o kadar büyüktür, o zaman haydin hep birlikte görev başına!...
Saygılarımla

2003.09.06
M.Nureddin Yekta
Türkiye ve geleneksel kürd düsmanligi

Kücüklügüm ve ilk gencligim uzun yillar oldugu gibi tabi Türk kardeslerimizin basinda, sokakta ve heryerde o muhtesem „Kürt kardesliklerini“ duymakla gecti. Insan arada bir bu Türk kardeslerimizin bize olan asklari ve sevgileri karsisinda hayrete düsüyor.

MHP bile tüm gösterilerinde „Türk, Kürt kardestir, ayirim yapan kallestir “ diyordu. Tabi yillar sonra Türkiye nufusunun cogunun bu slogana göre kalles oldugunu daha iyi anlamamizi saglayan bir sürece girmis bulunuyoruz.

Resmi ideolojinin yada Türkiye´nin cogu´nun tarihten bugüne kadar Kürtlere iki yaklasimi oldu. Kürtlüklerini dile getirmeyen, bunu iddia etmeyen, kendi dilini bir dini inanc gibi evinin duvarlarina hapseden Kürtler digerlerine nazaran daha az baski gördü. Ancak genel olarak Kürtler kimliklerinen dolayi dislandilar, iskenceye, sürgüne ve ölüme maruz kaldilar. O sözde kalan kardeslik ise Türkler acisindan hicbir zaman olmadi. Onlar hicbir zaman Kürtleri kardesleri olarak görmüyorlar. Tarihten günümüze Kürt düsmanligi önemli bir arastirma konusudur. Muhakkak bunu birkac satirda anlatmam mümkün degil ama kisaca deginmek istiyorum.

Yavuz Sultan Selim´i bir Pinar tasina yazdirdigi siir sanirim daha Osmanlilar döneminde Kürtlere olan Kardeslik duygularinin bir örnegi:

‘Kürde fırsat verme ya Rabb, dehre sultan olmasın.
Ayağını çarık sıksın, asla islah olmasın
Vur sopayı al ekmeği, karnı bile doymasın
Ol çeşmeden gavur içsin, Kürde nasip olmasın’ diye.

Cumhuriyet daha kurulmadan Abdülhamid´de basit Kültürel talepleri ileten büyük Kürt ilim adami Saidi Nursi´nin bu taleplerden dolayi deli diye timarhaneye kapatilmasi, Atatürk´ün Cumhuriyet ilanindan önce methiyeler dizdigi, yardim icin yalvardigi Kürt ulusuna devlet kurulunca en büyük baskilari uygulamasi, Ismet Inönü´nün Kürtler üzerinde uyguladigi siddetli baski, sürgün politikalari vs.

Son 15 yil icinde yakilan 4000 köy, göce zorlanan 5 Milyondan fazla insan, tecavüze ugrayan yüzlerce kadin, iskence gören binlerce insan, binlerce tutuklu ve metropollerde kaderlerine terk edilen ve büyük carklarin icinde eriyen milyonlar, iste bunlar Türk kardeslerimizin bize sevgi gösterisi. Bundan bir süre önce hala Kürt ve Türklerin kardesligi konusunda umudum vardi. Belki basarabiliriz diyordum oysa bugün Türk-Kürt kardesliginden bahseden herkes bana aptal görünüyor. Neden diyeceksiniz,

Islamla Kürtleri kandiran Erbakan ile Türkes arasinda Kürtler acisindan bir fark yok. Nede AKP ile CHP arasinda. 94% savasa karsi oldugu iddia edilen bir millet yanibasinda kismi özgürlügü ve esenligi olan bir Kürt federal devletini bogmak, ordaki Kürtlerin canini okumak icin oraya Türk askerlerinin gitmesi icin can atiyor. Hergün yüzlerce defa Kürtler söyle olacak mi, haklarina kavusacak mi, Kerkuk´ü alacak mi diye cirpiniyorlar. Bunu görmedigimizi, anlamadigimizi mi saniyorlar. Kürtler Kerkuk´e girerse, federal Hükümet kurarsa, daha dogrusu ne yaparsa yapsin savas sebebi. Kürtlerin varligi aslinda savas sebebi. Eger dünya suandaki durumda olmasaydi eminim bütün Kürtleri kimyasal bombalarla öldürürlerdi. Eger Kürtler bugün ayda bile devlet kurmaya yada insan olmaktan kaynaklanan haklarini kullanmaya calisirsa eminim Türkiye bütün sorunlarini bir tarafa birakir ve Ay´a JITEM´i yollamaya calisir. Iste Türkiye ordu, siyasal yapisi, medyasi ve halkiyla bir bütün olaran böyle traji-komik bir durumda.

Mehmet Ali Birand CNN-Türk kanalinda savas haberlerini sunarken bir amerikali uzmanla konusuyor. Uzmanin degerlendirmesine göre Kürtler istikrarli bir Irak´ta, yani yeni yönetimde bugünkü kadar özgür olamayacaklar. M Ali Birand´in o anki tutumunu sanirim unutmayacagim. M. Ali Birand „dogru mu anliyorum, yani Kürtler kaybedecek, öylemi, gercekten mi “ vs gibi bir konusmayla sanki kendine milli piyangodan büyük ikramiye cikmis gibi sasirdi. Ayni tutum hemen hemen tüm medya, siyasi arena ve Türk halkinin genelinde var. Simdi kim kalkip bize Kürt- Türk kardesligini yutturabilir. Kim, bizim insan gibi yasamamiza en büyük düsmanligi yaptigini, bizim insan gibi yasamamizi savas nedeni olarak bile saydigini bas bas heryerde bagirirken, kardeslikten sözedebilir. Kim 70 yil Kürtceyi yasakladigi ve gelismesini engelledigi halde Kürtcenin az gelismesini iddia edip dilimizle dalga gecerken bizden sevgi ve saygi bekleyebilir. Kim Karadenize Kürtlerin mevsimlik isci olarak calismamasi icin il sinirini kapatan valiyi, sadece Kürtce konustugu icin ceza yiyen dedelerimizi, Kürtce kaset yapacagini iddia ettigi icin afaroz edilen Ahmet Kaya´yi, gözaltinda tecavüze ugrayan kadinlarimizi hafizamizdan silebilir?

Eger Türk-Kürt kardes olsaydi Saddam 182.000 Kürdü Enfal hareketinde öldürdügünde, yada Halepceye kimyasal atip 5000 savunmasiz insan öldürdügünde Kürtlerin soydaslarini korumak icin Kibris gibi bir cikartma yapip ordaki Kürtler kendi elinizle KKTC gibi bir devlet kurardiniz. Kürtce dil yasagi bile „resmi“ olarak 10 yil önce kalkti. Ve Kürtlere en ufak kültürel haklari bile vermemek icin herkes kirk takla atiyor.

Platonik kardeslik bitti beyler, eskiden hic olmazsa Kürtlerin tek tarafli kardeslik duygulari vardi. Sayenizde o da hizla tükeniyor. Bu makaleyi bana yazdiran, Kürtlerin size nefretle bakmasina neden olan yine sizin fasitliginizdir. Bu saatten sonra ne kardesliginiz, ne dostlugunuz lazim degil.
Gölge etmeyin baska ihsan istemez.

Kawa Bedirxan
2003.07.26
T.C.Kuzey Kurdistan'dan çekilebilir mi?

Rahman, Rahim ve Şedidul iqab olan Allah´ın adıyla:

Peki acaba TC.´nin gerçekten Kürtlerle barışçıl bir çözüme gitmesi ve işgal ettiĝi Kuzey Kurdistan ( Doĝu ve Güneydoĝu deniliyor) topraklarından çekilmesi mümkün deĝilmidir? Kürdlerle sürekli savaşmak yerine, işlediĝi cürüm ve suçlar nedeniyle „özür“ dilemesi, kendini affettirmesi ve „normal“ bir devlet olarak yaşamını devam ettirmesi mümkün olamaz mı?

Böyle bir uzlaşma mümkün olabilir, fakat çok büyük bir "diyet" ve "tazminat"la: TC. Kuzey Kurdistan´ı terk etmeli ve Kürtlerin kendi kaderlerini kendileri belirme hakkı tanımalıdır. „Çünkü her millet gibi Kürdler de kendi kaderlerini belirme hakkına sahiptir.“ Seksen yıldır yok sayıp katlettiĝi Kürd halkından resmen „af „ dilenmelidir. Almanya´nın kuruluş yıllarında Israil´e ödediĝi tazminat gibi; TC:`nin de yakıp yıktıĝı 5000 köy ve yerinden yurdundan ettiĝi Halkı, yaşanmaz hale getirdiĝi yurdun (K.Kurdistan)´un onarılması için tazminat ödemelidir. Tazminat bedeli Birleşmiş Milletlerin öngereceĝi rakamlar baz alınarak yapılmalıdır. Nasıl ödeneceĝi yine BM. Nezdinde olmalıdır. Peki TC. yani Türkiye Cumhuriyeti bunu kabul eder mi? Kabul edip etmeyiceĝi tartışılabilir. Bu teklifi duyan TC. yetkililerinin hop oturup hop kalkacaĝını biliyorum. Mevcut hükümet, derin devlet ve asker kafasıyla böyle bir çözümü kabul etmiyecekleri söylenebilir. Başka çarelerinin birgün kalmayacaĝını hatırlatmakta fayda vardır.

Gaspettikleri ve haritadan silmek istedikleri bir halkın (Kürdlerin) ergeç bunun hesabını soracaklarını elbet kendileri de hesap etmelidirler. Hesap ettiklerinden olsa gerek bir sürü hile hurdayla Kürd meselesinin üstünü betonlamak istemektedirler. Devrik diktatör Saddam´da aynı yolu takip etmişti. Topyekün bir savaş ilan etti mazlum Kürd halkına!.. Kimyasal attı. Bitirmek istedi ama bitiremedi. Bitmeyecek! Neticesinie şahid olduk, mustekbir Saddam devrildi... Güney Kurdistan emin adımlarla özgürlüĝüne kavuşuyor. Kürdler de hemcinsleri halklar gibi korkusuzca hayatlarını devam ettireceklerdir. Diĝer işgalci güçlerin tehditlerini saymazsak!

Mazlum bir halk olan Kürdlerin düşmanı sadece Saddam yada TC. de deĝildir elbet. Talihsizlikleri dünyanın en kıymetli yer altı(Petrol, maden v.s) ve yer üstü (Su, ovalar, tarih v.s) zengiklerini ülkelerinde barındırmalarıdır. Ortadoĝuyu boydan boya sulayan nehirlerin (Fırat-Dicle gibi) Kurdistan topraklarından doĝması bölgeye ayrı önem kazanmaktadır. Çünkü belki de bu yüzyılın en önemli sorunu „Su“ olacaktır. Özzelikle Araplar ve Israil açısından? Petrol´un en önemli rezervlerinin bu topraklarda olması hakeza, Kurdistan´ın parçalanıp ülkelere bölüştürülmesinin sebepleri olarak bunlar sayılabilir. Dindarlıkları (Apo sayesinde bu olgu epey zayıflatıldı) ve emperyalistlerin planlarını devirme korkusu ayrı bir sebep teşkil ediyordu. Çünkü Haçlıları 1187 yılında Filistin´de denize döken Selahaddin´i Eyyubi bu „Halkın Dedesi“ durumundaydı. Şayet bu halkdan yine Selahhadin gibi birisi çıkarsa O´nlar(Emperyalistler) ne yaparlardı. Korkunun ecele faydası yoktur atasözü ne kadar da manidar!.. Hatta Arap halkı tekrar bir Selahaddin´in yolunu gözlemektedirler. Sorun arap kökenli tanıdıklarınıza O´nlar size anlatırlar Selahaddin´i ve O´nun gibi birisinin (tekrar Onları zulümden kurtarmak için) yolunu gözlediklerini!.. Bizde bekliyoruz ve özlüyoruz pare pare edilip bölüştürülen Kurdistan ve sakinlerinin tekrar bir Selahhadin(Gibi) birinin etrafında birleşip özgürlüĝe kavuşmasını!

Buna soyunanlar oldu. Sözüm Onlara kimisi TC.´nin maşası (imralıdaki zat gibi, kimileride başka devletlerin maşası oldular. Halen bu devam etmektedir.) Sözü gelmişken biz Türkiye´nin bölünmesinden yana deĝiliz, sadece kısıtlı haklarımız tanınsın diyen PKK ve yeni versiyonu KADEK´i büyük bir yanılgıya düştüklerini belirtmeliyim. Bu yaklaşım; Arafat usulü bir yaklaşım ve ihanet kokusu içerir. Arafat´ın filistin liderliĝine kimler tarafından ve hangi amaçlarla getirildiĝini konumuz olmadıĝından başka zamana bırakıyoruz. Ancak Öcalan´ın Kürt liderliĝine getirilmek istenmesinin sebeblerini şimdi gayet iyi anlamış bulunuyoruz. Gerçi biz başından beri şüphe duyuyorduk bu zattan. Söylüyorum; Öcalan TC. Meclisinde Milletvekili olarak karşınıza çıkarsa hiç şaşırmayın! Çünkü usuldendir savaş halinde olduĝunuz bir halkın parti ve gruplarına ajanlarınızı sokarsınız. Hatta buda yetmezse başına getirirsiniz… Wel hasıl her türlü hile- hurda için kullanır durursunuz. Hatta işleri bittiĝinde ipini çekerler? Ersever gibi! Yada tıpkı Arafat, Öcalan gibi. Yada bir başkaları gibi.? Mesela Şeyh said Kıyamı´nın başarızlıĝa uĝratılmasının yegane sebeplerinden birisi Şeyh Said´in bacanaĝı Binbaşı Kasım´dır. Binbaşi Kasım (hain) hareketi satmış ikili oynamaya başlamıştı. TC.´nin aleti olmuş ve Kurdistan´da ihanetin simgesi haline gelmiştir. Bu tiplere Kürd tarihin de bir hayli rastlamak mümkündür. Binbaşı Kasımlar dünde vardı, bu gün yine olacak hatta yarın yine olacaktır. Kürd Halkına düşen bu tipleri tanıyıp onlara gerekli dersi vermektir. Onları ebedi olarak mahkum etmektir. Öcalan´ın durumu eskiden de söyleniyor yada gündeme getiriliyordu ancak anlaşılmak istenmiyordu. Uĝur Mumcu neden öldürüldü? Apo ile devlet ilişkisini araştırmış (Hatta öldürülmeden birkaç gün önce PKK içindeki ajanları açıklayacaĝını söylemişti. Ama ortadan kaldırıldıĝından ajanları açıklama yamadan gitti.) ve kamuoyuna açıklamak durumunda iken öldürüldü. Hedef saptırmak için de cinayet Müslümanların üzerine atıldı. Bu meseleden onlarca kişi idama mahkum edildi. Mumcu´nun öldürülmesi bir yana PKK´nın içinde onlarca kişinin ortadan kaldırılması (Dr.Baran... ) yada diskalifiye edilmesi Sakık ve grubu... Apo´nun kimin hesabına çalıştıĝına yeterli birer ispattır. TC. Ile ilişkili oldukları imralı´daki mesajlardan da ayrıca anlaşılmıyor mu? Bu zat (Apo)Kürt halkının gözünde devleştiriliyor. Tıpkı Atatürk gibi!.. Çünkü Atatürk de Türk halkının gözünde devleştirilmiş bir cüce olduĝunu bir makalemizle delilleriyle ortaya koymuştuk. Ankara, Şam ve imralı serüveni ve püf noktaları incelendiĝinde Apo´nun da aynı taktikleri kullandıĝı ve devleştirilen bir cüce olduĝu ortaya çıkacaktır. Mücadeleci Kürtlerin başta Öcalan partisi olmak üzere JİTEM,MİT eliyle ortadan kaldırılması,(iç çatışma diyorsunuz) seksen yılda dininden koparılıp kemalistleştirilemeyen Kürt Halkının PKK. eliyle dinsizleştirildiĝinin sebebleri sizce ne olabilir? Bence sebepleri açıktır. Kemalistler yapamadıklarını bahsi geçen zat ve oluşumu eliyle yaptılar. Kaleyi içerden fethetmek ve işbirlikçiler eliyle işleri yürütmek mantıĝı TC.´ye yönlendirenleri tarafından empoze edilmiştir. Bu hususta başarız oldukları da söylenemez. Bir hayli başarılı oldular. Gelinen nokta ve yeni versiyon KADEK´in demeçlerine baktıĝınızda mesele anlaşılacaktır. Tabii bu dediklerimiz Halkını seven PKK. mensupları ve fedakar sempatizanları için geçerli deĝildir. Onlar da elbet hakikatları göreceklerdir. Tıpkı Filistin Halkının Arafat´ın hainliĝini görüp desteyini çektiĝi gibi! Kürdler elbette kendilerini özgürlüĝe götürecek önderlik ve hareketleri destekliyeceklerdir. Hainler ise elbet hakettikleri yeri boylayacaklardır. Mazlum halkın sesi olamadıĝınız gibi O´nun önünde engel de olmayınız. Ulusal birlik teraneleriniz nerde kaldı. 20 yılda dökülen kanların üstüne kalem atmanızı Kürt halkı affetmeyecektir. Türkiyenin bölünüp bölünmemesi ile bir halkın kaderinin ne alakası var. Kaldi ki TC.´nin sözcülüĝü size mi kaldı? Kürt halkı kendi kaderini kendi tayin etmek istiyor. Bunda da her halk gibi hak sahibidir. Türkiye Cumhuriyeti Odediĝiniz treni kaçırdı. Seksen yıldır vermediĝi hakları yine vermeyecektir. Türk mantelitesinin deĝiştiĝine nasıl inanabilirsiniz? Sizleri (Apo, Kadek…) de kullanıyor ve kullanacaktır. Ayrıca haklar verilmez bilakis alınır. Bunu söyleyen ve savaşan sizler deĝil miydiniz? TC. Şoven ve baĝnaz tutumlarından vazgeçmez ve barışçıl bir yolu seçmezse! Meşru müdafaa ise öngörülen çerçeveler de yapılacaĝı hem TC. Hemde herkesçe bilinmelidir. Dolayısıyla siz (KADEK; DEHAP…) bu kafa yapınızı bırakın ve bir halkın kaderiyle oynamayın.

Saddam´ım sonu ne oldu? Zalim diktatör bir başka Güçler tarafından devrildi. Elbet bu TC.´yi düşünmeye sevketmelidir! Birgün TC.´nin sonu da böyle olabilir. Sırtlarını pervasızca dayadıkları güçlerin dengesi deĝişebilir. Güvendikleri Silahlı Kuvvetlerinin yarısının Kurdistanlılardanve ezilen Halklardan meydana geldiĝini unutmamalıdırlar. Suçlu psikolojisi ve hesab sorulması korkusu altında yaşamaktansa özür dileyip diyet ödemekle ve işgal ettikleri Kurdistan´dan çekilmekle bu kaosun bitebileceĝini bilmek mecburiyetindedirler. Bu barışçıl çözüm yolu en adil yoldur. Suni çözümler asla bir halka seksen yıl boyunca yapılan zulümlerin bedeli olamaz. Türk aydınları bu „adil çözümü“ hükümetlerine ve kamuoyunda tartışmaya açmalıdırlar. Saĝduyu ve barış söylemlerini dillerinden eksik etmeyen Türk entellektüellerin Kürd konusunda da barışçıl tutum sergilemeleri beklenir.
Barışçıl çözüm ise birilerinin iddia ettiĝi gibi kısıtlı haklar deĝil yukarıda bahsettiĝim Özür, Tazminat ve Kurdistan´dan çekilmekle mümkün olur. Kürd halkına yapılanların diyetinin ucuz barışçıl hilelerle olmayacaĝını ve bu aldatmacaların üstesinden gelineceĝinin altını çizmek durumundayız. Adil ve gerçek barışçıl çözümden TC. kaçar yada yanaşmazsa bu onların sonunu getirebilir. Tıpkı diktatör Saddam´ın sonunun geldiĝi gibi !.. Hatırlatılır. Işbirlikçi hain lider, maşaları ve sırtlarını dayadıkları güçler dahi onları kurtaramayacaktır.

Demokratik hakların alınma palavraları deĝil, Baĝımsız ve özgür bir Kürdistan bölge halklarının derdine derman olabilir. Yaşanan acılara son noktayı koyabilir. Halklar bir şeçim sonucu isteklerini ve nasıl yönetilmek istediklerini sandıklara taşımak süretiyle kendi kaderlerini kendileri belirlemelidirler. Kürdistan´ın işgalden kurtulup baĝımsızlıĝına kavuşması yegane temel öge olarak biz Kürdistan´lılar tarafından Kabul edilmelidir.

Zakir
2003.07.15
Türkmenler vatandaşlarımızdır!..

Bugün çok yorucu birgün geçirdim, sabah kalktım işe ve derken bazı terminler, sanki sabah kahvaltısından sonra hiçbir şey yemedim bir kaç bardak su veya meyva suyundan başka! Akşam 21:30 sularında yorgun ve bitkin kendimi eve atarken, hanım hemen yemek getirdi. Adet gereĝi elinde tepsiyle çalışma odama getirdiĝi yemeĝi aldıĝım gibi oturma odasına götürdüm. Biliyorum çalışma masasında helede bilgisayarım açıkken yemek yiyemiyeceĝimi. Tepsiyi masanın üzerine koydum ve ilk işim hemen tv kumandasına uzanmak oldu. Vede tabiki Kurdistan televizyonunu açtım hemen. Hanım, elinde bir bardak suyla ayakta dikiliyordu, Kurdistan televizyonunda iki türkmen kızın Kerkük’ten türkçe canlı yayınını görünce şaşırdı,
- „Aaaaaaa Kurdistan televiyozyonunda türkçe konuşuluyor“ deyip hayretini dile getidi.
- Niye şaşırdın hanım? Türkmenler bizim vatandaşlarımızdır ve Kurdistan’da elbetteki Türkiye’deki kürdlerden daha özgür bir şekilde yaşıyorlar, onların her türlü özgürlükleri var, okulları var, televizyonları var, siyasi partileri var, hem de hepsi türkmen adına! Herkes dilediĝi ismi alabiliyor, köy, kasaba ve şehir isimleri deĝiştirilmemiş, kimse onlara türkmen oldukları için ard niyetle bakmıyor, sırf türkmen oldukları için kimse onları fişlemiyor, kendi kültür ve örf adetleriyle özgürce yaşıyorlar. Kurdistan, Ortadoĝu’da en demokratik bir ülkedir, hatta geçen yıl Fransa’dan bir heyet Kurdistan’ı ziyaret etmişti ve geri dönüste „13 yılda Kürdler Ortadoĝuda öyle demokratik bir ülke yaratmışlarki o demokrasi Avarupa’nın göbeĝinde bile yok“ deyip şaşkınlıklarını dile getirmişlerdi.
Toplam sayıları 160 bin civarında olan Kurdistan türkmenleri Türkiye’deki 30 milyon üzerindeki kürdlere verilmeyen haklara sahiptir ve bugüne kadar kürdlerle hiçbir problemleri olmamıştır. Ancak 80 yıl unutulan ve kendilerinden hiç bahsedilmiyen türkmenler, son zamanlarda Türkiye’de bazı siyasilerin gündemine girdi, sebebi de orada karışıklık çıkarmak, orada istikrarın bozulmasını saĝlamaktır. Irak’ta veya Kurdistan’da hiç yaşamayan bazı türkmenlere partiler kurdurup bozgunculuk yapan sistemin iktidarının, tavrı olmasaydı, elbetteki orada hiçbir problem olmazdı. Bugün bile yine türkmenlerin kürdlerle problemleri yoktur, ancak zaman zaman dış destekli bazı fesad ocakları problem yapmaya çalışsalar da, Kurdistan istihbaratı sayesinde planları suya düşmektedir. Mesela geçenlerde Kerkük valisine ve türkmenlerden önemli bir şahısa yapılması planlanan suikastın boşa çıkarılması gibi!

Ben kendimi bildim bileli sistemin kürdlere karşı bir allerjisi vardır ve onlara hep düşman muamelesi görmektedir. 21. çaĝda bile hala milyonlarca kürdün dili yasak, okulu yok, kimliĝi inkar ediliyor. Bugün eĝer Federal Bir Kurdistan kurulmuşsa elbetteki zülümde inkar ve asimilede komşu devletleri örnek alacak deĝildir, kendi vatadaşlarına her türlü hakkı ve özgürlüĝü vermelidir ki bugün Kurdistan’da görülen de odur. Her ne kadar zaman zaman bazıları tarafından aşiret reisleri olarak adlandırılsa da, Güney Kurdistan’ı idare eden iki Kürd lider ve partileri ve sonuçta Kurdistan Hükumeti bu gibi özgürlüklerde Ortadoĝu’nun tek örnek hükümetidir. Umarızki bir asra yakındır kürdleri hep inkar eden devletler bundan bir ders çıkarır ve kendi vatandaşlarına iyi muamele ederler. Her ne kadar insani ahlaktan ve insani siyasetten mahrum olsalarda sınırın hemen ötesinde demokraside örnek alınacak bir devlete baksınlar. Kendilerine „Demoratik Devlet“ diyenler devletin insan hak ve özgürlüklerinde ne kadar geride olduĝunu anlasınlar.

Gerçi benim şahsen bugünkü idarecilerden öyle bir beklentim yok, meşhur bir kürd atasözü var „Mezinaya bajaran ji beraya rêyan de kifşe ye“ ( Şehrin büyüklüĝü yolun genişliĝinden bellidir), 80 yıldır iktidardaki güçlerin kendi halkına uyguladıĝı bir demokrasi yoktur, kaldıkı demokratik cumhuriyeti kurmak istiyen kürdlerin ya da kendilerini kürd sayanların ilkalarıyla getirecekleri ne olabilir?

24.07.2003
M.Nureddin Yekta

Zimanê Kurdî biparizin

Bê guman neyarên netewa me gelek bizavên xwe kirin, hîn jî dikin û wê her bikin, da zimanê me yê şirîn ji nav me rakin, netewa me ya, ku yek ji kevintirîn netewên cîhanê ye, di nav xwe da bipişifin. Ne tenê tang û top û firokên neyaran hêriş ser me dikin, gund û zeviyên me wêran dikin, zimanên wan jî, Erebî, Turkî û Farsî bi tundî û bi firehî li gel çek û debanên wan bi me re ketine cengê, ziyanên mezin gihandine çan û zimanê me û em xistine delavekî teng…

Niha li nav Kurdan zimanên neyaran ji Kurdî bêtir bi kar tên, çi di belavok, radio, television da û çi di nav civîn û malbatan da..Li vê dawiyê di piraniya dewatên Kurdan da ewan li ber stranên turkî, erebî û farsî dîlanê digirin. Ez bi xwe diltengim ji vê yekê..Berî nivisandina vê gotarê bi du rojan ez li dewatekê bûm li bajêrê Essen (Almaniya), ji ber ku salon biçûk û germ bû ez bihnekê li derveyî salonê mam, li hinder dengê stranbêj bilind bû, govendek bi xwîngermî li dar bû, lê belê stran bi Erebî bû. Li ber derî jinek kurd bo yeka dî digot: “Çima tu nayî hinder, de were xakê em di dîlanê kevin!” Ewa dî, ku dilê min xweşiyar kir û ez bi naskirina wê serbilindim, digot: “Bila stranên erebî nebêjin, ezê bêm hinder.” Min ne kanî xwe ji ber dilşabûnê bigirta û min got:” Xaka min, bi Xwedê ez jî wilo naxwazim ji Kurdî pê ve li dewatan çi stranên dî bibihîsim.” Ew jina netewapariz destê min hejand û got:” Ez berê dîtina te dinasim.” Jinên wilo Kurdperwer kêm hene, û ji histobariya me ya netewî ye, ku em çandeka wilo xweparêz di malbatên Kurd da pir bikin.
Pişt re min bo hinekan got:” Birano!, em zarokên xwe li gel xwe tînin dewatan ne ji bo savar û mirîşkan bixun, em wan tînin bo çanda kurdî di xûna wan keve, lê gava dewatên me jî wek televisionên me bibin şorbeya qereçiyan, êdî zarokên me fêr nabin tiştekî kurdî.” Ewan dibêjin “Raste” û seriyên xwe jî dihejînin, lê ya rast ewe, ku piştî tu ji ba wan bi rê ket, bi Erebî an bi Turkî bi hev re dipeyivin.

Di mala her yekî ji me da pirtûk û kovarên biyanî ji yên kurdî bêtir in, em bêtir li bernameyên ne bi kurdî dinêrin, di trumbêlên gelek Kurdan da kasêtên Ibo, Ferîd Etreş û Gogoş ji yên Şivan Perwer, Ciwan Haco û Stranbêjên me yên din bêtir in. Li civatên partiyan, li gengeşe û salonên “çandeyî” tevliheviyek zimanî ya mezin heye..Hinek Kurd hene hîç aliyê Kurdî di malperên Intêrnêtê da venakin û tiştekî bi Kurdî naxwênin..Niviskarê kurd nikane pirtûkên, ku bi pareyên zarokên xwe çap kirine di nav gelê xwe da bifiroşe..Mixabin hinek niviskar jî hene her roj bi Erebî, an Turkî an Farsî dinivisin û zorê didin xwe, ku bi zimanekî baş û giranbiha binivisin, lê gava tu jê dipirsî: “Tu û Kurdî çawan e?” Ew bi bêşermîn dibêje: “Zimanê Kurdî teng e, bi kêr ramanên min naye.” Ez dibêjim: “Bi Xwedê tu derewan dikî, tu bûyî koleyê neyaran û tuyê her bimînî koleyê wan…” û di her warekî da rêç û şopa hêrişên biyanî li ber çavan e…
 
Gava ciwanên kurd di mal da, di dibistanê da, di werzişê (sporê) da û li gel heval û hogirêd xwe bi Kurdî nepeyive, ma ewê ji ku ve fêr bibe zimanê dayik û bavan?! Lê gava dayik û bav jî guh nedin vê yekê û li ba wan sabon giş sabon e, dê rewşa gelê me roj bi roj wêrantir bibe..

Li jêriya Kurdistanê dibistana kurdî heye, li wir hêrişa neyarî hat şikandin..li Europa jî dibistana zimanê dayikê bi Kurdî heye, lê mixabin hejmara zarokên kurd di wan da pir kêm e..Hinek mamhosteyên kurd pir dilteng bûne û nizanin çi bikin.

Ji partiyên Kurdan û televisionên wan ra , ji malper û kovarê wan ra, ji komele û saziyên wan ra, ez bi dengekî bilind, wek dilsozekî Kurdayetiyê, zengilêd buvebûn (xeter) û dijwariyê lêdixim û dibêjim:
“Zimanê Kurdî biparizin..Zimanê Kurdî biparizin”
 
Cankurd
13.08.2003

Kim pişman olmalıdır!

Pişmanlık yasası

Kuruluşu her türlü hile ve yalan üzerine olan laik sistem, kurulduĝu günden beri Kürd halkını asimileye tabi tutmuş, katletmiş ve yok etmek için her yola başvurmuştur. Suçları sadece kürd olmak olan bu halka her şey reva görüldü. Sadece kürdlere mi?

Hayır diĝer halklara da aynısını uyguladılar. Kürdlerden önce ermeniler katledildi ve bunun için de her 24 Nisan’da yüreĝi aĝzına geliyor devletin ve fasit idarecilerinin!…. Aynen kürdler gibi Türkiye’de yaşayan diĝer 25 ayrı halkın da dilleri yasaklandı, kültürleri yasaklandı, örf adetleri yasaklandı, ama o halklar azınlıkta olduklari için başkaldırmadılar, kaldıramadılar.
Onun için de onlar kürdler kadar katledilmediler.

Her serhildanda diz çöken devlet idarecileri, kürdleri hileyle susturma yolunu buldu. Şeyh Said döneminde "ifadesinde deĝişiklik yapması halinde kimsenin burnunun kanamayacaĝını ve iki sene sonra Şeyh Said’in de serbest bırakılacaĝını vaadeden devlet, mahkeme sonunda Şeyh Said ve arkadaşları idam etti. Bunun yanında binlerce kürd de gerek savaş zamanında gerekse de savas sonrası öldürüldü. Seyyid Rizaya "masada oturma sözü veren devlet, Erzincan’a arkadaşlarıyla masada müzakereler için giden Seyyid Rıza ve 11 arkadaşı kalleşçe şehid edildiler.

En son PKK’nın yürüttüĝü 15 yıllık savaştan sonra yine Apo’yla olası gizli görüşmelerde verdikleri sözde (ilk zamanlarda Apo’nun imaları) durmadılar. Kürdlere bir şey verilmedi. Apo’nun strateji deĝişmesine raĝmen hiçbir vaad yerine getirilmedi. Sistemin düşündüĝü tek şey var "kürdleri yoketmek, onları türkleştirmek ve türk olarak Türkiye’de yaşama sansını vermektir.” Bu şekilde bir kez daha görüldüki sistemin kürd halkına hiçbir zaman dostluĝu yoktur.

Şimdi çıkardıkları kaçıncı! pişmanlık yasasıyla yine kürdleri kandırma politikası güdülmektedir. Adı ne olursa olsun bu bir itirafçılık yasasıdır!. Sözde sadece PKK’lılara çıkartılan bu yasada tüm illegal olan kürd kurum ve kuruluşlarını daĝıtmak istemektedir. Bunu ta baştan beri her kürd parti ve kurumu bilmektedir, Ancak belki bir süre PKK bunun farkında olmadı yada olamadı, çünkü hala İmralı’da tutsak bulunan Abdullah Öcalan’ın emirleriyle yoluna devam eden PKK’nın, Apo’nun bir esir olduĝunu unutuyorlar, aslında bilmeleri gereken şudurki Apo ne kadar yurtsever olsa da (ki ben öyle düşünmüyorum) orada tutsak olduĝu müddetçe kürd halkına yapabileceĝi birşey yoktur. En son çıkarılan topluma kazandırma adlı yasayla (aslında sadece kamufle edilmiş pişmanlık yasasıyla) sistemin kürd halkına bakış açısı bir kez daha gözler önüne serildi,. Kim pişman olacak neden pişman olacak?

Kürd halkı hiçbir zaman pişman olacaĝı şeyi yapmamıştır yapmaz da!.. Bu bir savaştır yenmek kadar yenilmek te doĝaldır, ama Kürd halkının istediĝi tek şey vardır, "kendi topraĝında özgürce bir yaşama sahip olmak!" Bunu elde edebilmek için her yolu denemek onun hakkıdır. Ne zaman devlet idarecileri kürdlere barış ve kardeşlik elini uzattı da kürdler geri çevirdiler? Her zaman olduĝu gibi yine kürdler tüm isteklerini barış ve demokrasi yoluyla elde etmek ister ama Türkiye’yi idare edenlerin kürdlere savaşmaktan başka bir yol bırakmadıĝı tüm dünyanın malumudur.

Kürd halkı hiçbir zaman pişman olmayacaktır, ya özgürce bir yaşam yada şerefle bir ölümü her zman şiar edinmişizdir. Pişman olması gereken birileri varsa türk devleti ve katliamcı idarecileridir, onların biran önce yaptıkları zülümden pişman olmaları, kürd halkından özür dilemeleri, kürd halkının uĝradıĝı maddi manevi zararları tazmin etmeli ve işgal ettiĝi Kurdistan’dan tahribat yapmadan çekilmelidir.

Pişmanlık yasası bugüne kadar kürdlere her türlü zülmü reva gören türk idarecilerine çıkarılmalıdır. Onlar yaptıkları şen'i hareketlerinden pişman olsunlar, kürdlere kardeşlik ellerini uzatsınlar, bunun aksi düşünülemez. Devlet idarecileri hiçbir zaman kürdlerden pişman olmalarını beklemesin, yasa yürürlüĝe girsin girmesin bir tek kürd pişman olduĝunu belirtmek için başvurmayacaktır, kaldiki bugüne kadar çıkarılan pişmanlık yasasından kaç tane kürd başvurmuştur?. Yalan haberlerle ancek kendilerini ve türk halkını kandırabilirler ama asla kürd halkını kandıramazlar. Varsa başvuranlar buyursunlar adlarını yayınlasınlar ki doĝru olduĝunu bilelim! Olaki bazı itirafçıarın başvuruları mümkündür, ancak herkes biliyorki onlar kürd halkını temsil edemezler. Kürd halkı, haklı gördüĝü mücadelesine devam edecektir, ya özgürce bir yaşam yada şerefle bir ölüm!

Bugün kürd halkı silah bakımından, ekonomik bakımdan, kurumsal bakımından zayıf olabilir, kürd halkı bugün zülüm altında olabilir ama unutmayalımki "zülmün sonu yoktur, zalimler Kurdistan’ı işgal edebilirler ama hiçbir zaman bu toprakları kendilerine vatan edinemiyeceklerdir." İşte Saddam bunun bir örneĝidir.

Kürd halkının baĝımsızlıĝını elde edinceye kadar mücadelesine devam edeceĝı ortadadır, bugüne kadar bunu ispatlamıştır, bundan sonra da yine yoluna devam edecektir!..

08.08.2003

D.Mezlûma

Büyük adamın yalanı da büyük olurmuş!

Zalimler Kurdistan'ı işgal edebilirler ama o toprakları hiçbir zaman kendilerine vatan edinemiyeceklerdir”

Söylendiĝine göre güya savaştan önce Saddam Hüseyn Türkiye’ye bir talepte bulunmuş ve Türklerle ortak bir operasyon düzenleyip bütün kürdleri öldüreceklermiş!
Vah vaaaaaah!...
Sonra da Devletin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün insanlık tarafı aĝır basmışta bu teklifi reddetmişler!..
Vay be dünyada insanlık ölmemiş deniyordu da inanmıyorduk!.. Abdullah Gül’ün bu açıklamasıyla ne kadar duygulandım bilemezsiniz, gözlerim yaşardı. Aman Allah’ım ne kadar da yanılmışız Türk idarecileri hakkında! Aman ya Rabbi ne kadar hicap duydum müslüman! Başbakanın dişişleri bakanı Gül hakkında düşündüklerimden dolayı!...

Eh ne demişler büyük adamın yalanı da büyük olur! Bir bakan kalkıpta Saddam; „gelin birlikte kürdlere kültürel haklarını verelim kurtulalım“ dedi diyecek deĝildi ya!...

Bu haberi bu sabah türk medyasında okuyunca, bir de baktımki bazı zavallı türkler yorum ilave etmişler ve Dışişleri bakanına veryansın ediyorlar „neden kabul etmedin bakan!“ „Neden tarihi bir fırsatı kaçırdın“ diye hayıflananların sayısı az deĝildi!... Onlar bilmiyorlarki Türkiye’de başbakan ve bakan olmanın kolay olmadıĝını ve başbakan veya bakan olmadan önce sosyalist yada dinci olduĝunu iddia edenlerin başbakan veya bakan olduktan sonra derin devletin emriyle birden çark ettiklerini ve inançlarını bırakarak derin devletin emriyle saçmaladıklarını, kuluçka makinesi misali yalan ürettiklerini!
Ecevitin1974 yılında başbakan olduktan sonra Kontrgerilla hakkında malumatı oluĝunu ve gözü kapalı örtülü ödeneklere imza attıĝını, 20 yıl sonra yine kendi itirafıyla öĝrenebildik. Şimdi bir yirmi yıl daha beklememiz gerekecekki Abdullah Gül’ün de itiraflarını okumamız için!...

Bir kere yalan söylemek bazı devlet idarecilerinin ahlakı haline geliyor. Hatta kendi iradeleriyle olmaszsa bile o hale getiriliyorlar. Biz dışardan başbakanların, bakanların devleti idare ettiĝine inanıyoruz, halbuki içerde tamamen tersinedir, onların her sözüne inanarak veryansın etmeye de gerek yok, onlar papaĝanlar gibi konuşturuluyorlar! Hepsi bu!..

Şimdi gelelim sayın! Gül’ün yalanına!...

Malezyada yapılan islam Konferansı Örgütünün toplantısına katılmadan önce gazeteclerin sorularını yanıtlayan Gül şöyle dedi. „Kürdlerin, Türkiye’nin Irak’a asker göndermesine karşı çıkmalarında haksızlık yaptıklarını „Saddam Hüseyn'in, savaş öncesinde Türkiye'ye, "Gelin Kürtleri birlikte yok edelim" teklifinde bulunduğunu ileri süren Gül, Türkiye'nin bu teklifi reddettiğini, aksine Kürtleri koruduğunu“ söyledi!

Vay nankör kürdler vayyy, vay tarihini bilmiyen kürdler vayy!.. Vay türklerin asırlardır kürdlere yaptıkları iyilikleri anlayaman kürdler vay da vayyy!...

Sen kalk Saddam gibi bir celladın katliamından kürdleri koru, şimdi de sadece kürdlerin hayatı icin Amerika ve israilin emriyle kürdleri korumaya git!.. Ve kürdler de yok gelme deyip nankörlük yapsınlar iyi mi!...

Ya güldürmeyin insanı sayın bakan!.. Ayıp oluyor ama! Bir bakan böyle basit yalanlarla siyaset yapmaz, yapamaz ayıptır hem de çok ayıp!...

Kürdler; öyle Sadadam’ın “gelin kürdleri yok edelim” demesiyle yok olsalardı, şimdi yer yüzünde Kürd olmazdı. Kürdler birçok defa katliama tabi tutuldular. Şeyh Said serhıldanında otuz binleri, Zilan serhıldanında onbeş binleri, Dersim serhıldanında elli binleri, son savaşta kırkbinleri öldüler de ne oldu? Kürdler bitirildi mi? Turgut Özal’ın da dediĝi gibi „eskiden onbeş bin insanı canlı canlı bir derede (1) öldürüyordunuz kimsenin ruhu duymazdı, ama şimdi daĝ başında bir sinek öldürseniz bütün dünya ayaĝa kalkar.“
Hem şunu unutmayın kürdler öyle eskisi gibi sadece mavizerle savaşmıyorlar artık, onların da ellerinde çok modern ve aĝır silahlar var ve kendilerini çok iyi koruyacak askeri güçleri de var, ayrıca Ordadoĝu’da ve hatta dünyada söz sahibidirler, artık onların sözü olmadan dünya haritasını deĝiştiremezsiniz, siz de Saddam da ve ne kadar yandaşlarınız varsa hepiniz bir araya toplansanız kürdleri artık esir edemezsiniz, o devir kapandı artık açın gözlerinizi!... Çıkarın başınızı kumun altından!..

Şimdi Saddam’la yapamadıĝınız katliamları kendi başınıza yapmak için Irak’a asker göndermeye hevesleniyorsanız, kendi kendinize gelin güvey oluyorsunuz ama çok kısa zamanda Türkiye’ye cenazeleriniz gelmeye başladıĝı zaman yanıldıĝınızı anlayacaksınız!.. Kürdler kurbanlık koyun degildir öyle boyunlarını uzatıp siz kesesiniz diye!...

Sayın Abdullah Gül! Bir zamanlar ümmetçilikten, islami kardeşlikten bahsediyordunuz? Genel Başkanın Siirt’te „bir türk ne kadar ne mutlu türküm diyene“ demeye hakkı varsa „bir kürdün de ne mutlu kürdüm diyene demeye hakkı vardır“ diyordu, ne çabuk unuttunuz sözlerinizi? Unutmayın hiç kimsenin mumu sabah dek yanmaz! Ama merak etmeyin gece bitmek üzere ve sizin de mumunuz sönecek yakında, o zaman hem bu dünyada hem de ahirette yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz, Saddam size örnek olmalıydı ama ne yazıkkı siz görmüyorsunuz! Allah size şuur versin!.

Bir sözümle yazıma son veriyorum. Zalimler Kurdistan'ı işgal edebilirler ama o toprakları hiçbir zaman kendilerine vatan edinemiyeceklerdir”
Yaşasın Kürd
Yaşasın Kurdistan
2003-10-14
 
 
M.Nureddin Yekta

--------- --------------
(1) Zilan deresinde bir günde onbeş bin kürd canlı canlı topraĝa gömüldü, kürd dengbêjlerinin bu katliamdaki aĝıtları hergün kulaklarımızdan eksik olmuyor

Atatürk hakkında bunları biliyormuydunuz?

Rahman ve rahim Allah (c.c.)´ın adıyla :
Yıldırım Ordular Grubu Komutanı sıfatıyla M. Kemal'in 8'inci Ordunun tamamını ve 7'inci ordunun da yarısını bütün top ve techizatıyla kaybettiğini biliyormuydunuz? Mondros Mütarekesi'nin bunun üzerine yapıldığını biliyormusunuz?.. Güya ÜÇ zafer (Birinci, Ikinci Inönü ve Sakarya) zaferleri kazanıldığı halde Yunan Ordusunun Eskişehir önlerinden Ankara yakınlarına geldiğine nasıl mana veriyorsunuz? Istiklal Harbi fikrin'nin O'na ait olmadığı; hatta şehzade ünvanıyla padişahlığın kendinden yana devam etmek fikrinde olduğunu ve bundan vazgeçirildiğini?.. M. Kemal'in bir ara, Amerika mandası'ndan yana, bir ara da „Komünizm 'den" yana olduğunu işittiniz mi?.. Ya Nutuk'ta övgüyle bahsettiği Yahya Kaptan'ı öldürttüğünü?.. Ali Şükrü Efendi Cinayeti ve cinayeti isleyen Topal Osman ve Çankaya Muhafızlığını yapan takımın baskınla ortadan kaldırıldığını biliyor muydunuz?. Ya O'na bütün imkanlari sunan Karabekir Paşa'ya neler yaptıklarını biliyormusunuz? Biraz M. Kemal'in bu yönlerini okuyucularımızın önüne çıkarmaya çalışacağım.

Çünkü M. Kemal'in bilinmeyen yönleri ortaya koyulmadıkça insanlar gerçekten bir kahraman olduğunu zanetmeye devam edeceklerdir. Halbuki bu zat devleştirilmiş bir cücedir aslında!. Gizli yönlerinin ortaya çıkmaması için kanun korkuluklarıyla etrafını çevirmişlerdir. Bir çatı başı olduğununun ortaya çıkmaması için O'na „Koruma Kanunu" çıkartarak bunu engellemişlerdir. Ama yanlış tarihle yaşanamaz! Bütün yönleriyle halk bu devlestirilmiş cüceyi tanımalıdır.
Milli Mücadele Fikri'nin beyninde doğduğu, O'nun dehası ile beslenerek vücut bulduğu ve O'nun üstün başarılarıyla kazanıldığı resmi tarih kitaplarında yazılmaktadır. Bu resmi tarih yalan söyleyen tarihtir. Bu araştırmayı okuduktan sonra eminim milli mücadele perspektifiniz ve M. Kemal hakkındaki düşünceleriniz değişecektir. Resmi tarih milli mücadeleyi başlattı diyor.

Kazim Karabekir; Milli Mücadele'nin ancakla silahla yapılabileceği fikrinin, 29.11.1918'de Zeyrek (Istanbul)'te Süleymaniye camiine bakan ağabeyinin evinin bahçesinde yakın arkadaşlarına açtığını (Rauf Orbay, Ismet In-önü, Gaffer Tayyar Egilmez, Mustafa Kemal) bazılarından mukavemet (M. Kemal ve Îsmet bunlar arasındadır), diğer bazılarından destek gödüğünü anlatır. Istanbul'dan aynlmadan önce M. Kemal'a Şişli'deki evinde uğradığını ve uzun izahatdan sonra kendisini ikna ettiğini beyan etmektedir. Yer, zaman ve şahitler bunu doğrulamaktadır. Ancak Nutuk ve resmi tarih bunların aksiyle hazırlanmıştır. „Istiklal Muharebesi" adlı 1300 sayfalık bir kitap Karabekir tarafından yazıldı. Türkiye Yayın evi bu kitabi yayınlamış, uzun yıllar mahkemesi sürmüş. ve kitaplar toplatılmıştır. 1930'lı yıllarda Milliyet gazetesinde 'Bir Ankaralı imzasiyla milli mücadelede bulunanlann taşlanması sonucu Karabekir buna cevablar belgeleriyle yazmaya başlar. Ilk günlerde hem Ankaralı hemde cevab verenin yazılarını yayınlayan Milliyet; cevab yazan Karabakir'in yazılana yer vermez oldu. Bunun üzerine Karabekir; „Istiklal Harbimizin Esasları" adı altında „Bir Ankaralı" nın Milliyet'de yayınladığı yanlış fikirleri cevaplandırdı. Kitabı Sinan Matbaası basıyordu. Bir gece Atatürk'ün yakın arkadaşlarından Kiliç (Kel) Ali, Istanbul Polis Müdürünü de yanına alarak, Sinan Matbaasını sahibine açtırdı; basılmakta olan 3000 kitabı, tek eksiği olmadan arabaya yükleyip ve Topkapı dışındaki Kiremit ocaklarında yaktırdı! Bu işi Kılıç Ali'nin kendi hesabına becerdiği söylenemez.. Çünkü iş bununla bitmedi; ertesi gün, Karabekir'in köşkü basıldı. Dört çuval dolusu evrak incelenmek üzere, emniyete götürüldü. Daha sonra hatıralarından sadeleştirilerek Damadı tarafından (Prof. Faruk Özrengin) hazırlanıp Timaş yayınları tarafından yayınlanmıştır. (Vesika ve yazışmaların orjinallerinin mevcut olduğu yararlandığım eser Kazım Karabekir tarafından kaleme alınmıştır. Eser Paşaların Kavgası adıyla 1992'de Emre yayınları tarafından yayınlanmıştır.) Kel Ali; Izmir Meb'usu, Istikläl mahkemeleri Celladi, Kürdistan katilidir. Ali Şükrü Cinayetinden sonra Deli Halit Paşa; Şükrü Efendi'nin katilleri bulunmasa sizden -Atatürk avanelerini kastederek - on kişi diye haykırır! Ki trabzon Millet vekili Ali Şükrü Efendi'nin katilleri; Topal Osman ve Çankaya Muhafızlığından bir takım Çankayada vurularak öldürülmüşlerdir. Amaç delillerin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Emir veren de bizatihi M. Kemal´dir. Hatta bu cinayetle alakalı olarak bir gensoru veren Hasan Mezarcı´nın başına gelenleri biliyorsunuz dur. Gördügü işkenceden daha sonra Hz. Isa olduğunu iddia edecek durumu getirildi. Yani kafayı yedi sizin anlayacağınız. Atatürk çetesinin kabadayıları Meclis koridorunda Halit Paşayla tartışırlar. Tartışma büyüdüğünde Kel Ali, arkadan Halit Paşayı kurşunlar. Halit Paşa bir odaya kapatılır. Kapıyı kırıp odaya giren Karabekir kafasını kaldırıp dizleri üzerine koyduğunda kanlar içindeydi. Kim yapti diye sordu ?. Halid ; Kel Ali arkadan ateş etti der. Bunlar kel Ali'nin kendiliğinden yaptiklan diye geçistirilemez.. Elbetteki çete başı M. kemal'in eliyle bunlar olmuştur. Halbuki silah meclise sokmak yasaktı. Ama Atatürk'ün yalaka fedaisi için bu kural geçersizdi. Kim vurduğu belli değil diye kayıtlara geçti. Yani faili meçhul cinayetlerin temeli atıldı. Şükrü Efendi ve Halid Paşa cinayetleriyle... Bu cinayetler aynı zaman da Fail´i meçhullerin başlangıç noktasıdır. Yani Atatürk faili meçhulleri başlatanların şefidir.

M. Kemal, Yıldırım Ordular Grubu Komutanı iken yaptığı başarılarına ( daha doğrusu başarısızlıklarına ) bir göz atalım. Yıldırım ordular Grubu Filistin´de 8. Ordu'nun tamamını ve 7. Ordu'nun da yarısını kaybetmek süretiyle büyük bir mağlubiyet almıştır. Başında da o kadar devleştirilen , güya başarıdan başarıya imza atan M. Kemal bulunmaktadır. 19 Eylül 1918." Şam´ı müdafaa edeceğim " diye de kalan kuvvetler mahfolarak bozgun tamamlandı. 30 Eylül 1918. Filistin ve Süriye de 75.000 esir vermek, bütün top ve techizatı, nakil vasıtaları düşmana kaptırarak Anadoluyu savunabilecek kuvvetleri yitiren M.Kemal ağır sartlar içeren Mondros Mütarekesinin yapılmasına sebep olmuştur. Mondros Mütarekesi'nin ağır sartlarını hepiniz biliyorsunuzdur. Osmanlı 'nın ölüm fermanıdır.
Şam Müdafaasında da 7. 'ci Ordu komutanı M. Kemal Paşa, baskına uğrayınca 25-26 Ekim'de Fatimiye'ye çekilmiş ve oradan Haleb'e gelmiştir. Haleb'de iken Mondros mütarekesi yapılmıştır. Istanbul hükümetine telgraf üstüne telgraf çekiyor ne sartlar da olursa olsun sulh yapılsın diyordu. Çünkü askerin tek ferdine kadar kaybetmek üzereyim diyordu. Keşke kendi de gitseydi de Osmanlı ve Anadolu O mel'un dan kurtulsaydı. Ama yüz binlerce asker ve düzenli ordulan kaybetmiş bir şekilde Istanbul'a geri gelmiştir. M. Kemal in başarıları bunlar(!).. Daha doğrusu başarısızlıkları? Resmi tarih O'nun başarılarından bahsetmeye devam etsin. Yıldırım Ordularının seri yıkılışını gören komutanlar; Anadolu'dan başka harbi başarabilmenin mümkün olmadığını ve itilafçılarla anlaşmak fikrindeydiler. M.Kemal bu fikir veve başarısızlığın da baş solistidir. Yukarida ismi geçen Karabekir'in başını çektiği grup Anadoludan Mücadele başlatma taraftarıdırlar.

Samsun'a resmi tarihte belirtildiği gibi planlı bir şekilde Îstiklal Mücadelesini başlatmak için ayak bastığı palavradır, yalandır. Halbuki bundan önce Konya ordu Müfettişliğine tayin olduğu halde Anadoluya gelmekten kaçınmıştır. Havza'da ve Amasya'da M.Kemal "Bolşevikliğin Mandasına"girmenin tek çare olduğunu hararetle savunuyordu. Diğer paşalar tarafından vazgeçirildi. Sivas Kongresinde Amerikan Mandasına girelim diye ısrar etti. Hatta" Harburd Heyetiyle" temasa geçti. Heyeti temsiliye'yi Eskisehir'e götürmeyi ve Manda altında hayat sürmeyi uygun görüyordu. Ikinci cüce Inönü ise (neden soyadi In- önü araştırma konusu!) silahı bırakıp köylü olarak yaşamayı ve manda yönetimlerini öğütlüyordu. Bu bilgileri doğrulayacak çeşitli kitapları, kongrelerin maddelerini ve münakaşalarını okuduğunuzda görecekseniz! . Sivas-Erzurum Kongreleri.-kısmen Nutuk 'ta bile değinilmektedir.

Birinci, Ikinci In-önü ve sakarya zaferleri kazanılmıştır, resmi tarih safsatasına göre! Peki nasıl oluyor, Yunan ordusu Eskişehir hatta Ankara önlerine kadar geliyor. Ankara'dan meclisin taşınma olayı bu meseleden dolayıdır. Yani böyle zaferler yok. Sakarya önlerinde bir yıl bekleyen yunan ordusunun yenildiğini söylemek biraz zor. Ancak Büyük Taaruz'la yunanlılar püskürtülmüştür. M.Kemal polatlıdaki karargahındadır. Maresal Fevzi Çakmak ön safta ve idare etmektedir. Ama M . .Kemal 'a Başkomutanlık payesi verildiği ise doğrudur. Ancak hakettiğinden alınan bir paye değildir. Kaybettiği 75. bin asker arap yarım adasında!. Ayrıca Büyük Taaruzda savaşan yada yönlendiren O değildir. Birinci Millet Meclisi M.Kemal Paşa'yi çok zorladığından istifa etmeyi bile düşünmüstür. Ama tağut; istifa etmemis, iki yıllı meclis dağıtılmış ve M.Kemal'in avanelerinin ağırlıkta olduğu ikinci meclis kurulmuştur. Ne olduysa bu ikinci meclisten sonra olmuş tur.

Padişahlığın devamından yana tavır koydu. 1924'den önce! Hatta bir Şehzade ünvanı ile bir padişaha nisbet edilecek sonra Istanbul üzerine yürüyüp padişahlığı kendi lehine kullanacaktı. Uzun münakaşalardan sonra bundan vazgeçirildi. Padişah Vahdettin ' nin ve tüm Osmanlı hanedanın sürülmesi olayı bundan sonradır. Kadın fertleri dahil bütün hanedan sürülmüştür. Menderes döneminde Osmanlı hanedanından kadınların bari ülkeye getirilmesi In- önü' nün_Reisi cumhur- istememesine rağmen sağlanmıştır. Însanın içini cızlatan hakikat ortaya o zaman çıkıyor. Vahdettin'nin Kızları Fransiz askerlerinin bulaşıklarını yıkayarak hayatlarını devam ettiriyorlarmış? Bir zamanlar ulke baskanı´nın kızının M.Kemalin ihtirası namına nelere düçar olduğunu göründe lanetleyin. Sizden görünüp size bunca hainligi yapan zata!..

Koruma Kanunuyla kendisine eleştiri yolu kapatılan ve adeta ilahlaştırılan, M.Kemal Atatürk'ün hayatı zikzaklarla doludur. Hangisini söyleyeyim. Mareşal Fevzi Çakmağı öldürmek için adam tuttuğunu mu? Başarılı olamadı bu hususta, son anda engellendi. Nutuk kitabinda övgüyle bahsettiği Yahya Kaptanı öldürttüğünden mi? Her türlü imkanı ayağının altına seren silah arkadaşı Kazim karabakir'e ödül olarak yaptıklarını mı?, evinin bahçesinde patates ekip hayatını devam ettirmek mecburiyetinde bıraktığını mı? Istanbul hükümeti O ' nu tutuk layıp ve bize gönder diye emrediyor. Karabekir ise O'nu yetkilerle donatıyor ve Istanbul Hükümetini geçiştiriyor. Halbuki bir Kelbe ekmek verseniz bir daha sizi ısırmaz., vefa gösterir. O´ nunla beraber mücadele eden arkadaşlarını -Rauf Orbay, Rifat Bele, Ali Fuat Cebesoy, Çakmak, Karabekir.-...
nasıl haltedip "TEK ADAM" olduğunu mu? Zikzak dolu bu hayatın da içki , fuhuş, bir sürü melanetin özel hayatını süslediğini duymuş yada okumuşsunuzdur. Tek kurtarıcı, yüce (!), dahi,dünyada eşi benzeri olmayan bir komutan diye yutturulan devleştirilmiş bu cücenin aslında arkadaşlarının sırtına basarak ve ihtirasla bu noktaları yakaladığını görmüş bulunuyorsunuz. Bu zat´ın hayatından çok etkilenmiş olacak ki aynı taktikleri kullanan bir şahıs daha tanıtayım size, Kendisi "ÎMRALI SARAYINDA" yaşamaktadır.
 
Zakir
2003.08.04
Kürdler niçin ve neyi bekliyorlar?

Amerika'nın Irak'a saldırması ve Saddam'ın o meşhur kuvvetlerinin kısa zamanda dağılmasıyla Irak bir kördüğüme dönüştü, bir çok yerde zaman zaman ABD askerlerine karşı saldırılar düzenleniyor ve "savaş bitti" sözünden sonra günden güne ABD askerlerinin kaybı daha da artıyor, ancak Güney Kurdistan'da sakin bir hayat sürüyor. 13 yıldan beridir kendi idarelerini sağlayan ve günden güne tüm dünya gözünde pozitif not alan Güneyli Kürdlerin hala neden Federal Kurdistan'ı ilan etmediklerini ve hala iki ayrı parlemento halinde Güneyi idare ettikleri merak konusu. Oysa yıllardır edindikleri tecrübeden dolayı tek bir hükümeti kurarak bu sorunu çözmeleri gerekirdi. Kanaatimizce Güney’de bir federal devletin ilan edilmesi çok geciktirilmiştir.

1992’de seçimler yapıldı ve yapılan genel seçim sonucunda bir hükümet kurulmuştu, ancak daha sonra KDP ve YNK arasında çıkan kardeşler arası çatışmasında iki ayrı hükümet kuruldu ve o günden bu yana hala iki hükümet tarafından idare ediliyor. Oysa bu seçimlerin sonsuza dek sürmemesi ve Güney Kürdistan'da yeniden seçime gidilmesi bir zarurettir.

Irak'ın ABD'nin eline geçmesinden sonra malum Irak ordusu dağılmış, arap bölgeleri genelde aşiretlerin eline bırakılmıştır, eğer bugün Kürdler kendi aralarında seçimle bir hükümeti kurarak devletlerini idare etmezlerse, arap aşiretlerinden farkları kalmaz. Kürdlerin hem Irak'a, hem komşu ülkelere hem de dünyaya karşı kendi pozisyonlarını güçlü kılabilmak için, acilen seçim kararı alması ve Irak’ın istikrarını veya Irak genel seçimlerini beklememeleri gerekir, çünkü Irak'ta istikrarın daha uzun zaman sağlanamayacağı biliniyor.

Bugün açıkça biliniyorki Güney Kurdistan ile Irak'ın arap bölgesi arasında çok fark var, Kurdistan hem sükunet bakımından hem de idare bakımından arap bölgesinden hatta bazı komşularından bile daha ilerdedir. Kürd toplumu kendi aralarında çok iyi bir şekilde organize olmuştur, 13 yıldan beridir kendi kendilerini idare ediyorlar. Ayrıca kürdlerin Irak Hükümet Konseyinde arapların sahip oldukları nüfustan daha fazla bir etkiye sahiptirler. Denilerbilirki bugün her ne kadar Irak konseyinde 5 kişilik bir heyetle temsil ediliyorlarsa da konseyin Kürdler tarafından idare edildiği de bilinen bir gerçektir, çünkü mevcut konseyde bulunan arapların çoğu siyasi tecrübeden uzaktır.

Federasyonun gerek kürdler gerekse de araplar tarafından kabul edildiğini biliyoruz, ancak kürdler ve arapların federayosyonun şekli konusunda hem fikir olduklarına inanmıyoruz. Bunun için bir an önce Güney Kurdistan'da seçime gidilmesi, tek bir hükümetin kurulması ve tüm tarihi toprakları (Kerkuk-Musul dahil) ulusal sınırlar içerisine alarak Federal Kurdistan'ın ilan edilmesi gerekiyor.

Kürd halkı, her iki Kürd lider Sayın Mesud Barzani ve Sayın Celal Talabani'den bunu bekliyor, bu liderlerin tarihi görevlerini yerine getireceklerini ümit ediyorum. Kendilerine ve orada emeği geçmiş tüm kürd halkına başarılar diliyorum.

28.11.2003
M.Nureddin Yekta
Donu yok

Ankara’da Hacı Bayram camiinin önünde bekleyen Vartolu Şeyh Ali; ordaki görevlinin camiyi ziyaret eden açık saçık bayanlara başlarını örtmeleri ve o şekilde camiye girmeleri için birer tülbent verdiğini görünce dayanamayıp görevliye şöyle der.

-Be kardeşim kendilerine tülbent verdiğin şu bayanların donu yok, önce onlara don giydir sonra başlarını örtmek için tülbent ver!.

Şimdi bu devlet bu şekilde idare edildiği müddetçe başını örtmekle bir yere varamayız, önce devleti idare edenlere don giydirmek ve yine hamama götürüp 40 tas su döktürerek tövbe etmelerini sağlamak lazım, yoksa bu şekilde devam ederse bir musibet gider bin tanesi gelir.

14.07.2003