Malper/Site
Rêbaz/Tüzük
Belavok/Bildiri
Program

Dengê Mezlûma

Hejmar - 36 - 30.07.2005
Hejmar - 35 - 30.06.2005
Hejmar - 34 - 30.05.2005
Hejmar - 33 - 30.03.2005
Hejmar - 32 - 28.01.2005
Hejmar - 31 - 31.12.2004
Hejmar - 30 - 30.11.2004
Hejmar - 29 - 30.10.2004
Hejmar - 28 - 30.09.2004
Hejmar - 27 - 30.06.2004
Hejmar - 26 - 30.03.2004
Hejmar - 25 - 30.02.2004
Hejmar - 24 - 30.12.2004
Hejmar - 23 - 30.06.2003
Hejmar - 22 - 30.12.2002
Hejmar - 21 - 30.10.2002
Hejmar - 20 - 30.06.2002
Hejmar - 19 - 30.05.2002
Hejmar - 18 - 30,04.2002
Hejmar - 17 - 30.03.2002
Hejmar - 16 - 28.02.2002
Hejmar - 15 - 30.01.2002
Hejmar - 14 - 30.12.2001
Hejmar - 13 - 30.11.2001
Hejmar - 12 - 30.10.2001
Hejmar - 11 - 30.09.2001
Hejmar - 10 - 30.08.2001
Hejmar - 09 - 30.07.2001
Hejmar - 08 - 30.06.2001
Hejmar - 07 - 30.05.2001
Hejmar - 06 - 30.04.2001
Hejmar - 05 - 30.03.2001
Hejmar - 04 - 28.02.2001
Hejmar - 03 - 30.01.2001
Hejmar   02   30.10.2000
Hejmar   01   30.06.2000
 

Hejmar:05, Sal:2001, Meh:03

Biz bu Partiyi neden kurduk? - Dengê Mezlûma
Dinsiz ve namussuzlarla memleketi idare etmek! - M.Nureddin
Dini açıdan Kürd gerçegi - Seyda M. Emîn
Mazlumlarin Sesine Nasihat - Zakir Sönmez
Cumhuriyetin hesabını kim soracak? - Hüsameddin Gül
Sanat ve islam - Kawa Bedirxan
Kadın da dinini ögrenmeli ve bu ugurda engel tanimamali - Kewser
İdam edilen Kürd Liderlerin son sözleri! - D. Mezlûma
Kurdistan’ın fiziki coğrafyası - Hüsameddin Gül
Hak ve Batil - Zakir

Haberlerden bir demet - D. Mezlûma
Kûçik çima diewtin?- M.Nureddin

Edebiyata Welatî - Dr. Kamiran Bedirxan
Îro ji nû pir ateş im - Melayê Cezîrî
Hêviya azadiyê - Hejarê Kurd

Biz bu Partiyi neden kurduk? - 2001.03.01

"Biz, kürd kurum ve şahsiyetlerine veya Îslami kurum ve cemaetlerine saldırmak için bu partiyi kurmadık!" Olumlu ve olumsuz tepkileri değerlendiren Partiya Gelên Kurdistan hizmetkârlarından M.Nureddin, olumlu mesaj gönderenlere selam ve saygılarını sunarken, neden şu veya bu parti ve şahısklar hakkında görüş belirtmiyorsunuz diyenlere cevap verdi. M. Nureddin, "Biz Kurdistanî kurum ve kuruluşlara ve Îslami cemaetlere karşı mücadele eden, onlarla savaşan ya da kürd kurum ve partilerine, şahsiyetlerine küfretmek için bu partiyi kurmadık. Amacımız halkımıza hizmet etmektir. Amaç bu olunca, tedirginliğin manası olmaz. Bu halkın liderlere, edebiyatçılara ihtiyacı yoktur. Halkımız hizmet edilmeye ve dürüst hizmetkârlara muhtaçtır" dedi

Aklı başında olan herkes ve tüm kamuoyu çok iyi biliyor ki, partiler, kurum ve kuruluşlar ve hatta dinler bile, insanlık aleminin refahı, huzuru için vardır. Kürd halkı asırlardır işgalcilere karşı verdiĝi savaşlardan başarılı olamamışsa da, büyük bir tecrübe sahibi olmuştur. Gerçekleri inkar etmeyecek kadar dürüst ve namuslu her insan, kimin ne olduĝunu, ne yapmak istediĝini, kime çalıştıĝını, neye hizmet ettiĝini, yaptıklarının kime yaradıĝını çok iyi bilmektedir. Kürd halkı, düşmanlarından ziyade en büyük zararı; kendisinden başkasını kabul etmeyen, onlara baskı yapan, kürd şahsiyet, kurum ve kuruluşlarına saldıran, onlara düşmanlık yapmayı adet edinen, en başta kürd parti ve yurtseverlerini hedef haline getirerek, Kürd Ulusal Hareketini maceralara, yalnızlıĝa götüren hareketlerden görmüştür. Politikasını daha baştan itibaren diĝer kürd örgüt ve partilerine karşı saldırganlık ve düşmanlık üzerine kuran, kendi dışındaki her kurumu ve hatta herkesi düşman kabul eden, hatta hatta kendi içinde farklı düşünenleri bile düşmandan sayan egoist zihniyetlerin, kürd halkına vereceĝi hiçbir hayır yoktur. Halkı uĝruna mücadele vermek istediĝini iddia edenlerin, kendi halkını veya halkından bazı şahsiyet ve örgütleri aşaĝılamanın, onlara saldırmanın hiçbir dinde, hiçbir kitapta yeri yoktur. Peygamber Efendimizin; kendisine hakaret eden, hatta oluk oluk kanını akıtan kavmi için „Ya Rabbi! Sen onları baĝışla çünkü onlar bilmiyorlar“ demesi, bir lider ve bir kurumun halkı için ne kadar fedakar olması gerektiĝinin bir misalidir.

Oysa bu zorba siyaseti benimsiyenler, gerek dışarda ve gerekse içerde zalim rejimlerin ekmeĝine yaĝ sürmekte, kürd halkını birbirine düşman haline getirip, onarılması mümkün olmayan tahribatlar meydana getirmektedirler. Bu tür hareketler aynı zamanda kürd örgütleri arasına kan davasını sokar, kürd aşiretlerini de, birbirinin düşmanı haline getirerek, düşmanların himayesine götürür. Binaenaleyh, yapacaĝı eylemlerle kamuoyunun kürd halkının haklı istemlerine olan sempatisinin de yok olmasına yol açar, dünya arenasında büyük ölçüde kürd halkının dostlarını kaybetmesine neden olur ve kürd hareketini antipatik hale getirir.

Kürd örgüt ve partilerinin varlıĝı bunun için olmamalı! Provokasyonlar yaratıp, kürd halkı arasına kin ve nifak tohumunu ekerek, özgürlük mücadelesi ile yanıp tutuşan gençleri yozlaştırmak, davadan soĝutmak ve heder etmek demektir.

Bu tür fikir ve eylemler, düşmanların oyun ve taktikleridir, bileyerek veya bilmiyerek bu oyunlara gelinmemelidir. Düşman bu tür oyunlarla kürdü kürde kırdırmaya, birbirlerine karşı kullanmaya, böylece bir taşla iki kuş vurmaya çalışmaktadır. Bugün Güney Kurdistan’da sergilenmek istenen proje bu hesaba dayalı bir oyundur. Düşmanlarımız bu şekilde hem Kuzeydeki kürd oluşumunu dahada zayıflatmaya, yıpratmaya ve hem de, Güneyde beliren ışıkları söndürmeye çalışmaktadırlar. Ayrıca kürdler arasına düşmanlıĝı, kan davalarını sokarak, derin bir uçurum yaratmak istemektedir. Zaten düşman devletlerin kendi çıkarları uĝruna olmazsa, hiçbir kürd partisine gülümsemeleri bile sözkonusu olmadıĝı herkesin malumu olsa gerek! Bu uĝurda emellerine ulaşmak için özellikle T.C. Genel Kurmayı’nın bir dizi sivil ve askeri uzman çalıştırdıĝı yine herkes tarafından bilinmektedir.

Kanaatimizce, kürd parti ve örgütleri bunun için vardır ve bu türden oyunları boşa çıkarmak mücadele etmelidirler. Her şeyiyle birbirimizi kabul etmek, ayrı fikir ve düşüncelere sahip olanlara saygılı olmak, zorbanın, güçlünün yanında deĝil de, doĝrunun gerçeĝin yanında olmamız gerekir. İşte biz bunun için varız ve bu yolda yürümeye kararlıyız. Bu kötü gidişatı durdurmaya, deĝiştirmeye çalışacaĝız. Şayet buna gücümüz yetmezse, enazından onurumuzla, namusumuzla yaşayacak ve kürd ulusal mücadelesine olumsuz bir katkımızın olmaması için gayret sarfedecek, tarihe ve halkımıza karşı alnımız ak olarak çıkacaĝız. Hiç kimsenin veya hiçbir zorba gücün karşısında diz çökmeyeceĝiz. Aksi takdirde yapacaĝınız mücadele, kürd halkının kurtuluş davasına zarar verir. Bunu anladıĝınız zaman da, iş işten geçmiş olur. Olası pişmanlıklar ve yapılandan utanç duyma, kürd halkına verilen zararı telafi edemez.

Biz birbirine saldıran, küfreden siyaseti tasvip etmediĝimiz gibi, kürdleri kriminalize etmeyi amaçlayan siyaset ve uygulamalara karşı bütün gücümüzle duracaĝız. Hiçbir ayırım yapmadan, kürd siyasal güçlerinden olası muhtemel hak ve hukuk ihlallerine, yine kürd örgüt ve kurumları arasında olabilecek tüm gerginlik ve çatışmalara karşı duracaĝız.

Kürd düşmanları, içerden ve dışardan kürd ulusal mücadelesini tamamen yok etmek için çok kapsamlı bir planı hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu plan doĝrultusunda, kürd ulusal direnişini kırmak için, bu kutsal davayı düşmanlarına pazarlayan aracı ve işbirlikçiler aramaktadır. Böylece kürdlerin tarihsel tezlerini ortadan kaldırmayı, kürd direniş gücünü devreden çıkarmayı, kürd aydınlarını, politik örgütlerini tasviye etmeyi amaçlamaktadır. Düşmanlarımızın Güneydeki oluşumu bozmaya göz diktiklerini biliyoruz. Bunun için de, orada senaryolar üretip provokasyonlar yaratarak, kürdleri birbirine düşman hale getirmeye çalışmakta ve kardeş kavgasını tezgahlamaktadır. Böylesi durumlarda sessiz kalmamız elbetteki beklenemez! Bu durumlarda, kürd düşmanlıĝını meslek edinen şoven, ırkçı rejim ve yandaşlarına karşı halkımızı uyarmak, bilinçlendirmek, yanlış yapanı eleştirmek hatta mahkum etmek görevimizdir. Asılsız, ulusal sorumluluk açısından düzeysiz, insan onurunu kırıcı, basın-yayın ahlakından yoksun bir uslupla, kürd örgütlerini, siyasi şahsiyetlerini, aydınlarını hedef alan, onları aşaĝılayan, provokasyon amaçlı yazı yazanları da halkımıza şikayet edeceĝiz. Çünkü biz, halkımızın arasında höşgörü, karşılıklı sevgi ve saygının, siyasal uyumum gerekliliĝine inanıyor ve yıllardır yaşanan bunalımların da bu şekilde aşılacaĝına kanaat ediyoruz.

Parti ve kurumların görevlerinden bir tanesi de, halkını bilinçlendirmek, şovenist rejimin plan ve oyunlarını boşa çıkarmak, yanlış politikaları tesbit etmek ve halkını bu konuda aydınlatıp ona doĝru yolu göstermektir. Dünyanın mevcut şartlarını da göz önünde bulundurarak gerçekçi politikalar üretmek ve kürd yurtsever kamuoyunun bunca fedakârlıklarından sonra düş kırıklıĝına uĝramasını önlemektir.

Herhangi bir partinin veya örgütün illada benim yaptıĝım doĝrudur zihniyetiyle ortaya çıkması, kendi fikirlerini dayatmasını da yanlış buluyoruz. Yurtsever bir çizgide, teslimiyete götürmeyen yolda, bütün kürd parti ve örgütleri bir araya gelmeli ve güçlerini birleştirmelidirler. Ancak o zaman yeni döneme uygun bir biçimde, kürd politikasına yolu açabilirler. İşte biz bunun için yola çıktık ve bu yolda yürümeye azimliyiz. Mücadelemiz kürd şahsiyet ve örgütlerine saldırmak veya onları ihanetle suçlamaya yönelik deĝil ama, her nereden ve kimden gelirse gelsin, gördüĝümüz bütün yanlış politikalar hakkında halkımızı aydınlatmayı da ayrıca bir görev biliyoruz.

M. Nûreddîn
2001.03.01

Dinsiz ve namussuzlarla memleketi idare etmek!

Bismihi Teala.

Allah’a Hamd Resulüne Salat ve Selam olsun.

Yazıma, Atatürk’ün 10 Temmuz 1923 tarihinde Kazim Karabekir’e anlattıĝı bir sözle başlamak istiyorum. Şöyle diyor Atatürk:
"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar! Fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün deĝildir. Bunun için, önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur!"

Evet, bu sözlerin tamamı Atatürk’e aittir ve bu sözlerini özel hallerde çok yakın dostu olan Kazim Karabekir’e söylemiş. Yaşadıĝımız bu dünyada çeşitli din ve inançlara mensup insanlar olduĝu gibi, çeşitli ahlaka da sahip insanlar vardır. Ama şurası bir gerçektir ki, yeryüzünde milyonlarca dinsiz ve namussuz insan olmasına raĝmen, hiçbir insan namussuz da olsa, kimseye namussuzluĝu tasvib etmez, ona önermez. Hatta en namussuz insan bile, toplum içinde kendisini namuslu göstermeye çalışır. Zira namussuzluk kötü bir ahlaktır ve hiç kimse bu sıfatla anılmak istemez! Ama bir devlet kurucusu kalkıpta, halkı müslüman olan bir ülkede, dinsizliĝi ve namussuzluĝu benimsemesi ve hatta dostlarına tavsiye etmesi inanılır birşey deĝil!... Hatta bununla da yetinmeyip, partisini özellikle dinsiz ve namussuz insanlardan kurmak istemesi ve bu haliyle insanlara örnek olması çok düşündürücüdür!....

İnsanoĝlunun yeryüzünde toplu olarak yaşadıĝı günden bugüne kadar geçen zaman diliminde, toplum içinde namuslu insanlar olduĝu gibi, namussuz insanlar da olmuştur. Kur’an-i Kerim ve Hadisi şeriflerde bunlara dair birçok delil vardır. Her zaman namuslu ve dürüst insanlar medhedilmiş ve diĝerleri yerilmiştir. Ama dünyanın hiçbir yerinde namussuz ve alçakları medheden bir esere rastlamak mümkün deĝildir. Bizim amacımız burada Atatürk’e hakaret etmek deĝil ama, onu gazi, dürüst, namuslu ve hatta veli ilan eden dalkavuk din adamları ve tarihçileri uyarmaktır. Devlet idaresinde „Namussuzun namusluya, dinsizin dindara, dolandırıcının dürüste tercih eden bu şahsı neden putlaştırıyorlar?“

Bu iddia yanlıştır!.. Kimden gelirse gelsin bu tesbitin doĝru olduĝunu hiç kimse iddia edemez. Ayrıca Atatürk’ün aĝzından çıkması, ya da onun tarafından ileri sürülmüş olması, ona hiçbir deĝer kazandırmaz. Ancak peşinden giden insanların neyi neye tercih ettiklerini gösterir o kadar!..

Dinsiz ve namussuz insanlarla, bir ülkenin kalkınabileceĝini hiç kimse iddia edemez! Bugün dünyanın bütün devletlerindeki hükümetler, memleketlerini namussuz, dolandırıcı, çete ve mafyadan kurtarmak için vargüçleriyle çalıştıklarını görüyoruz.

Atatürk’ün bu iddiasi zerre kadar doĝru olsaydı, bugün özellikle yine 80 yıldır memleketlerini dinsizlikle idare eden Sovyetler Birliĝi ve Doĝu Avrupa ülkeleri iflas etmezdi. Atatürk de koministler gibi dini devletten ayırdı, 80 yıl geçtikten sonra memleketin haline bakın! Devletin başındakiler, Parti başkanları ve daha nice devlet adamı yolsuzluk yapıyor. Demirel’in yeĝeni bir sürü banka batırdı. Demirel’in suçu nedir sormayın. Zira Türkiye’nin yanısıra Azerbeycan Devlet Başkanı ile bile temasa geçerek yeĝeni için destek istediĝine göre, kim bilir Türkiye’de kaç kişiyle temasa geçti. En yakın dostu Cavit Çaĝlar bile dürüst çıkmadı. Onca yıl din yasaklandı, camiler kapatıldı, hatta Kurdistan’da kürd hareketlerini bastırmak için camiler, kışla yaptırıldı, koĝuş yaptırıldı, hatta bazen ahıra çevirildi, atlar baĝlandı ama neticede Îslan Dini'ne yenik düştüler ve yapmacık ta olsa bir Diyanet teşkilatını kurmak zorunda kaldılar.

Atatürk yaşasaydı görecekti, dinsiz sistemlerle idare edilen devletler, tam seksen yıl dini yasakladıkları, kiliseleri ve camileri kapattıkları, dini inanışları yüzünden onbinlerce insanı katlettikleri, bütün namuslu kişilere kan kusturdukları, dalkavuk, korkak, evet efemdimci ve en yakınlarını bile devlete ihbar edici namussuz insanlar yetiştirdikleri halde kalkınamadılar. Aksine büyük felaketlerle karşıkarşıya kaldılar. Türkiye’nin geride kalmasının tek sebebi budur.

Kalkınmada hedef insandır teknik deĝil! Yani insanın daha huzurlu, daha güvenli yaşamasıdır. Teknik insanın hizmetinde olduĝu müddetçe faydalıdır. İnsanı, insanlıktan çıkaran tekniki gelişmelerin kime ve neye faydası olacaktır? İnsanı, makinanın kölesi yapan, demiri, ve çeleĝi insan yerine koyan bir tekniĝin, bir sistemin, canavardan ne farkı olabilir?

İlmin ve tekniĝin bir ahlak dünyası olabilir mi? Elbetteki olamaz. Ahlak, dinin özüdür.
Din güzel ahlaktan ibarettir. Dinsizlik ve namussuzluk insanı, insanın kurdu haline getirmekten başka hiçbir fayda saĝlayamaz. Bütün çektiklerimiz, dinsiz ve namussuz insanlar elinde, medeniyyetten, teknikten ve kendi kültür deĝerlerimizden kopmamızdan kaynaklanmaktadır.

Leo Buscaglia, „İpin Ucu“ adlı kitabında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük teknik gelişmeye raĝmen, dinsizlik ve namussuzluk canavarının, insanları pençesinde nasıl inlettiĝini, perişan ettiĝini rakamlar vererek ortaya koyuyor. Onun resmi rakamlara dayanarak 1990 lı yıllarda çizdiĝi tabloya şöyle:

¨ Ameriak Birleşik Devletleri’inde bir günde dokuzbin yetmişyedi çocuk doĝuyor. Bu çocuklardan binikiyüz seksenikisinin babası belli deĝil.
¨ A.B.Devlerinde bir günde, ikibin yediyüz kır (2740) çocuk evden kaçıyor.
¨ Bir günde altmışdokuz kişi intihar ediyor!
¨ Her yirmi dakikada bir kişi öldürülüyor.
¨ Her sekiz dakikada bir kişiye tecavüz ediliyor.
¨ Her altmışaltı saniyede bir eve hırsız giriyor.
¨ Her otuz saniyede bir araba soyuluyor!
Ve Amerika Birleşik Devletlerinde, ruh saĝlıĝı üzerinde yapılan bir anket sonucunda, insanların ancak yüzde yirmisinin mutlu-huzurlu olduĝu ortaya çıkıyor.

Beĝendiniz mi? Böyle bir cemiyette, her an korku içinde yaşamak istermisiniz.
Peki Amerika’da, teknik dev adımlarla ilerlerken, bu dehşet verici canavarlıĝın sebebi nedir?
Amerika’da, dinsiz ve namussuz adamların meydana getirdikleri bu büyük buhranı, bu insanlık dışı yaşamı teknik neden önleyemiyor?

Dinsiz ilim kördür! İlimsiz din ise topal! İnsanlık alemi inancından uzak kaldıĝı müddetçe, insanlık, İslam’ın yaktıĝı ışıĝa, hak yola gözlerini yumduĝu müddetçe, canavarlaşmaya devam edecektir.

30-40 yıl devletin başına bela olan bazı idarecilerin yolsuzlukları gün geçtikçe ortaya çıkarken, Atatürk’ün bu sözlerinde ne kadar yanıldıĝını daha rahat anlayabiliyoruz. Örneĝin bir zamanlar dürüst ve namuslu kabul edilen Demirel’in dostu ve arkadaşı Cavit Çaĝlara bakın. Dürüstlüĝüne o kadar güveniliyordu ki, hatta Abdullah Öcalan’ın getirilmesinde özel uçaĝı kullanılmıştı. Demirel’in sık sık kendisini medhettiĝi adam neler yaptı? İşte Demirel:

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel:
Çağlar benim dava arkadaşım (12 Temmuz 1992)

Demirel bugün de farklı düşünmüyor. Aksi halde 1999 Aĝustos’unda C. Çaĝlar’ında içinde yer aldıĝı ve basına sızdırılan o meşhur fotoĝraf için „onlar benim ailem“ diyerek fotoğrafta yer alanların kendi korunması altında olduğunu ilan etmezdi. Hala Çaĝların uçaĝına binebiliyorsa, demekki daha evvel bütün bu yolsuzluklardan haberdar idi.

Şimdi C. Çaĝların S. Demirel’in himayesinde yaptıĝı iddia edilen ve 1992-93 tarihlerinde basında yer alan bazı notlara bir göz atalım.

1- Devlet Bakanı Cavit Çağlar kendisine bağlı Ziraat Bankası'nı zarara uğratarak büyük çıkar sağlamakla suçlanıyor. Kamuoyu soruyor: Demirel, hükümete zarar verdiği halde neden Çağlar'ı bakanlık koltuğunda tutuyor? Çağlar'ın adı Demirel hükümeti kurulduğundan beri hep bir takım "iş" meseleleriyle gündeme geldi. Sifaş hisselerinin "iki lot Cavit" diye satılması, Pakistan'dan dampingli iplik ithalatı, tarım arazisini ucuza kapatıp site yapmak ve son olarak da Ziraat Bankası'na olan kredi borcunu 233 milyar lira indirtmek... Çağlar'ın hala bakanlık koltuğunda oturabilmesi ise "Demirel'in vefa borcu"yla açıklanıyor." 9 Temmuz 1992 - Sabah

2- Demirel, "Cavit Çağlar benim dava arkadaşım. Hakkında bazı ithamlar var diye onu feda etmem. Borç tasfiyesinde siyasi nüfüz yoktur. Çağlar mültitrilyoner. Devletten niye menfaat sağlasın? Bankalar benim sorumluluğumda Çağlar'ın değil.
Kuyumuzu kazıyorlar, ama boşuna" dedi. 12 Temmuz 1992 - Milliyet

3- ANAP lideri Mesut Yılmaz, bankaya olan bazı borçlarını sildirdiği ve usülsüz kredi kullandığı öne sürülen Devlet Bakanı Çağlar için, "Bu yolsuzluklar ortaya çıkmasına rağmen, Demirel neden ses çıkartmıyor? Onu elbette harcayamaz. Çünkü Çağlar'ın Ziraat Bankası'ndan aldığı 29 milyon dolar ihracat kredisi, Süleyman Bey'in iktidara gelmesi için seçimlerde harcandı. O da başbakan olunca Cavit'i bankaların başına getirdi" dedi. 17 Temmuz 1992 - Milliyet

4-Başbakan Demirel'in bir iç genelgeyle Krediler Yüksek Kurulu Başkanlığı'na getirdiği Devlet Bakanı Çağlar, kendi şirketleri için kamu bankalarından kaynak sağlama girişimlerini sürdürüyor. Ziraat Bankası'na olan kredi borçlarının 223 milyarlık bölümünü affettiren Çağlar, bu kez de Vakıfbank'tan 2 milyon dolar (yaklaşık 14 milyar lira) kredi kullandı. 24 Temmuz 1992 - Sabah

5- Başbakan Demirel, petrol zengini Kazakistan'ın Cumhurbaşkanı Nazarbayev'i Bursa'ya götürerek, Devlet Bakanı Cavit Çağlar'ın iki tekstil fabrikasını gezdirdi. Konuk cumhurbaşkanı, fabrikalardaki üretim teknolojisine hayran kalırken, Demirel'in Çağlar'ın fabrikalarının gezdirilmesi için aracı olması çeşitli yorumlara yol açtı. 5 Ağustos 1992 Hürriyet

6- Başbakan Demirel'in Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev'i Bursa'ya götürüp Cavit Çağlar'ın fabrikalarını gezdirmesi üzerine yine günün adamı haline gelen Bakan Çağlar, Kazakistan ile herhangi bir işbirliğine girmeyeceğini belirtti. Tekstil ihracatından Türkiye'ye çil çil dolar getirdiğini söyleyen Çağlar, "ABD'de bütün senatörler, bakanlar işadamıdır. Türkiye'de de bir Çağlar girmiş. Aslında bizim gibi adamların heykelini dikmek lazım" dedi. 7 Ağustos 1992 - Sabah

7- ANAP lideri Mesut Yılmaz, İlksan ve Ziraat'ten sonra şimdi de hükümeti sarsacak üçüncü bombaya hazırlanıyor. Yılmaz'ın, Devlet Bakanı Cavit Çağlar'ın şirketleri Polylen ve Sifaş'a Vakıflar Bankası'nca açılan kredilerin usülsüz olduğu yolunda Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu'nun raporunu konu ettiği belirtildi. 16 Nisan 1993 mtamer@milliyet.com.tr

Bir örnek daha, Türkeş’in serveti tedbirli
(Gökçer Tahincioplu, Ezelhan Üstünkaya - Ankara)

MHP’nin Başbuğu merhum Alparslan Türkeş’in İngiltere’de ortaya çıkan ve iki eşinden olan kızlarını birbirine düşüren 1.2 trilyon liralık servetinin, ölümünden bu yana kullanılamadığı ortaya çıktı.
Türkeş’in 4 Nisan 1997’deki ölümünün ardından, mirasın büyük bölümünün mahkemelik olan üç kızının arasında bölüştürüldüğü belirtilirken, Alparslan Türkeş’in İngiltere’deki "Detıtche Bank Privote" bankasının "0700245" nolu hesabında da 575 bin mark, 845 bin 475 dolar, 367 bin 549 sterlin parası bulunduğunun anlaşıldığı kaydedildi.
İddianamede, ilk eşten olan kızların, "ölümünden önce Türkeş’e boş bir kağıda imza attırdıkları ya da imzasını taklit edip paraları kendi hesaplarına aktardıkları" kaydedildi.


Kimse hesap soramaz
Eşinin ölümünün ardından ciddi bir malvarlığına sahip olmadıklarını öne süren Seval Türkeş, ortaya çıkan 1.2 trilyonluk servet için "Türkeş, Türkiye’ye miras bıraktı. Türkeş’in tabii ki parası olacak. Türkeş’e kimse hesap soramaz" diye değerlendirdi. Seval Türkeş, Alpaslan Türkeş’in ölümünden sonra mağdur edildiğini söyleyerek, "Hiçbir belgeye ve bilgiye dayanmadan kişilik ve ailemin mahremiyetine saldırıldı. Bizim gibi aileler toplum adına savaştı" dedi.

Tuğrul Türkeş: Beni karıştırmayın
Alpaslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş de, miras tartışmasında sessiz kalmayı tercih etti.
Türkeş, "Yargıya intikal eden bir konu. Tartışma dışında kalmak istiyorum" dedi.

Bu para MHP’nin mi?
İSTANBUL Milliyet

Kızı Ayyüce Türkeş’in yargıya başvurmasıyla Alparslan Türkeş’in İngiltere’deki bir bankada ortaya çıkan 1.2 trilyon liralık nakit serveti, TBMM’ye yapılan resmi mal beyanında da yer almadı. Türkeş’e ilişkin resmi bildirimlerde yer almayan paranın MHP’ye ait olup olmadığı sorusu gündeme geldi.

Türkeş’in ölümünden hemen sonra MHP kadroları arasında yaşanan miras kavgası ve peşine düşülen partinin yaklaşık 5 trilyon lira parası sır oldu. MHP, kayıp evler ve arabaların akıbetini öğrenmeye çalışırken, Milliyet’in 22 Ağustos 1997’deki "Türkeş’in kayıp çantası" manşeti bomba etkisi yarattı. Haberde Türkeş’in, ölümünden bir gün önce Almanya’dan içinde 625 bin mark bulunan çantayla döndüğü, Türk kurultayı için getirildiği tahmin edilen paranın kaybolduğu vurgulandı.

Resmi servet beyanında yok
Alpaslan Türkeş’in, TBBMM’ye resmen yaptığı beyanda da, İngiltere’deki bir bankada ortaya çıkan paralar yer almadı. Liderlerin Malvarlığını Soruşturma Komisyonu’nca açıklanan Türkeş’in resmi servet beyanı şöyle:

İstanbul Yakacık’ta arsa ve ev n İzmir Özdere’de arsa, ev n Ankara Oran’da bir ev n Fethiye’de kooperatiften hisse Ankara’da eşinin üzerine ev, İzmir Konak’ta daire, Ankara Çankaya’da iki daire, Ankara Altındağ’da arsa, Konut Yapı Kooperatif’ten hisse, Kocaeli Gebze, İstanbul Üsküdar’da arsa n 1991 model Mercedes ve 1994 model Audi marka otomobil n 25 bilezik, 60 Cumhuriyet altını n 45 bin mark, 2 bin dolar, 2 milyar 611 milyon lira nakit para. © 2001 Milliyet
* * * * *

Evet işte Atatürk ve geride bıraktığı Türkiye! Yazıma başlarken bir gazetenin eski sayısından bir yazıyla konuyu açmak istedik. Eski derken o kadar çok ta eski deĝil. Zaman Gazetesi 1-Kasım-1991 tarihli sayısı. Gazetyeye o zamanlar „haftada bir“ köşesinde Yavuz Bülent Bakiler isimli şahıs şöyle yazıyor:

İsmet Bozdaĝ’ın PAŞALAR KAVGASI’nda, merhum Kâzim Karabekir’in bir hatırası ne kadar dikkat çekici!... Bakın K. Karabekir paşa neler anlatıyor:
10 Temmuz 1923’de Ankara istasyonundaki özel kalem binasında, parti nizamnamesini (tüzük) müzakereden sonra Gazi (atatürk) ile yalnız kalarak hasbihallere başladık.
„Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdur!“ dediler. Kendisini Hilafete ve Saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan; benim, kapalı yerlerde başaçıklıĝımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktıĝımı görünce şu izahati verdi.

"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar! Fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün deĝildir. Bunun için, önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur!"

Cenab-i Allah Kuran-i Kerim'de Hz. Peygamberimizi bize örnek gösteriyor. Bütün hayatımızda, ibadetimizde, topluma karşı olan görevlerimizde, dürüstlükte ve insan hayatını kapsayan bütün konularda Hz. Muhammed bize örnektir. Ne mutlu O'nu kendisine rehber kabul edenlere..

Saygılarımla

01.03.2001

Dini açıdan Kürd gerçegi - Seyda

İnsanlar yaradılış itibarıyla eşittirler, çünkü hiç bir varlık yaratılırken ırk, renk cinsiyet ve fiziki yapısını seçme özgürlügüne sahip değildir. Yüce Allah, onu nasıl yaratmışsa o şartlara entegre olmuştur. Dolayısıyla da, hiç bir kavim veya familenin renksel veya bölgesel konumları itibarıyla diğerlerinden üstün değillerdir. Belki üstünlük Yaratıcının direktiflerine bağlılıkla orantılı olarak tezahür eder. Yüce Allah (c.c) buyururki:"Ey insanlar biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, en çok ( Ondan ) sakınanızdır. Alleh bilendir. Her şeyi heber alandır." (Hucurat:13)

Irklar, diller ve renkler Allah'ın birer ayeti olarak Kur'an-ı Kerim'de zikiredilmektedir. Allah (c.c) buyurur ki,"O'nun ayetlerinden biri de, göklerin ve yerin yaratılması, diliniz ve renklerinizin değişik olamasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır." (Rum:22)

Bir kavmin dilini, kimliğini ve tarihini inkar etmek, onu asimile etmek ve yok etmeye çalışmak, Allah'ın ayetlerinden bir ayeti inkar etmek anlamına gelir. Herhangi bir ayeti inkar etmek de insanı islamdan çıkarır. Örneğin: Namaz, oruç, zekat, içki ve faiz hakkındaki bir ayeti inkar etmenin küfür olduğu inancı genelde müslümanlar arasında yaygındır. Ancak bir ırkı ve bu ırkın kültür ve dildini inkar etmenin Allah'ın bir ayetini inkar etmek anlamına geldiği inancı müslümanlar arasında yaygın olmadığı gibi, müslümanlık iddiasında bulunan çoğu cemaatlar, bölücülüğe sebebiyet vereceği zannıyla egemen güçler yanında yer alarak, resmi ideolojinin mensup olduğu ırk ve kullandığı dil dışındaki ırkları yok etmek ve dillerini yasaklamak yarışının temel taşlarını oluşturmaya daha fazla çalıştıkları ve bunun için islamın evrensel bütünlüğüyle ilgili ayet ve hadisleri mesnet gösterdikleri bir vakıadır. Bunlar mevcut bütün ırkların ve simaların (renklerin) Allah'ın ayetlerinden birer ayet olduğu ve islamın bu ırklara eşit mesafede bulunduğu, herkesi eşit gördüğü gerçeğinden saptıklarının farkında bile değillerdir.

İşte dünyanın mezopotamya bölgesinde yerleşik olan ve varlıkları M.Ö. 4000 yıllarına dayanan bir ulus vardır ki, bunlara kürd ulusu denilir. Yakın tarihe kadar 20. asrın son yarısında yaşıyan müslümanların, kürdlerin varlığından bile heberleri yoktu. Bu ulus, lozan antlaşmasıyla 4 parçaya böldürlerek türkler, araplar, farslar ve kısmen de rusların merhametine bırakıldılar.

Adı geçen uluslar, devletlerini ırkçılık temelleri üzerine kurdukları için, himayelerine bırakılan kürdlerin dilini, kürdülüğünü (kimliğini) ve tarihlerini inkar ederek ve M.Ö. 4000 yıllara dayanan varlıklarını görmemezlikten gelmeye çalıştılar. Dolayısıyla da kürdlere karşı akla gelmedik imha, sindirme, baskı ve şiddet uygulamayı devletlerin birinci hedefi haline getirdiler. Kürdlere uygulanan bu politika, genel olarak dünya insanlığının, özel olarak da tüm müslümanların hesabını veremeyecekleri büyük kusurlardır.

Aslında bu zulümler, 2. dünya savaşından sonra demokrasi havarilerinin doğurdukları ikiz çocuk olan faşizm ve sosyalizmin aracılığıyla yapıldı. Bu ikiz çocuklar, dünyayı paylaşarak müslümanların gözlerine de kendi gözlüklerini taktılar. Müslümanlar da çizilen sınırlara misak-i milliyetçilik anlayışıyla ve sanki Allah'ın emriymiş inancıyla bu sınırlara kutsal sınırlar gözüyle baktılar. faşist ve sosyalist ulasalcılığı islamla özdeşleştirdiler. Her arap kırallığı birer devlet yapıldı. Bir kısmı faşist, diğer bir kısmı da sosyalist güçlere bağlandı. Bu arada zarar gören islam ve kürt ulusu oldu. Çünkü yukarıda da işaret edildiği gibi müslümanlar, Faşist ve sosyalistlerin müsaade ettikleri şekilde dine inanmaya başladılar. Bu sınırlar çizilirken, kürdlere hiç yer verilmedi. Haklı olarak bir kısım kürdler, bunun zülüm olduğunu dile getirmeye çalştıkları zaman, karşılarında yanlış bir şekilde islama inanan bir kısım müslümanları buldular. İslamda bölücülük yoktur, müslümanlar kardeştirler gibi sloganlarla karşılaştılar. Sloganlar doğrudur. İslamın evrenslliğine uygundur, yeryüzünde adaletin tesisi, zulmun kaldırılması için gönderilen Kur'an’ın özüne uygundur. Ancak Allah'ın yarttığı ve kendi ayetlerinden bir ayet olarak nitelendirdiği değişik renk ve dillerin (kürd ulusunun) yok edildiği dünya coğrafyasında 200 'e yakın devletcikler kurulurken, nüfüsu 50-60 kat Kıbrıs veya Kuveyt kadar olan Kürdistan'ın haritadan silindiği ve bunun Allah'ın (Rum:22) Sure'sindeki ayetine karşı savaş anlamına geldiği gerçeği görmemezlikten gelindi.

Evet bölücülük, Kur'an'ın "Allah'ın ipine sısmsıkı sarılın ve bölünmeyin" (Ali imran:103) ayetinin özüne terstir. Her müslüman kürd de bu şekildeinanmalıdır. Ancak şu anda her ulusa yorganın bir ucu verilmiş, kürdler ise dışarıda bırakılmışlardır. Kürdler'de bu haksızlığı görerek diyorlarki, ya hepimiz yorganın altına eşit bir şekilde girip barınalım, aksi takdirde bizim de yorganın bir köşesini kesmeye hakkımız doğar. Kürdlerin haykırışı bundan ibarettir. Başka bir istekleri yoktur. Ne zaman yeryüzündeki bütün müslümanlar, faşizm ve sosyalizm ucubelerinden kendilerini kurtarır ve yeryüzünde Kura'nın emrine uygun olarak islam birleşik cumhuriyetlerini kurarak bir ümmet anlayışıyla hiç bir ulusun varlığı, kültürü, dili ve kimliği inkar edilmeden eşit şartlar altında bir araya gelirlerse ve bu arada müslüman kürd ulusu da "Biz sizlerle beraber olmayız, sizin birliğinizi tanımıyoruz" deseler, o zaman kürdlere bölücüsünüz veya ırkçısınız demeleri haklı gösterilebilir. Ancak böyle bir oluşum mevcut olamdığı gibi böyle bir görüş'de müslümanlar arasında yaygın değildir.

Arabistan, Türkistan, Afganistan, Çeçenistan denildiĝi zaman hiç bir müslümanın aklına ırkçılık gelmiyor. Ancak Kürdistan denildiği zaman, hemen ırkçılık ve bölücülük damgası basılıyor. Elbette bu büyük bir gaflettir ve zalimlerin ekmeğine yağ sürmektir. Zalimi desteklemektir. Tağuti-despot sisteme itaattır. Lozan'dan önce'de kürdlere zülümler yapılmıştı, ancak cumhuriyetten önce kürdler feodal bir yapı şeklinde kimliklerini sürdürüyorlardı, daha önce de Med ve Eyyübi devletleri gibi devletler kurdular. Ancak cumhuriyetle birlikte istiklal mahkemelerinde yüzbinlerce müslüman türk ve kürt aydını idam edildi. Medya bazında dini anlatmakta bir boşluk meydana geldi. Kürdistan'daki medreselerde müsbet ilimlere yer verilmediği için, orada yetişen hocalar içlerine kapanık kaldılar. Dinin anlatılması ve yorumu PEYAMİ SAFA, ALİ FUAT BAŞGİL, ERGÜN GÖZE, AHMET KABAKLI ve KADİR MISIRLIOĞLU gibi zatlara bırakıldı, bunların hepsinin ortak özelliği milliyetçilik mukaddesatçılık, misaki milliyetçilik, vatan ve bayrak sevgisi, antikomünistlik ve ABD dostluğudur.

Dinin yorumu bunlara bırakılınca bunlar da dini, sağcılığa paralel olarak köşe yazılarında ve kitaplarında yazmaya başladılar. Hedef hep solcular ve komünizm gösterildi. Gerek türk ve gerekse kürdlerin dindar aydınları bunların gösterdikleri doğrultuda dine inanmaya başladılar. Dolayısıyla da resmi ideoloji Nato ve ABD doğrultusunda olunca tarikatcılar, ışıkçılar, nurcular ve Erbakancılar gibi tabanı müslüman olan cemaetler de, resmi ideolojinin görüşü doğrultusunda dine inandılar. Komünizm tehlikesi karşısında resmi ideolojiyi sırtlarında taşıyıp, savunucusu oldular. Bununla da Kürdistan'daki bir kısım gençleri marksizmin kucağına tekmelediler. 1975 tarihinde Cezayir'de yapılan antlaşmayla Molla Mustafa Barzani'nin Amarika'ya iltica etmesi, 1946 ylında da Mahabad kürd devletinin ortadan kaldırılması, gerek Kadı Muhammed'in, gerekse Molla Mustafa Barzani'nin ve gerekse Şeyh Said'in Îslam kimliğini taşımaları, Artık "Bu sorun din ve dindarlarla çözülemez" kanaatinin Kürdistan'daki gençler arasında yayılmasına ve çareyi marksizm'de aramalarına sebep oldu. Ancak Marksizm de bu soruna deva olmadığı gibi, bir kısım aydın ve gençlerin dinden uzaklaşıp, ateizme kaymalarına neden oldu. Kaş yapayım derken gözden de olundu. "Marksizmde adalet ve eşitlik vardır. Ancak marksizmin gölgesinde kürdler haklarını elde edebilirler." gibi sözler, kuruntulardan, hayalden öteye geçmedi. Kürdistan kurulmadığı gibi, Kürdistan'daki bir kısım aydın ve gençler de materyalistleştiler. Mahabad Kürd Cumhuriyetini ortadan kaldıran Stalin değilmiydi? Kuzey Irak Kürdistan'ında ve özellikle Halepçede yapılan katliamlarda Rusya saddam'dan yana tavır takınmadımı?

Kürdistan halkı poatansiyel olarak müslümandır. İslama rağmen herhangi bir başka çalşmanın hedefe ulaşması saflık olur. İslam, Kürtlere zulüm yapmamıştır. Belki islamı yanlış algılayanlar zulüm yapmışlardır. Gerçek islam, insanlara dünya ve ahiret mutluluğunu kazandırır. Müslüman her zaman zalimin karşısında ve mazlumun yanında yer almalıdır!...

Allah (c.c) buyururki:"Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve "Rabbimiz bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkart, bize katından bir veli (koruyucu) gönder, bize bir yardımcı yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan mustaz'aflar için savaşmıyorsunuz?" (Nisa:75)

Peygember (s.a.v) de buyurur ki,"Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmetmez."(Buhari) "Îster zalim olsun, ister mazlum olsun kardeşine yardım et."Peygamberin sözü karşısında ashapten birisi "Ey Allah'ın resulü şu mazlum olan kimseye yardım edebiliriz. Fakat o zalime nasıl yardım edebiliriz." diye sorunca Hz. Peygamber; "Zalimin iki elinden tutarsın (yani onun zulmünü engellersin)" diye buyurdu (Buhari)

Kürt halkı mazlum ve müslümandır. Bu halkın hakkını eşit ve adil sağlanmasını savunmak, bu hususta ön ayak olmak, kürdlerin yanında, zalim, tağut, müstekbir ve egemen güçlere karşı mücadele etmek, ırk farkı gözetilmeden her müslüman için zorunlu ve mühim akidevi bir sorumluluktur. Bir kürdün de insan olarak bir arap, fars ve türk kadar ve onunla eşit haklara sahip olduğunun kabulü ve savunulması sorumluluğunun yerine getirilmesi halinde, müslümanca yapılacak güç birliği müslümanlar için yeni ufuklar açacak ve onları dünya coğrafyasında söz sahibi kılacaktır. Bu nedenle de sagcı muhafazakar söylemler bir an önce terkedilmelidir.
Kürt meselesi gündemlerinin birinci maddesi haline getirilmelidir. Ancak inanç ve islamdan taviz verilmeden Kur'an'ın yaşama geçirilmesiyle bunlar gerçekleştirilmeli, taki yeryüzünde fitne kalmayana ve din yalnız Allah'ın oluncaya dek yapılacak cihadın alt yapısı oluşabilsin.

Peygamber (S.A.V) buyururki,"Mazlumun bedduasından korunun." Kur'an da buyururki; "Biz ise yeryüzünde mustazaflara lutfetmek ve onları önderler yapmak ve varisler kılmak istiyoruz."(Kasas 5) Cahiliyet döneminde Mekke'liler çevredeki insanların mallarını alıp, paralarını vermiyorlardı. Hakkını alamayan bir Yemen'linin feryadı üzerine birkaç kişi bir araya gelerek, mazlumlara yardıma yönelik hilf'ül-fudul adındaki cemiyeti kurdular. Hz. Muhamed (a.s) henüz 20 yaşlarındayken bu cemiyete üye oldu. Peygamberlikten sonra olay kendisine hatırlatılınca, şu anda da böyle bir cemiyet kurulsa, tereddüt etmeden üye olurum" diye buyurarak islam dininin mazlumlara yardım konusundaki hassasiyetine de parmak basmıştır.

Enes b. Malik diyorki, Resullullah (s.a.v) bana yedi şeyi öğretti ........ ”ve mazluma yardım etmek “ (Buhari c.7-s.364)

Bundan dolayı önce bütün müslümanların adil bir sisteme kavuşmaları gerekir ki, dilde, kültürde, kimlikte, temsilde, ekonomide, eğitimde, yönetimde ve yargıda eşitlik sağlansın ve “müminler ancak kardeştirler” ayetin anlamı teoriden pratiğe yerleşsin.

Allah (c.c) buyururki, ”Hiç şüphe yok, Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisa:58)

Sözkonusu adalete doğru ilerleyebilmek için, önce mevcut zoraki resmi idolojilerden kurtulmak gerekir. Bunun başarılabilmesi için, geçici bir süre için de olsa bütün sistem muhaliflerin işbirliği yapıp, aralarındaki farklı ideolojileri kendi ilkelerinden taviz vermeden askıya almaları gerekir.

Rivayetlere göre Kürdler; Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağı üzerine oturduktan sonra, o bölgenin en eski, en asil ve en yerli bir kavmidir. Ve M.Ö. 3000-4000. yıllarından beri oralarda yaşıyorlardı, başkenti Ninova (Musul) olan imparatorlukları vardı, ancak M.Ö. 573 yılında Perslerin egemenliğine girmek zorunda kaldılar. Kürtler o terihten sonra hep Pers - Bizans veya arapların egemenliği altında yaşadılar. İslam fetihleri yapıldıĝı dönemlerde kürdler Sasanilerin ve Bizansların egemenliği altındaydılar. 639 yılında Bizansların yenilmesiyle Diyarbakır’ın, 644 yılında ‘da Sasanilerin yenilmesiyle de Kadisi’yenin feth edilmesiyle, Kürdistan islam egemenliği altına girip, müslümanlaştılar. İslama karşı alerjisi olan bazı tarihçiler, islam kürdleri kesti, Kürdistan’ı işgal etti, devlet olmalarını engelledi gibi gerçeği yansıtmayan safsatalarla kürd halkını islamdan soğutmaya çalışırlar. Bu hissi ve yanlış yalanın etkisinde kalmamaları gerekir. Çünkü müslümanlar, Kürdistan’ı feth ettiklerinde zaten Kürdistan Bizans ve Sasanilerin egemenliği altındaydı, yani müstakil bir devletleri bulunmuyordu.

İslam yalnız Kürdistan’ı fethetmedi. İran ve daha birçok başka yerleri de fethetti, ama hiçbir zaman idaresi altına aldığı ulusların kimliğini inkar etmedi. Onları arap olmaya zorlamadı. Belki bu dünyanın ahiret için bir imtihan yeri olduğu, Kur’an’ın direktiflerine göre hareket edilip, gereği gibi Allah’a kulluk edildiği zaman, ölümden sonra devam edecek yaşamda mükafatlandıralacakları, aksi hareket edenlerin de cezalandıralacakları hususunda uyarıldılar. Yani kimliklerine karışılmadı. Beylikler halinde kimliklerini muhafaza ediyorlardı ve o bölgenin adı da Kurdistan idi.

Asıl problem modern ulus devletlerin kurulmasıyla başladı ve 1. cihan harbinden sonra Rusya, İran, Irak; Türkiye ve Suriye arasında taksim edildi ve kürdlerin Beylikler durumundaki özerkliklerine de son verildi. Daha sonrada asimilasyon, şiddet, inkar ve baskı dönemi başladı. Bu adaletsiz taksimatı yapanlar da emparyalistlerdir. İşte bu olaylar kürd solunu doğurdu ve sıkıntılarını marksist söylemler içerisinde dile getirmek istediler. İslamcılar da hataya düştüler 1950 lere kadar Türkiye’deki islamcılar dünyadaki hakim sistemlere karşıydılar. Ancak Demokrat Parti ile aldatıldılar. DP nakşi şeyhlerin çocuklarını milletvekili yaptı, oysa babaları genelde rejime muhalif ve asılan kimselerdi. DP bu sağcılık geleneği Adalat
Partisi tarafından da devam ettirildi. Açtıkları kur’an kursu ve imam hatiplerle de muhafazarkar hale dönüştürülen müslümanların desteğini kazandılar. Böylece de kürd meselesini, Kurdistan’da yaşanan soykırım, baskı ve zülmü göremez bir noktaya getirdiler .1970 lerden itibaren sahneye çıkan Erbakan, siyonizm, emparyalizm ve A.E.T.ye karşı ve maneviyat içeren söylemleriyle, Kurdistan’da birinci parti haline geldi. Ancak kürd sorunuyla ilgili bakış açısı diğerlerinden farklı değildi. Zaten kullanılan sloganlara bakıldığında kürd sorununa bakışları anlaşılır. Sloganlar şunlardı: “Kahraman ordu, Mill görüş, Mill selamet, Milli nizam, Milli gençlik, Misak-i milli.” Ancak Erbakan kürdleri kürtçülükle aldatmadı, belki solculukla aldatıldılar. Çünkü solcuların başkahramanı Bülent Ecevit “Karaoğlan” ünvanıyla kürtlerin tek umudu olmuşdu.

Netice olarak kürtler; gördükleri her ışığa doğru koşuştular. Ancak hep aldatıldılar ve hep oyuna getirildiler.

Yukarıda anlatıldığı gibi, kürdlerin yaptıkları mücadele ırkçılık değildir. Yaptıkları mücadele, gasbedilen haklarının geri alınması için yapılan çırpınışlardır. Peygamber (S.A.V) den ırkçılık nedir diye sorulduğunda, “zulümde kavmine (ırkdaşına) yardımcı olmandır.” Diye cevap verdiler. İşte Türkler, Araplar ve Farslar bu kategoriye girmektedirler. Çünkü, zalim ve ırkçı yöneticilerin misak-ı milliyetçilik anlayışlarını desteklemektedirler. Kürdler devletini kurduktan sonra, yönetimlerindeki diğer ırkları yok etmeye çalışırlarsa, o zaman onlarda ırkçı olurlar .

İslam Peygamberi Veda haccında şöyle haykırıyor: “Ey insanlar! Hepinizin atası Adem’dir. Adem ise topraktandır. Aranızda takva ve fazilet üstünlüğünden başka bir üstünlük yoktur.” Yine Ebuzer (r.a)’nın Bilal (r.a) ya “Ey siyah kadının oğlu” diye hitap etmesini duyan Allah peygamberi “Ey Ebazer, sende hala cahiliyet kalıntılarını görmekteyim, kendini onlardan temizle” diye islamın ırklar arasındaki eşitliğe verdiği önemi gözler önüne sermektedir.

Kürt sorunu ümmetin sorunudur. Müslüman geçinen şahsiyetler ve din görevlileri, bol bol, namaz, zekat, oruç, kumar ve içki ayetlerini konu edinirler. Ancak “ırklar da Allah’ın varlığına delalet eden ayetlerdendir.” anlamındaki (Rum:22) ayetine muhalefet ederek kürt ırkını ve kürd dilini yok etmeye çalışmak, namaz ayetini inkâr etmek gibi müslümanı dinden uzaklaştırır konusunu hiç de işlemezler.
Bu bir gaflettir. Oysa Kur’an’ın bir ayetinin gereğini inkâr eden bir kimsenin dinden çıkacağı bir gerçektir.

Kürd sorunu karşısında zalim ve ırkçı diktatörlerin yanında yer almak ne kadar hatalı ise, İslamdan çıkıp çözümü islam dışındaki yöntem ve ideolojilerde bulmak da o kadar hatalıdır.

Allah’ın Selamı Hakka tabi olanların üzerine olsun.
Amin.

Mazlumlarin Sesine Nasihat - Zakir Sönmez

Bizi ehseni tekvim üzere yaratan, rızıklandıran, terbiye eden ve nimeti sayesinde bizi ateş çukurunun kenarından kurtarıp, İslam’la şereflendiren Allah’a (c.c.) hamdu senalar olsun. İnsanları şirkten tevhide davet etmek ve karanlıklardan Nur’a yükseltmek için uyarıcılar olarak Allah tarafından gönderilen tüm Peygamberlere ve Hz. Muhammed (a.s.) e salat ve selam olsun.

Tevhid mücadelesi boyunca Sirat-ı Mustakime uymaya gayret eden, hatta bu uĝurda canını çekinmeden veren şehidlere, Peygamberlerin güzide sahabelerine, Peygamberlerin izinde gitmeye gayret eden alimlere, muvahhidlere, mücahidlere ve mustazaflara dua ederiz. Resulî Ekrem’in sahabilerinden biri Allah’ın Resulüne dönerek, din nedir ya Resulüllah? Sorusunu yöneltti. Resulüllah’ın „Din nasihattır“ cevabına tekrar „din nedir“ ya Resulüllah? Diye sorusunu tekrarladı. Sahabinin üçüncü kez din nedir“ ya Resulüllah sorusuna mukabil Resulüllah „Din nasihattır“ diye cevap vermesi çok manidar deĝil mi?

Biz de, „Din nasihattır“ kavlinden yola çıkarak bir şeyler yapma gayretinde olan kardeşlerimize birkaç nasihatta bulunmak niyetiyle kalemi elimize alıp, „Bismillah“ dedik. Önce bu nasihatları kendi nefsime, sonra da kardeşlerime yapmak durumunda olduĝumu ayrıca belirtmek isterim. Yoksa Allah muhafaza etsin başkalarına nasihat edip kendi nefsimizi unutmuş oluruz. Ya Rabbi bilmeden ya da unutarak yaptıĝımız günahlardan dolayı bizi hesaba çekme! Tevbelerimizi kabul eyle ve günahlarımızı baĝışla, kafirlere karşı yaptıĝımız mücadelede bize yardım et.

Her kesim müslümanların gaflet uykusuna yatmak için köşelerine çekildikleri bu sisli ve dumanlı havada temeli atılan hayırlı adımlara merhaba demek, yardım etmek ve dua etmek her halde her müslümanın üzerinde durması gereken bir durum olduĝu kanaatindeyim. Lakin kardeşlik hukunun doĝal bir sonucu olarak birbirimizi uyarmak da ayrıca vazifemizdir. Belki de biz nasihat mekanizmasına gereĝince önem vermediĝimizden, herhangi bir oluşuma evet derken ve beraberlik kurarken dört elle sarılıp, hayır deyip eleştirdiĝimizde de çok vicdansız davrandıĝımızdan bu hallere düştük. Gruplar ve mazlumlar birbirlerini uçurumdan kenarına kadar sürüklediler. Mesafe açıldıkça açıldı ve birbirlerini kucaklaması gereken mustazaf mahrumlar birbirlerinin mezarını hazırlamak için adeta yarışa girdiler. Zaten zalimlerin de isteĝi bu noktadadırlar. Mazlumlar paramparça olup birbirleriyle uĝraşınca sindirilmeleri daha kolay olur. Tıpkı firavunun israiloĝullarını parçalara (hizip-parti-kipti) ayırıp zülmettiĝi ya da kurdun koyun sürüsüne saldırıp onları gruplara ayırdıktan sonra küçülmüş ve korkmuş koyunların boĝazına veya kuyruklarına azı dişlerini geçirip boĝazladıĝı gibi. Buna mükabil Allah (c.c.) ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın“ (3/103) hükmünü güzelce tefekkür etmemiz gerekmez mi?

Mazlumların Sesine nasihatlarımızın birincisine gelince:

Allah dinini üstün kılmak ve müstazaflara yapılan zülümleri bertaraf etmek için oluşturulan tüm grupların iyi niyetle ortaya çıktıĝı, cihanşümul hareket etme gayretinde olacaĝı, müsibetler ya da baskılar peşpeşe geldiĝinde evrensellikten grupçuluĝa geçildiĝi, eski söylemlerin terk edildiĝi, grupların daĝılıp yok olmamak ve silinmemek için katı sert tutumların müslümanlara hakim fikir haline geldiĝini maalesef teşhis etmek zor olmasa gerektir. Tabii ki mustekbir ve mustevlilerin, mustazafları bünyesinde toplayacak hatta kuvvet konumuna gelecek bir organizasyona seyirci kalacak halleri yok. Onların görevi hareketleri kontrol altına almaya gayret etmek , genele yayılmasını önlemek, dar kalıba sokmaya zorlamaktır. Bu gerçeĝi Anadolu coĝrafyasında müslüman türk grupları ve Kurdistan’da müslüman kürd grupları arasında görmek mümkündür. Mürted düzenlerin yaptıĝını yaydırmak yerine aslında müslümanların her kesiminin hem grup hem de fert olarak kendi nefislerini hesaba çekmesi gerekmektedir. Çünkü biz yaptıĝımız amellerimizin hesabını tefekkür etmeden, her gece tevbe etmeden azrail (a.s.) bize verilen emaneti bizden alırsa vay o zaman halimize!
Mazlumların Sesine gelince bu hale düşecek diyemiyeceĝimiz gibi, düşmiyecek te diyemeyiz. Bu hale düşülmemesi için sırf Allah rızasını elde etmek, adaletle hareket etmek ve mustazafların duasına müstehak olunur ise, her halukârda haktan ayrılmayıp gelen musibetlere sabredilirse umit ederim ki ismine yakışır bir organizasyon olarak hayatını devam ettirir.

İkincisi; emaneti ehline vermek ve adaletten ayrılmamaktır. Çünkü Rabbimiz Allah size emanetleri mutlaka ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiĝiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öĝütler veriyor. (4/58) Rabbimiz bu ayette emanetin mutlaka ehline verilmesi gerektiĝini bize bildiriyor. Peki „emanetler ehli olana verilmeyince ne olur“ diye bir soru sorulacaksa, herhalde düşünen insanların ve idrak ehlinin müslümanlara deruni bir bakış atması soruya cevap verir. Facianın ne kadar büyük olacaĝını bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

Vakıadır ki genelde organizasyonların ve camiaların bu hususta hassa davranmaktadır. Resulüllah ve ordusu Mekke’yi fethedince Hz.
Ali (r.a.) Kabe’nin anahtarlarının maliki olan Osman bin Talha (r.a.) eline vurarak anahtarları elinden alır ve bu görevin ancak kendileri tarafından yapılacaĝını söyler. Durum Resulüllah’a bildirilince Resulüllah olaya müdahale eder ve emanetin mutlaka ehline verilmesini söyler ve Kabenin anahtarlarını Osman bin Talha (r.a.) ya geri verir. Henüz müslüman olmayan şahıs karşısında eski inancını terk ederek İslam’la şereflenir. Günümüz müslümanlarının bu hususta hassas davranamama sebepleri çok yönlü ve ayrıca bir araştırma konusu olduĝundan burada üzerinde durmayacaĝız. Mazlumların Sesi olan yeni teşekkülün bu hususta hassa devranmasını temenni ederiz.

Üçüncüsü; Herhalükârda müşavere ile hareket edilmesi. Rabbimiz hayat mektebimiz olan Kur’an’da „Yine onlar Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri aralarında müşavere iledir.
Kendilerine verdiĝimiz rızıktan da harcarlar. Bir haksızlıĝa uĝradıkları zaman yardımlaşırlar.“ (42/38-39)

Rabbimizin bu hitabını da maalesef ya gruplar kendi düşüncelerine hapsettiler, ya da dar çerçevde ele aldılar. Tıpkı çoĝu hükümleri kendi grubuna ya da düşüncesine uyarladıĝımız gibi. Müşavereyi de sadece cemaate çok baĝlı olan kimselere has kılmak, ya da abi statüsünde veya hoca durumunda olan kimseye bu hak has kılındı. İslam’ın bu güzelim mekanizmasını da fakirleştirip, dar kalıba sokmaktan geri kalmadık bu güne de gerek bilmediĝimizden, gerekse gelen baskılardan ya da tedbir niyetiyle işler böyle idare edildiĝi sabittir. Hal böyle olunca evrensel olan dini kendi grubumuza has kıldık, daveti İslama yapmamız gerekirken kendi görüşünmüze çaĝirdık ve müşavere gibi bir lokomotif görevi yapan bir makenizmanın boĝazını sıkıp zincirlele baĝladık. Resulülllah’ın Uhud şavaşına çıkmak için sahabeyle müşeveresinde dikkat edelim. Resulüllah Medine’nin dışında savaşma fikrini olmadıĝı halde, özellikle Bedir’e katılmayan ya da savaşma arzusu olan diĝer sahabelerin icmaına göre hareket ettiĝi ve Uhud savaşının nelere mal olduĝunu İslam tarihinde bi zahmet inceleyelim. Ali İmarn Suresi 159 ncu ayetinin bu mesele üzerine indiĝini ve Peygambere hitaben; „O vakit onlara bir rahmet olarak yumuşak davrandın, Şayet kaba sert tutumlu olsaydın, hiç şüphesiz etrafından daĝılıp giderlerdi. Şu halde onları affet, baĝışlanmaları için dua et ve iş hususunda onlara danış. Kararını verdiĝin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever (3/159) Ayetin yorumu için tefsir kitaplarına başvurulabilir. Şunu da söylemeden geçemiyeceĝim; Allah tarafından baĝışlanan ve masum olan Peygambere hitap şekline dikkat ettik mi? Resuli Zişana eĝer kaba ve sert tutumlu olsaydın etrafından daĝılıp giderlerdi deniyor. Biz bu ayeti hayatımıza tatbik edebiliyormuyuz. Her ne kadar müşavere yapılıyorsa da, nihai söz emir tarafından veriliyor, hatta emirler verdiĝi takdir de istişare edilen veya müntesipler anlaşıldıĝı gibi ve sünnetle sabit olduĝu gibi Resulullah (s.a.) istişareye uymuş ve Uhud müsibetine sabretmiştir. Tefsirlere va çaĝdaş alimlerin eserlerine müracaat ettiĝimiz de genelde liderin nihai kararı geçerlidir, sözü aĝırlıkta kullanılır. İhtilaflı olduĝundan mesele tek yönlü yaklaşmak ve benim dediĝim olmazsa olmaz görüşünden uzak durmak gerekir. İhtilaflı olan meselelerde birbirimize merhamet etmemiz gerekir. Gereĝince birbirimizin fikrine saygı gösterseydik, müminler bu kadar param-parça olmazdı herhalde! Şahsi meseleler gündeme geldiĝinde ne hikmetse merhametli olması gereken müminler, birbirinin görüşüne saygı göstermesi gereken mustazafların, ateşli tartışmaları sonucu birbirlerine düşman kesildikleri, birbirlerini töhmet altında bırakan sözler sarfettiklerini bir çok yerde şahit olanlarımız vardır.

Allah’tan korkalım ve mahşer gününü hesaba katalım. Birbirimize nasihat etmeyi ilke edinelim. Amellerimizle başbaşa kalacaĝımız zaman acaba terazimizin saĝ tarafımı yoksa sol tarafımı aĝir basacak diye gözlerimizin kazan gibi dışarı fırladıĝı günden korkalım! Ne malum belki mümine gösterdiĝimiz küçük bir tebessüm, ya da haklı olduĝumuz halde Allah’ın rızasına nail olmak, kırmadıĝımız ya da kavga etmediĝimizden dolayı aldıĝımız bir sevap terazimizin saĝ tarafının aĝır basmasına vesile olabilir. Sadece terazimizin saĝtarafı aĝir bassın diye deĝil, aslında Rabbimiz bizi kardeş kıldıĝı için birbirimize merhamet etmemiz gerekir. Ancak unutmayalım ki miskalı zerre kadar iyilik ve kötülük karşılıksız kalmayacaktır. Lakin Rabbimizin bize baĝışladıĝı „ancak müminler kardeştirler“ ayetinden ve kardeşlik hukukundan çok uzaklaşmış bulunmaktayız.

Ne acıdır ki zalimlerin zülmüne maruz kalan mazlumların birbirlerine yardım edecekleri yerine, birbirleriyle uĝraştıkları ve enerjilerini birbirleriyle harcadıklarıdır. Üzerinde durmaya gayret ettiĝimiz bu hususlarda mazlumların sesine lebbeyke diyenlerin bu hatalardan uzak durarak, hak işlerde birbirlerine yardımcı olmaları ve hatalarında birbirlerini uyarırlar.

 Zakir

Cumhuriyetin hesabını kim soracak? - H. Gül

Zülmedenler yakında nasıl bir inkılaba uğrayıp, devrileceklerini bileceklerdir." (Şuara/227)
Bu yüce Ayeti Kerime ile yazıma başlamak istiyorum. Şöyleki; zulüm üzerine kurulan devlet ve milletler, hiç bir zaman sonuna kadar devam etmezler. Bir gün gelir mutlaka yıkılıp giderler. Tarihte hep böyle olmuştur. Yine mazlumların ahı hiç bir zaman yerde kalmaz. "Mazlumun ahı çıkar aheste aheste " ecdat'ın sözleri bunun bir ifadesidir. Yine bir Hadis-i Şerifte mazlumların duasının makbul olduĝu bildirilmektedir. Çünkü, Yüce Allah ile kendisi arasında perde kalkar buyurulmaktadır.

Bu girişten sonra, T.C. devleti nasıl kurulmuştur? Kendileri nedir? gibi soruların yanıtını aramaya çalışacaĝız. Gerek M. Kemal' in gerekse Kemalistlerin kurdukları devlet ve hükümetler, meşru deĝildir, bilakis birer terör devlet ve hükümetleridir ve kendileri de birer terörist ve Allah‘ın emirlerine karşı gelmiş isyancılardır.

1- Ortada küfür sistemi ve bunu destekleyen gafil müslümanlar vardır ve bunlar zalim kategorisinde zikredilmektedir. Mazlum ise Kuran, Şeriat, ve İslamı savunan ve ezilmekte olan müslümanlardır. Yapılan zulmün hesabı er veya geç müslümanlar tarafından sorulacaktır. Terör devleti, hakimiyetini kurmak istediĝi dönemlerde, başlangıçta Konya civarında on bin ulemayı asarak idam etmştir. ( Kelime Hafız Ali Reşad 1378-1959)

2- Şapka giymedikleri ve şapka inkılabına karşı geldiklerinden dolayı Türkiyenin çeşitli yerlerinde bir çok ulema idam edilmiştir.
(Merhum Sabri Efendi nin başına gelen şapka Meselesi 1926).

3-İskipli Atıf Hoca Efendi, şapka inkılabı gerçekleşmeden evvel, şapka aleyhine yazdıĝı bir kitaptan dolayı idam edilmiştir. (Frenk Mukallidliĝi ve şapka-1926)

4- Şeyh Said Efendi bilinen o meşhur serhıldanından dolayı birçok arkadaşıyla beraber asılarak idam edilmişlerdir. (1925)

5-Erzurum'da şapka yüzünden, 14 alim idam edilmiştir.( bu sadece bilinenlerdir.)

6- Şeyh Said'in torunu Muhammed Kasım Fırat, Şeyh Said'in kıyamında 80 bin insanın katledildiĝini bildirmektedir. Ayrıca Kasım Fırat, eski ismi Darahinê olan Genç ilçesinde Zikti aşiretinin toplu mezarlarının da halen bulunduĝunu belirtmektedir. Yaşayan canlı şahitler ise, Şeyh Said Kıyamında evlere toplatılarak, diri diri yakılan, güçsüz çocuk ve kadınlardan, dinamitlerle parçalanan suçsuz insanlardan, aĝaçların arasında gizlenmeye çalışırken, üzerlerine benzin dökülerek, ateşe verilen kadınlardan söz ediyorlar.

7- Şeyh Esad Efendiyi de Menemen olayında suçsuz yere idam ettiler.(1930) Kemalistler Kubilay adındaki subayı öldürterek, Esad Efendi yaptı gerekçesiyle kendisine iftira ederek idam ettiler. (Necip Fazıl Kısakürek- Son Devrin Din Mazlumları)

8- Dersim'de en az 50 bin müslümanın kan ve canı heder edilmiştir. Gerçekleştirilen bu katliam, tarihte ender rastlanılacak katliamlardan birisidir. Ayrıca Yusuf Cemil'in köyünden iki yüz kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buĝday sapları üzerine konulup zalim ve hunharca yakılmıştır.

9- Said-i Kurdî (Nursi) hazretleri, ömrünün çoĝunu zindanlarda geçirmiştir. (Gizli Vesikalar)

10- M. Kemal'in fedailerinden Cevdet Abbas, Kılıç Ali, Receb Zühdü, Salih Bozuk, Osman Tufan ve diĝerlerinden A.P. (Adli Askeri Polis Teşkilatı ve Hafiyecilik) unvanıyla bir çete kurulmuştur. (Vesika 18)

11- M. Kemal, fedaileri vasıtasıyla kendisine karşı gelenleri tehdit ederek, yok etmiştir. Osmanlı ordsunda bu kadar zalim ve haris bir asker görülmemiştir. (Vesika 15)

12- Her vesileyle meclise tabancayla, silahlı giren ve azalar arasına sokulup, oturan bazı M. Kemal'in adamları ufak bir işaret ve direnme halinde ellerini silahlarına atarlar ve meclistekileri tehdit ederlerdi. Dünya Komitecilerinin meclisinde görülmedik bu hali, T.C. meclisinde azalar müşahede etmişlerdir. (Vesika 12)

13-Bu şekilde Ankara'da kurulan hükümetler birer meşru hükümet deĝildirler, adeta birer çete hükümeti olarak teşekkül etmiştir. (Vesika 10)

14- M. Kemalin ihanet ve hiyanetlerinden birisi de, ulemaya reva gördüĝü hakaret, cinayet ve idamlardır. Velhasıl, On binlerce medrese kapatılmak suretiyle, yüz binlerce alimin yetişmesine mani oduĝu gibi, Kürdistan Dini Müesseselerin kapatılmasına mani olan ulemaya da hakaretler yaĝdırmış ve kendilerine her türlü acı ve işkence edilerek idam sehpalarında asmıştır. Ayrıca, T.C. din ve mukaddesat lehinde yayın yapan dini gazete ve dergi gibi yayın organlarını kapatmış ve elemanlarına da zulüm ve hakaret icra etmiştir.

15- M. Kemal mecliste hakimiyyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye muzakere ve münakaşa ile verilmez, kudret ve zorla alınır, bu bir emri vakidir. Burada toplananlar meclis ve Herkes meseleyi tabii görürse fikrimce çok iyi olur aksi taktirde Hakikat yine usul-i dairesinde yerini bulur fakat ihtimalki bazı Kafalar kesilecektir diyerek saltanatın kaldırılma hususunda ne hür bir tartışmaya ve ne de böyle bir oylamaya müsade etmiştir Mustafa Kemal tarafından Meclis Kürsüsün de irade edilen bu konuşma ile tam bir ihtilal sahnesi içerisinde aksi davranan ve hareket Edenlerin Kafalari kesileceĝi açıkça ifade edilmiştir (Çetin Öĝek devlet ve din sf.471) Mustafa Kemalin bu ihlal havası bursa konuşmasin da daha açık bir şekilde kendini göstermektedir. Kan ile yapılan inklaplar daha muhkem olur, kansız inklap ebedileştirilemez (Mustafa Kemal Bursa konuşması 22 OCAK 1923 )

22-12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra yapılan Zülümler de arşa yükselmiştir. Şöyle ki kemalizim millete hayır getirmemiştir. Anarşi getirmiştir göz yaşı getirmiştir kan getirmiştir israt getirmiştir fuhuş getirmiştir kardeşi kardeşe düşman etmiş. Birbirine kurşun sıkar hale getirmiştir. Zaman zaman müslüman Kürt alimleri ve aydınları bile bu kurşunlara Kurban olup gitmektedir hapishanelerde 45000 bin civarında genç inim inim inlerken, bunların 45000 anaları da göz yaşı ddökmüşlerdir işkence altında ölenlerin ve göz altında kaybolanların ise sayısı tam olarak bilinmemekte dir bunları bu hale getiren Kemalizimdir ve kemalizme Dayanan materyalist bir eĝitim sistemidir iman ve Allah ( cc ) korkusundan yoksun bir terbiye sistemidir yoksa bazılarının zannetiĝi gibi iktisadi hayatın Bozukluĝu deĝildir çünkü kominizim aç midelere Hitap ederek deĝilde aç gönüllere seslenerek gelin işte kemalizim gençleri din den ve iman dan uzaklaştırarak Komünizme zemin hazırlamıştır.

23- Son onbeş yıl içerisinde 3600 Köy boşaltılmıştır yüzlerce Köy Kemalist generalleri emri ile yıkılmıştır iki milyon dan fazla insan doĝup büyüdükleri yerleri terk etmek zorunda kalmışlardır

24-Son zamanlarda işlenen Zulümlerin cinayetletin fail-i mechulesinde rakamları olabildiĝince yükselmektedir bu da Gösteriyorki Zulüm harekatı devam etmekte ve nice canlar yanmaktadır işte en bariz örnek 3 Kasım 1996 günü T.C. mafya, çete, emniyet ve devletin içiçe çalıştıĝını ortaya çıkaran Susurluk kazasıdır. Üzerinden üç sene gibi bir zaman geçtiĝi halde Kemalistler bu çeteyi çözemediler, çözmek istemediler. Kendilerinin ifadelerine göre zaten bu Susurluk olayını kimse çözemez. Neden? Çünkü ipin ucunda kendileri vardır da ondan. Cumhuriyetlerinin pislikleri ve yaptıkları zülümler bir bir ortaya çikacak ta ondan!

25- Yine basın ve yayınlarının resmi rakamlarına göre 1996 yılında 71 faili mechul cinayet, 207 gözaltında kayıp, 181 işkence ve gözaltında ölüm hadisesi olmuştur. 1997 yılında ise 32 faili-mechul, 48 işkence altında ölüm, 28 kişi cezaevinde aĝır şartlar nedeniyle ölüm, 73 kayıp hadisesi vuku bulmuştur. Yine aynı şekilde 500 den fazla Kur’an Kursu rejimin polisleri tarafından basılmış ve kurslardan 300 den fazlasının kapısına kara kilit vurulmuştur. 1998 yılının ilk altı ayında ise 87 faili mechul, 19 göz altında ölüm, 13 kayıp ve 5 kişi de cezaevindeki kötü şartlar nedeniyle ölüm hadisesi olmuştur ve bu rakamlarının da artması beklenmekte.

26- Sadece Allah’ın emrini yerine getirmek için başlarını örten kız talebeler okullara alınmamıştır. Çok sayıda öĝretmen de başörtülü oldukları için işten atılmışlardır. Yine çok sayıda başörtülü öĝretmen hakkında da soruşturma açılmıştır.

27- Peygamberin sünneti olan sarıĝı başlarına taktıkları için son zamanlardan tutuklanan ve haklarında soruşturma açılanların sayısı binlerle ifade edilmektedir. Bütün bunlardan sonra şunu şöyle söyleyebiliriz.

Türkiyede her kötülük kemalizmden kaynaklanmaktadır. Artık yapılan zülümler tahammul edilmeyecek dereceye yükselmiştir. Hem kürd insanı ve hem de türk insanının sabrı taşmış bu zülme bir son vermek için patlama noktasına gelerek kendisini göstermektedir.
İşte her taraftan yapılan bu protestolar bunun en bariz bir örneĝidir. Kurtuluşun tek çıkar yolu hakkı sahibine iade, idarei ehline vermektir. Yoksa bir İslam ülkesinde ve İslam toprakları üzerinde ne kafir bir ve ne de zalim bir idare payıdar olamaz ve ebedi kalamaz Her gün yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya silah zoruyla ve baskı rejimiyle milletimize giydirilmek istenilen inkılab elbiselerini fırsat bulan bu ümmet tarihin çöplüĝüne atacaktır ve atmıştır da. Zira Ümmete yakışan İslam kıyafeti ve Şeriat ve Kur’an’dır. Çünkü bu millet müslümandır, müslümanı ise ancak müslüman idare eder. Keza onun hükümeti müslüman ve İslam anayasası Kur’an kanunu Şeriattır. İşte ümmet adına davamız ve kimliĝimiz budur, iddiamız budur, bu topraklar bizimdir ve bizim hakkımızdır, bütün müslümanların hakkıdır. Her müslüman ve her kururluş bu davaya katılacak ve böyle bir talebte bulunacaktır ve bu aynı zamanda kendisine farzdır, her müslümana farzdır, susması haramdır. Ve bu hakkı kimse kimseye devredemez, müşterek ecdat mirasıdır. Velhasıl bu topraklar Ümmet-i Muhammed’indir, bizler de vekili olarak davayı üstlenmişizdir. Dava dilekçesinde de belirtildiĝi gibi Şer’an ve hukuken istenilen iki şey;

1- Topraklarımızın ve kimliĝimizin geri alınması
2- Mücrim ve mutecavizlerin tecziyesi (cezalandırılması).

İşte bu davamız dünya efkarı Umumiyesine duyuruyor ve sonuna kadar takipçisi olacaĝımızı ilan ediyoruz. Hiç şüphesiz zafer er-geç müslümanlarındır.

 Hüsameddin

Sanat ve islam - Kawa Bedirxan

Günümüz dünyası kitle iletişim araçları ve kolay ulaşım şartları nedeniyle, adeta küçük bir köy haline gelmiş durumda. Amerika´da olan bir olaydan anında Çin'deki bir insan haberdar olabiliyor. Kültürler ve düşünceler de, etkilerine göre böylesi bir ortamda çok çabuk yayılıyorlar. Örneĝin Fast-food (atiştırma) şeklindeki yemek alışkanlıĝı, çok kısa bir sürede dünyanın heryerine yayıldı. Bugün Dünyanın heryerinde Mc Donalds´ın şubelerini görmek mümkün. Sonra Pokémon adlı çizgi filmin çocuklar üstündeki etkisi ve bütün dünyada adeta bir hastalık gibi yayılması herkesin malumudur.

Bir başka örnek, Sinema. Amerika Sineması bugün bütün dünyaya hükmediyor. Avrupada bile halk 80% ameriaka yapımı filmleri tercih ediyor. Bunun sebepleri elbette çoktur ve konumuz bu deĝil. Ama önemli olan gençlerimizin bu film ve kültürle yetişmesidir. Sinemayı sadece sinema, yemeĝi de sadece yemek olarak algılamak bizi yanılgıya götürür. Bütün bunların altında yatan şey, dünyanın giderek tek bir kültürün egemenliĝi altına girmesidir.

Işte bu nokta da, Islam ve sanat kelimelerinin birlikte anılmasının önemi ortaya çıkıyor. Yüzyıllarca islamı sadece evinde oturup zikir etmek olarak algılayan bazı insanlar, sanatı, bilimi, edebiyatı gayri-müslimlere teslim etmişlerdir. Îslamı sosyal hayattan uzaklaştırmak, islamın gerilemesinin temel sebebi olur. Eger toplumun islami bir yaşam sürmesinden yana iseniz, herşeyin islami alternatifini sunmak zorundasınız. Îslami bir şekilde vakit geçirebilecek sosyal ortamlar oluşturmalısınız ki, gençliĝi kahvelerden, diskolardan uzaklaştırabilesiniz. Îslami filmler yapmalı, kasetler çıkarmalısınız ki, insanlara şu filmi seyretme, şu kaseti dinleme diyebilesiniz. İslami dergiler, gazeteler, kitaplar çıkarmalısınız ki insanlar bilgilenme ve öĝrenme ihtiyaçlarını İslama küfreden yayınlardan temin etmek zorunda kalmasın! Aksi taktirde hiçbir müslümanın evinde oturup, bugünkü ortamı ve kültürel yapıyı eleştirmesi bir anlam ifade etmez.

Yapılması gereken ve yapılabilecek şeyler aslında çoktur. Çünkü bizler maratona geriden katılan bir koşucuyuz ve bunun için de, herkesten daha hızlı koşmamız gerekir. Şüphesiz bunlar bir kişinin tek başına yapabileceĝi şeyler deĝildir. Bunun için kurumlar oluşturulmalıdır. Özellikle Kürtçe alanında dini eserlerin azlıĝı herkesin malumudur. Sadece dinin eserleri ve yararlı kaynakları tercümeyle mükellef bölümler oluşturulmalıdır. Böylesi kurumlarda İslamın sosyal hayattaki etkisini arttıracak faaliyetler üzerinde çalışmalar yapılmalı, projeler üretilmelidir.

Bir müslümanın gidebileceĝi sosyal ortamlar sadece camilerle sınırlı tutulmamalı, Kütüphaneler, sohbet odaları, araştırma bölümleri kurulmalıdır.

Kişilerin yeteneklerine göre onları yetiştirmek, bu işin temel taşlarını oluşturuyor. Edebiyata meyilli insanların yapıtlarını yayınlamak, ödüller vererek gençliĝin bu yöne ilgisini çekmek, İslami sinema ve tiyatro kültürünün sınırlarını belirleyip bu yönde kurumlaşma saĝlamak, spor klupleri, gençlik merkezleri açmak gerekmektedir. İslamı sosyal hayata hakim kılmadan, onu bir ülkeye hakim kılmak çok zordur. Bir müslüman televizyonu açtıĝında İslami bir kanala, bayiye gittiĝinde islami gazetelere, dergilere, kitapçıya gittiĝinde her alanda İslamın bakış açısıyla yazılmış yayınlara, sinemaya gittiĝinde İslami bir filme, tiyatroya gittiĝinde islami bir oyuna ulaşabilmelidir. Müslümanların bu konuya yeterince eĝilmemesi, gelecek nesillerin Amerika kültürüne teslim edilmesi demektir. Eĝer müslümünlar çocuklarını rock müzikle büyütmek, diskolarda bulmak ve yoz bir kültürün esiri olmalarını istemiyorlarsa, biran önce zikredilen faaliyetlerde bulunmalı ve batı kültürüne alternatif İslami bir kültür ortaya koymalıdırlar. Çünkü boşa geçen her saniye, onlarca gencimizin yitirilmesi demektir. İslami kültürle büyüyen bir gençlik, islam hakimiyetinin temel teminatıdır.

Bu görev en başta kendilerini İslami kurum ve kuruluşlar olarak nitelendirenlere düşer, bunların bir araya gelip güçbirliği yapmaları zaruridir. Ne yazık ki bu kurumlar, ancak birbirleriyle uğraşmakta boşuna zaman sarfetmektedirler.

Bedirxan Kawa
Kadın da dinini ögrenmeli ve bu ugurda engel tanimamali

Allah’a hamd, Peygamberimiz (a.s.) a salat ve selam, ehli beytine, erkek-kadın tüm ashabına, Allah (c.c.) ve Peygamber (a.s.) ın emir ve yasaklarına göre hayatını düzene koyan bütün müslüman erkek ve kadınlara selam olsun.

Dinini öĝrenmek her müslüman erkek üzerine farz olduĝu gibi, her müslüman kadın üzerine de farzdır. Öĝrenilenleri hayata geçirmek ve onlarla amel etmek ise her müslüman için bir gerekliliktir, elzemdir. Zira kendisiyle amel edilmeyen bilgi, insana yük olmaktan başka birşey deĝildir.

İslam tarihinde, özellikle Rasulüllah (a.s.) döneminde kadınların da ilim öĝrendiĝi bir gerçektir. Çünkü ilim öĝrenmek sadece erkeklere deĝil, kadın erkek her mümin üzerine farzdır. (Hadis Meali) Yine Devri Saadette kadınların bu Yüce Din uĝruna her türlü fedakârlıĝı yaptıkları ve hatta ilk iki şehitten birinin de kadın olduĝu bilinmektedir. Erkeklerle beraber savaşlara katıldıkları ve büyük fedakârlıklarda bulundukları bir gerçektir.

Günümüz müslüman cemaetlerde ise, maalesef söylem olarak var olmasına raĝmen, pratikte kadınlara yer verilmediĝi de bir gerçektir. Bu hususta kadınlar da üzerlerine düşen görevi yapmada gevşek davrandıkları aşikârdır. Kadın sadece çocuklarının ve erkeĝinin bakıcısı mıdır? Yoksa müşterek bir hayatta mücadele vermesi için erkeĝe Allah’ın bir emaneti midir?

Kadın da erkek te hayattaki rollerini iyi bilmelidirler ve Tevhidi davada kadın kendisine düşen rolünü iyi oynamalıdır!...

Beşeri ve batıl ideolojiler tarafından her türlü istismara maruz kalan kadınlara yüce deĝerini veren İslam’dır. Allah (c.c.) Kur’an-i Kerim’de şöyle buyurur: „Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliĝi emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoĝru kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir. (Tevbe/71)

Görüldüĝü üzere itaatte olsun, ibadette olsun kadın ve erkek eşit sayılmış, birbirlerinin velisi olarak nitelendirilmiştir. Allah, kul dini yükümlülüklerini yerine getirirken ya da ceza ve mükâfatlandırılırken kadın erkek arasında fark gözetmez. Ama biz müslümanlar aramıza uçurumlar koyduĝumuzun farkında bile deĝiliz!...

Özellikle müslüman erkekler kadının sorumluluk bilincine ulaşması için çeşitli bahanelerle fırsat saĝlanmadıĝının farkındalarmı? Bu bahaneler genelde dünyevi olup, çocuk bakımı, yemek yapımı ve ev işleridir. Özellikle şarklı müslüman erkeklerin kıskançlıĝı buna eklendiĝinde, kadın dört duvar arasına hapsedilmiş olur. Halbuki Devri Saadetteki müslümanlara baktıĝımızda, kadınları ne kocalarının kışkançlıĝı ne de onların hayaları kadınların dinlerini öĝrenmekten alıkoymuyordu!..

Dünyada yapılan savaşlardan, katliam ve zülümlerden en fazla etkilenenlerin kadınlar ve çocuklar olduĝu ortadadır. Bugün dünyada ve İslam coĝrafyasında yapılan savaşlarda yüzlerce kadının tacize uĝraması, zalimlerin hedeflerinin özellikle çocukları yetiştiren anneler olduĝu gizlenemez. Çünkü ailenin en saĝlam direĝi hiç şüphesiz annelerdir. Çocuklarını zalimlere karşı mücadeleye hazırlayan yine onlardır. Hatta evlatlarından biri şehid olması halinde onun yerine zalimlere karşı mücadeleye diĝerini yetiştiren, hazırlayan yine o annedir. Peygamberimiz (a.s.); „Cennet anaların ayakları altındadır“ derken, hiç şüphesiz salih amel sahibi ve mücahid müslüman yetiştiren anneleri kasdetmiştir. (Allah’u a’lem)

Bizim topraklarımızda kadınlar cahil bırakılmak isteniyor, eĝitimleri engelleniyor ve her yönüyle eziliyorlar. Allah’ın bir emri olup mümin kadınların iman şiarı olan başörtülerine el uzatılıyor, başörtüleri bahane edilerek okuldan atılıyorlar, eĝitim hakları ellerinden alınıyor. İşte gördüĝümüz gibi mümin erkeklere yapılan zülmün daha fazlasına kadınlar maruz kalıyorlar. Böylece şuurlu mümineleri safdışı bırakmak istiyorlar!...

İşte bütün bunlara raĝmen müslüman kadınlar olarak, Allah’ın bize yüklemiş olduĝu yükümlülükleri yerine getirmek için dinimizi öĝrenmeliyiz. Hata ve eksikliklerimizden dolayı tevbe etmeliyiz. Kocalarımız ve mümin erkek kardeşlerimiz mücadelede gevşeklik gösterdiklerinde onları uyarmalı ve destek olmalıyız. Zalimlere karşı onlarla kolkola mücadele etmeliyiz. Aile yaşantımızın hududunu İslama göre çizmeli, çocuklarımızı İslam’a göre yetiştirmeli, onları cahiliyye hayatına terketmemeliyiz. Onları şuurlu müslüman olarak yetiştirmeli, hesap gününe hazırlamalıyız. Bütün bunları yapmalıyız ki Peygamberimizin methettiĝi analar safında yer alalım.

Ya Rabbi bizi affet, bizi baĝışla, bize acı. Kafir ve zalimlere karşı bize yardım et!
Kevser

İdam edilen Kürd Liderlerin son sözleri!

ŞEYH SAİD: Dünya yaşantımın sonu geldi. Ulusum için kurban edildiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız bizi düşmanlarımızın önünde mahcup bırakmasınlar.

HINISLI XALİD CİBRİ BEY: Karşınızda yalnız değilim. Arkamda İran, Mezapotamya ve Türkiye'de muazzam bir Kürt ulusu bulunmaktadır. Bugün beni asıyorsunuz, fakat hiç şüphemiz yoktur ki yarın torunlarımız de sizleri yok edeceklerdir.

ŞEYH ABDÜLKADİR(SENATÖR): Zaten sizler yakma ve yıkma konusunda büyük bir şöhrete sahipsiniz. Burasını da Kerbela'ya çevirdiniz. Şunu biliniz ki dehşet ve insafsızca sömürü ile şan ve şeref kazanılmaz.
Yok olsun Türkler!...

YUSUF ZİYA BEY(Bitlis Milletvekili): Bize mevki ve rütbe bahşetmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. Şükür Allah'a ki bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz ve bundan dolayı biz hiç pişman değiliz. Verdiğiniz ders sayesinde torunlarımız öcümüzü alacaklardır.

DOKTOR FUAD BEY (Diyarbekir'li): Vatanım için yiğitçe kurban olmayı daima düşünürdüm. Şüphesiz ki asılmakta olduğumuz bu toprağa bağımsızlık bayrağı dikilecektir.

AVUKAT TEVFİK BEY (Diyarbekir'li): Cesedimi bütün dünyaya gesteriniz ve herkes bilsin ki kişisel haklar için değil, ulusal haklar için savaşıyorum. Yaşasın Kürdistan!...

KOÇZADE ALİ RIZA BEY (Bitlis'li): Elimdeki silahı ulusuma karşı kullanmayıp düşmanımız Türk'e karşı yöneltmiş olduğumdan dolayı mutluyum. İşte şimdi hayatımı Kürtlük için kurban ediyorum.

ŞAİR MOLLA ABDURRAHMAN (Siirt): Sefiller!... Sizi ayağımızın altında çok alçak ve küçük görüyorum. Biliniz ki Kürt bir ağaç değildir, ölür fakat eğilmez!..

HANİZADE ŞAİR KEMAL FEVZİ (Bitlis'li): Cennet Kürdistan bizimdir. Ev sahibi biziz ve kim ne derse desin biz yine içeri gireceğiz, buna hiç bir güç engel olamaz, çünkü O bizimdir....

Hazirlayan Dengê Mazlûma Basin-Yayin Bürosu
Kaynak: Garu Sasunî, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. yüzyıldan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri.

Kurdistan’ın fiziki coğrafyası - Hüsameddin Gül

Kurdistan’ın fiziki coğrafyası, arazi yapısı ve iklim koşulları pek az ülkede rastlanacak türden bir çeşittlilik göstermektedir. Güneye dağru çöl iklimine yaklaşan sıcak ovalar, kuzeyde yüksek ve otlaklarıyla ünlü serin yaylalar, yer yer ormanlarla kaplı yalçın sıra dağların, volkanik zirvelerin çevrelediğini, münbit vadiler, ovalar ve göller Kürdistan´ın doğasına, iklimine büyük bir renklilik verir. Bu doğayı anlatmak için sıra dağlardan başlıyalım.

Ortalama 600-800 metre yükseklikteki İç Anadolu düzlüklerini, güneyde Akdeniz den bir seti andıran Toros sıra dağları ayırır. Batı ve orta kesimlerinde, Akdeniz´e bir duvar gibi dik inen Toroslar, Mersin den sonra kuzey Doğuya yönelir. Çukurova´yı çevreler ve Maraş üzerinden Malatya ya Dersim (Tunceli) yöresine ulaşır. Maraş yöresinde Nurhak zirvesi üç bin doksan metreye yükselir. Toroslar Dersim yöresinde Anadolu´ya kuzeyden çevreleyip Karadeniz boyunca Doğuya uzanan Potus dağlarının kollarıyla kesişir ve burada iç içe geçen yalçın dağlar yer yer Çaylar la derin irmaklarla kesilen aşılması güç bir düğüm oluşturur. Dersim yöresinde bir çok Zirve üçbin metreyi aşar (Munzur dağları üçbin yüz Mercan üçbin dörtyüz. M). Bu dağların yüksek kuytulukları karlarla kaplıdır ve üstlerindeki düzlük ve çukurlarda sirk gölleri sıralanır. Göçebe Şavak aşiretleri yazın yeşil çimenlerle kapli bu Tepelerde sürülerini otlatır ve ünlü tulum peynirlerinni yaparlar. Munzur ırmağı´nın gür kaynakları ise bu dağların eteğinde ovacık Yöresindeki onbeş kadar yan yanapınar dan fışkırır.

Dersim yöresinden sonra ise dağlar doğuya doğru aralanarak kollar halinde devam ederler bir doğu kara denizdağlarına paralel olarak Erzururm’a doğru uzanırki bu iki sıra dağ arasında Erzincan ovası ile Erzurum yaylaşı. Güney Doğu Toroslar Malatya’dan itibaren Mezapotomya Ovasını geniş bir yay gibi çevreleyip sivrice Palu Bingöl ve bitlis üzerinden Hakkari’ye ulaşır ve burada da bir bir omurga Güney Kurdistn’ı kuzey-batı güneydoĝu yönünde boydan boya aşan Zagros daĝrıyla buluşur, Vangölünün güneyinde büyük bir daĝ düĝümü daha oluştururlar. Bu yörede Cilo daĝlarının en yüksek zirvesi Reşko dörtbin yetmiş metreye ulaşır. Torosların bu kolları arasında Malatya Elazıĝ’ın verimli ovaları yer alır. Dersim’in doĝusundan Bingöl yöresinden itibaren rakım daha da yükselir ve ilk çaĝlardan yakın dönemlere kadar Kürdlerin yanısıra Ermenilerle de meskun olduĝu için coĝrafyacıların genellikle yüksek Ermenistan yaylası kuzeyde Karasu, Kuzeydoĝuda Aras Vadisi ve Aĝrı daĝıyla doĝuda Aĝrı yöresinden güneye doĝru uzanan daĝ zinciri ile güneyden ise güneydoĝu Toroslarla çevrilidir. Yüksek Volkanik daĝları çeşitli akarsular tarafından derin biçiminde yarılmış düzlükler ve güneyde büyük Van Gölü bu bölgeye ilginç bir görünüm verir. Bölgenin kuzeykesiminden Palandöken daĝının üçbinyüz metre eteklerinde yer alan Erzurum kentinin rakımı ikibin metreyi aşar.

Güneyde Muş Ovasının deniz düzeyinden yüksekliĝi binbeşyüz metredir. Muş Ovasından yüksekliĝi binbeş metredir. Muş Ovasından yüksek daĝlarla ayrılan Van Gölünün ise de, denizden yüksekliĝi binyediyüzyirmi metredir. Derinliĝi üçyüzelli metreye ulaşan göl büyük bir su hazinesini barındır ve suyu sodalıdır. Van Gölü’nu batıdan iki Volkanik daĝ Nemrut ve Subhan çevirir. Nemrut’un yüksekliĝi üçbinyüzkırk metredir. Bir kazının kenarları gibi düzgün ve iç kesimde dimdik inen muhteşem krateri altı-dört metre çapındadır. Krater tabanın yarıdan büyük bölümünü kaplayan tatlı su gölünün denizden yüksekliĝi ikibinbeşelli metredir.

Nemrut’un kuzeyine düşen Suphan Daĝı ise dörtbindörtüzdört metreye ulaşan zirvesiyle gölün kıyısında muhteşem bir görünüme sahiptir. Gölün küzeyinde Tendurek Daĝı 3313 metredir. Aladaĝ 3610, Îspiriz Daĝı 3557 ve Güneydoĝu Vavıran Daĝı (3550 m.) yer alır. Gölün kuzey yönünde Ermenistan Cumhuriyeti sınırında ise 5165 metreye ulaşan Volkanik zirvesiyle Aĝrı Daĝı yer alır. Zirvesi yazın mevsiminde de karlar ve buzlarla kaplıdır. Hemen bitişiĝindeki küçük Aĝrının yüksekliĝi de 3925 metreye ulaşır. Güney Doĝu Torosların batıda Maraş’tan doĝuda Siirte kadar çizdikleri geniş yayın güneyinde kalan kesim ise yukarı Mezopotamya Ovasıdır. Burası Kurdistan’ın Diyarbakır Urfa Antep Mardin ve Cezire yörelerini kapsar. Bu düzlüklerin denizden yüksekliĝi kuzey kesiminde 500-600 metre dolayındadır. Güneye doĝru Mardin Cezire ve Musul yörelerinde rakım daha da düşer. DiyarbakırIn batısında yükselen Volkanik Karacadaĝ 1915 metredir. Bu monoton manzarayı bozar.Yine Mardin yöresinde Turahdin Daĝına 2943 metreye ulaşir. Aĝrı daĝindan güneye Harki Oramar yöresine uzanan Daĝ zinciri bugünkü Türkiye Îran bögesini oluşturur. Bu daĝların doĝu yakası yanı Îran tarafı Urmiye Gölü havzasıdır. Bu yöre batı yakasına Van Gölü havzası oaranla daha alçaktır. Urmiye Gölü’nün denizden yüksekliĝi 1200 metredir. Hakkari düĝümünden başlayarak Güneydoĝuya doĝru uzanan yalçın Zagros sıradaĝları ise Güney Kurdistan’ı ikiye ayıran doĝal bir set gibidir. Eskiden Osmanlı Îran sınırı bu daĝlardan geçerdi. Şimdi de doĝu yakası Iraktır. 3748 metre yüksekliĝindeki Dalenper Daĝi Türk Îran ve Irak sınırlarının kesiştiĝi uçtadır. Bu sıra daĝlar üzerindeki diĝer yüksek zirveler şunlardır. Îran yakasında Kandil Daĝı 3782 m., Gılala 3364, Çelçeşme 3416 m., Zagrosların batı yakasında yani Irak Kurdistan kesiminde ise Türkiye-Irak sınırını boydan boya kapsayan yalçın daĝ kümesini aştıktan sonra güneye doĝru büyük Zap boyunda Seri Korava 3603 m., Dolareş 3449 m., Huwarabtê 3168 metredir. Bıradost yöresinde Helgurd zirvesi 4013 m., Rewandız yöresinde Handrin daĝı 2793 m., Süleymaniye yakınında Pıra Magrun daĝı 3183 m., başlıca zirveleridir. Zagrosların kuzey kesimindeki Gelişin denen geçidin yüksekliĝi 2860 m., büyük Zap ve küçük Zap’ın Diyala Irmaĝinın aşaĝı havzalarına inildikçe yanı Dicleye yaklaştıkça rakım düşer. Daĝların yerini verimli ovalar alır. Zagrosların doĝu yakasında ise rakım daha az düşer ve bu kesim deniz yüzeyine göre 1000 metre dolayında bir yüksekliĝi korur. Bu da Zagrosları doĝudan batıya aşan su akımının başlıca nedenidir. Kurdistan’ın bu yüksek daĝları ve yaylalarında kışlar uzun ve serttir. Kasımdan hatta yer yer Ekimden başlıyarak çok kar yaĝar ve kalın kar tabakası daĝlarda ve yüksek yaylalarda Nisan-Mayıs aylarına kadar kalır. Bu nedenle Kurdistan dev bir su deposu gibidir.

Îran’ın özellikle de Suriye ve Irak’ın başlıca su kaynaklarını da Kurdistan saĝlar. Coruh, Kızılırmak, Ceyhan gibi Kurdistandan çıkıp Türkiye sınırları içinde kuzeye, batıya ve güneye akan, Karadenize ve Akdenize dökülen ırmakları da hesaba katmak gerekir.. Aras ırmaĝı ve Fırat’ın çeşitli kolları, Diçlenin yukarı kaynakları kuzey Kurdistan’dakidaĝlardan ve yüksek yaylalardan doĝar. Kaynaĝını Bingöl yaylalarından alan Aras önce kuzeye sonra doĝuya yönelerek Kars yöresinden geçer. Aĝrı daĝı’nı kuzeyden çevreleyerek yine doĝuya yönelir ve Hazar denizine ulaşır. Fırat’ın kolları ise tam tersine batıya doĝru akarlar. Kaynaĝını Erzurum yöresinden alan Karasu arazini eĝimine uyarak batıya doĝru akar. Erzincan ovasını aşar ve Kemah Boĝazından güneye yönelir. Fırat’ın diĝer büyük kolu Murat ise kaynaĝını Tendurek ve Aladaĝ yöresinden alır. Aĝrı yöresinden geçerek önce güneye sonra batıya yönelir.
Muş Bingöl Palu yöresinden geçer. Pertek yakınında Dersim daĝlarından gelen ve Çarsancak (Peri) yöresinde birleşen Kiĝi Suyu ve Munzur ırmaĝıyla büyür. Elazıĝ yakınında Keban yöresinde Karasu ile birleşir. Buradan itibaren Fırat adını alan ırmak Malatya’nın doĝusunda Toros daĝlarını dar ve derin bir vadide hızla akarak, çavlanlar oluşturarak aşar. Urfa (Rıha) yöresinde yavaşlayıp genişleyerek Suriye’ye yönelir. Dicle ile birlikte Mezopotamya ovasını sulayarak onunla Basra yakınında birleşir ve denize ulaşır. Uzunluĝu 2670 km.dir. 1718 km. Uzunluĝundaki Dicle ise kaynaĝını Toroslarda Elazıĝ yakınındaki Sivrice gölünden alır. Torosları güneye doĝru aşar. Diyarbakır’dan tarihi Hasankeyf ve Cizre kentlerinde geçerek Güney Kurdistan’a (bugünkü Irak sınırları içinde olan kesim) ulaşır. Daha sonra Musul ve Baĝdat’tan geçerek Fırat’la birleşir. Bu yol boyunca Dicle’ye güney Doĝu toroslae’dan ve Zagros daĝlarından kaynaklanan bir çok çay ve ırmak katılır. Ambar çayı Batman çayı Garzan suyu Botan çayı büyük Zap 392 km., küçük Zap 400 km., Adiyaman Diyala 386 km. Gibi yalçın ve içiçe geçmiş daĝ dizileri arasından bir yol bulmak için kıvrılıp dolaşarak alçak metopotamya ovasınna doĝru inen bu ırmaklar birçok yerde derin vadilerde baş döndürücü bir hızla akar, çaĝlayanlar oluştururlar.

Büyük Zap Van’ın doĝusundaki Mengene daĝından kaynaklanır. Çölemerikten Zibar ve Barzan bölgesinden Revandız yöresinden geçerek Musul’un güneyinde Dicle’ye katılır. Küçük Zap ise Îran tarafından bir göller bölgesi olan Lehican’dan kaynaklanır ve Serdeşt yöresinden geçer, yolu üzerinde irili ufaklı çok sayıda çayla birleşerek Alan yöresinde Zagrosları aşar ve Erbil yakınında Dicleye ulaşır. Diyala ırmaĝı da Îran Kurdistan’ında Kirmanşah ve Luristan yörelerinden kaynaklarını alır, batıya yönelip Zagrosları aşar. Irak Kurdistan’ında Şehrezor’dan gelen Tancaru ile birleşerek Baĝdat’ın güneyinde Dicleye ulaşir. Zagrosların doĝu yakasında yani Îran kesiminde yukarıda sözünü ettiĝimiz batıya yönelip Dicle’ye ulaşan küçük Zap Diyala gibi ırmakların dışında daha bir dizi çay ve ırmak vardır. Mukri yöresindeki Çelçeşme (Kırkpınar anlamında) ve Berdesir daĝlarından kaynaklanan iki ırmak (Cagata Zerine ile Tetehu) Urmiye gölüne dökülürler. Erdelan yöresinin en büyük ırmaĝı Kızılözden de Çelçeşme ve Derbend daĝlarından kaynaklanır. Sine yöresinden Pencê Ali daĝlarından gelen Leylarud çayı ile birleşir. Önce kuzeye sonra doĝuya yönelir. Zencan yöresini ve Azerbeycan’ı sulayarak Hazar denizine ulaşır.

Hüsameddin Gül
Hak ve Batil - Zakir

İnsanın temel yaratılış gayesi Allah’a kulluk etmektir. Çünkü Rabbimiz „Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım“ diyor. (Zariyat/56) Şimdi insanın yaratılış gayesi ortadadır. Allah’a iman etmek ve onun dinine girmekle müslüman olan ve yaşayan ancak imtihanı kazanabilir.

Aklı başında hangi insana sorsanız, insanın boşuna yaratılmadıĝını belki de imtihan için yaratıldıĝını söyleyecektir. Bir müslüman olarak bize düşen Rabbimizin bizden istediklerine kulak verip, Onun emir ve yasaklarına göre hareket etmektir. Çünkü dünya ebedi deĝil ve hayat daimi deĝildir. Madem ki öyledir o vakit aklı selim olduĝunu söyleyen her insanın mutlak olarak bu imtihanı kazanmak için gayret etme mecburiyeti vardır.

Gelin görün ki, bir sineĝi yaratma gücüne sahip olmayan zavallı insanoĝlu sade benim kavminden deĝil diye, benim dilimi konuşmuyor diye, benim giydiĝimi giymiyor diye ve hatta benim gibi düşünmüyor diye hem cinslerine zülüm edebiliyor, hatta toplu katliamla ve karşısındaki muhalifinin ortadan kaldırmak için entrikalara girebiliyor. Sözüm ona Zındıkî çavhêşîn M. Kemal, milli mücadele dedikleri dönemde, "davamız Allah ve halifenin devamıdır" diyordu. Balikkesir’de hutbe okuyor, konuşmalarına ayetlerle başlıyor, T.C. meclisi Kur’an okumakla açılıyor ve hocaların okudukları dualarla kapaniyordu. Bu ayaklarını saĝlam bir zemine koyana dek böyleydi. Ancak Ankara hükümetinin kurulmasıyla ayakları yere basan çaĝdaş firavun, Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetini red etmeye, müslümanları yoketmek için çesitli entrikalara başlamıştır. Arşivler kapalı olduĝundan anlaşılamayan Ali Şükrü Efendi ve deli Halit Paşa cinayetleri ki, ikisi de kör Kemal’in entrikalarıyla olmuştur. Menemen olayı, Düzce katlıamı ve Kurdistan katliamları (Zilan gibi), Atatürk'ün esasen neyin pesinde oldugunu ortaya koymuştur. Türk kavminin dışında başka kavimlere hayat hakkı tanımıyor. Onun izni va yardımıyla..... gönderilen halife Vahdettin ki hallifelik deĝil sadece ismi kalmıştı- sürgün edilip, halkların örflerine ve dinlerine na kadar ters kanun varsa idame ettiriliyor, terör estiriliyor ve kabul etmeyenler tek-tek veya toplu katliamlara tabi tutululuyordu. Şapka giymediĝi için idam edilenler, yüzbinleri geçkindir. Kurdistan coĝrafyası kan gölüne dönüyor. Hatta gelinlerin karnındaki bebekler dahi süngüleniyor, zalim Firavûn M.Kemal’in askerleri tarafından ihtiyar, çocuk ve kadınlar dahi en aĝır işkence ve hakaretlere maruz kalıyor ve hala bugün de, her türlü eziyet ve sıkıntılara uĝruyorlar. Zalim Firavun İsrailoĝullarının erkek çocuklarını öldürtüyor ki o çocukların içinden onun tahtını yerlebir edecek Musa çıkıp yetişmesin diye. Çaĝdaş Firavun da Kurdistan'da tahtını paramparça edecek Saidler yetişmesin diye mazlum kürd kadınlarınin karnındaki bebekleri bile katlediyordu. Kadınlar geride bırakılıyor ki, zelil olsunlar ve köleliĝin dışına çıkmasınlar diye. Planda, "erkekler azalınca kadınlar arasında fuhuş yayılır, nesilleri karışır ve başkaldırılar yapamazlar" da vardı. Ancak temiz iffet sahibi müslüman kürd kadını, işkence edilen, hapse atılan veya öldürülen kocasının erkek kardeşiyle, yoksa yakın akrabasıyla evlendirilir, evinden çıkmaz ve zelil olmazdi. Bazıları da, evlenmeden çocuklarının başında oturur ve onlara anneliĝin yanısıra babalık ta yapardi. Kesinlikle düşmanlarını sevindirmezdi. Gerçi mesele İslama göre daha yumuşaktır. Kocası ölen kadın iddetini bitirdikten sonra zorlanamaz, istediĝi bir müslümanla evlenebilir. Ancak bu kürdlerde namusa, aileye ve kadına verilen ehemmiyetten kaynaklanır. Allah’a hamdu senalar olsun. Onların tüm aldatmaca ve planlarına raĝmen korkutma, sindirme ve aç bırakmalarına ragmen, eldeki imkanların batıya kullanıp Kurdistan'da estirilen terörden dolayı göçe zorlanan eziyet ve sıkıntıların tümüne raĝmen, öldürülme ve katliamlara raĝmen, kürd halkı hiçbir zaman Allah'la arasını bozmamış ve O’nun Dini Îslam'a sırt çevirmemiştir. Dün olduĝu gibi bugün de, hem milliyetine ve örf-ananesine sahip çıkarken, hem de en sıkı şekilde Allah’ın Îpine de sarılma gayretindedir. Elhamdulillah zaten şunu unutmayalım ki; “Îbadetin ve mücadelelnin en makbulu Allah için olandır. Mallarıyla, canlarıyla Allah’ın dinine yardım edene, Allah (cc) da Kitabi Mübinde yardım edeceĝini vadediyor.
Kim cehennem gitmek isterki? Ya da kim cenneti istemezki? Ancak unutmayalım ki Bediuzzeman Saidê Kurdi’nin dediĝi gibi: „Cennet ucuz degil, cehennem de luzumsuz deĝildir.“

Allah bizleri O’na hakkıyla ibadet eden kullarından eylesin. (amin) Tagutların aldatmaca ve desiselerini anlamayan zavallı müslüman halklara da, Rabbimizden onları uyandırıp, ruh, akıl ve kalp inkilaplarıyla ayaĝa kaldırmasını niyaz ederiz.

Ve biz her gönderdigimiz Rasulu, ancak bulunduĝu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara iyi beyan etsin; sonra da Allah dilediĝini dalalette bırakır, dilediĝini de hidayete erdirir. O Aziz ve Hakimdir.“

Rabbimizin buyurduĝu gibi kavimlerin dilinden onları karanlıklardan aydınlıĝa çıkarmak için peygamberler göndermişdir ve O’nun nimeti sayesinde bizi zulumattan Nur’a çıkaran Rabbimize yüzbinlerce kere hamdu senalar olsun. Allah’ın bir ayeti olan kavmiyeti ve dili zalim ve kafir bir yönetim olan Türkiye Cumhuriyeti yok sayıp inkar edebilir. Ancak yüzyıllık örf ve ananeye sahip olan ve Allah’ın dinine teslim olmuş Kürd müslümanları sindirme ve öldürme politikalarıyla susturamaz ve bitiremez. Zaten hiçbir zaman biz zalimlerin aldatmacalarına kanmadık ve zülümlerinden korkmadık. Çünkü hamurumuz ve göz aşinalıĝımız hep zulm ile içiçedir. Biz zulmun ne olduĝunu ta çocukken çok açık ve net gördüĝümüzden zülmü ortadan kaldırıp mazlumları iktidar yapmak için mücadele ediyoruz.

Zalim olan Suriye’nin Nusayri yönetiminin ellibin kişilik Hama şehrini haritadan silmesi nedendir acaba? Kan içici bir vampir olan Saddam’ın Halebçeyi kimyasalla yerlebir etmesi, binlerce mustaz’af müslüman kürdü katletmesi nedendir sizce? Entrika ve hilelerle bir çakal olan Kör Kemo ve nereden geldiĝi belli olmayan bir avuç dönmeler tarafından kurulan ve zülmün üzerine bina edilen T. C.nin başından (Şeyh Said kıyamından, kıyam diyorum çünkü T.C.nin ders kitaplarında insanlara anlatıldıĝı gibi o bir isyan deĝil, yezidi saltanatlara ve zalimlerin aldatmacalarına karşı organizeli bir kıyam hareketidir. Hem de Huseyni bir kıyam!) bu yana dek, mazlum kürd halkına yetmiş kusur yıldır yaptıĝı bu zülümler hiç vicdanları rahatsız etmiyor mu? Neden 80 yıldır sadece müslüman kürd halkı üzerinde entrikalar dönüyor. Sürgün ediliyor, malları talan ediliyor, hatta namusuna el uzatılıyor eĝitilmiş azgın köpek gibi olan özel TÎM.ler tarafından. Daha önemlisi hergün dinlerine hakaret ediliyor. Örgütlere soktukları elemanları sayesinde müslümanlar katlediliyor. Îşkencenin her türlüsü müslümanlar ve kürdler, özellikle müslüman kürdler üzerinde deneniyor. Fakat unutmasınlar ki, zülüm devam etmez. Zalimler mazlum ve mustaz’af halkların kıyamıyla birer birer devrilecek elbet. Demokratik maskeli canavarlarının maskeleri düşürülecek, diyanet ve hiyanet taşkilatlarıyla uyuttukları müslüman halklar uyanıp, onların o çarklarını başına çalacakları günler yakındır!.. „Zalimler yakın bir zaman da nasıl bir inkilapla devrileceklerini göreceklerdir.“ (26/227)

„Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de, Allah onların ellerini sizden çekmişti. Allah’tan korkun ve mü’minler olarak yalnızca Allah’a güvenin,“ (5-11)

Zakir

Haberlerden bir demet

4 Şubat 2001, Pazar
Nakşibendi Tarikatı'nın lideri Esad Coşan öldü
Nakşibendi Tarikatı'nın lideri olarak tanınan Mahmut Esad Coşan ve damadı Ali Yücel Uyarel Avustralya'da geçirdikleri trafik kazasında hayatını kaybetti. Coşan'ın Türkiye'ye getirilen cenazesinin Süleymaniye'ye gömülmesi için hükümet bir kararname hazırladı ve Köşk'e yolladı. Başta Mimarlar Odası olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü Coşan'ın hem tarikatçı kişiliği nedeniyle hem de Süleymaniye'nin mezarlığa dönüştürülmemesi nedeniyle bu girişime karşı çıktı. Tartışmalar devam ederken Sezer, Coşan'ın Süleymaniye'ye gömülmesinin Anayasa'nın eşitlik ilkesine uymadığı için kararnameyi iade etti. Başbakan Ecevit'se, geçen ay ölen Yusuf Bozkurt Özal için benzer bir karar onaylanmıştı, bunun neden Köşk'ten döndüğünü anlayamadıklarını söyledi. Sezer, bu eleştirilere Yusuf Bozkurt Özal'ın Süleymaniye'ye gömülmesine ilişkin kararın, definden sonra Cumhurbaşkanlığı'na sunulduğunu açıkladı.

5 Şubat 2001, Pazartesi
FP'nin kapatma davasına ek iddianame
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu, FP hakkındaki kapatma davasında ''ek iddianame'' verdi. Kanadoğlu, ek iddianamede, Anayasa Mahkemesi'nin delil olarak kabul etmediği FP 1. Olağan Kongresi'ne ilişkin kasetleri dayanak göstererek, FP'nin kapatılan RP'nin devam olduğu gerekçesiyle kapatılmasını istedi. Ek iddianameyi inceleyen Anayasa Mahkemesi, savcının talebini yerinde bularak iki davanın birleştirilmesine karar verdi.

10 Şubat 2001, Cumartesi
Türkeş'in öbür yüzü
MHP'nin eski lideri Alparslan Türkeş'in mal beyanlarında gösterilmemiş trilyonluk serveti İngiltere'de ortaya çıktı. 1 trilyon 120 milyar liralık bu servet, 1. ve 2. eşinden olma kızlarının miras yüzünden mahkemelik olmasıyla ortaya çıktı. Eski bir kurmayı, bu paranın Avrupa Türk Federasyonu tarafından Türkeş için toplandığını, bazı kaynaklar ise paranın Çiller tarafından 'örtülü ödenek'ten Türkeş'e verildiğini iddia etti. Ülke sevgisini amaç edindiklerini iddia eden bir hareketin başkanının büyük ve menşei belirsiz mal varlığı, ülkücü tabanda da şok etkisi yarattı.

12 Şubat 2001, Pazartesi
4 yıldır süren Susurluk davasında mahkumiyet kararı
İstanbul 6 nolu DGM, sanıklardan Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin ve MİT eski görevlisi Korkut Eken'i cürüm işlemek amacıyla çete oluşturmak suçundan 6'şar yıl hapisle cezalandırdı. Aralarında Haluk Kırcı'nın da bulunduğu diğer sanıklar ise, 4'er yıl hapse mahkum edildi. Şahin ve Eken ayrıca, ömür boyu kamu hizmetinden men edildi. Milletvekilleri Mehmet Ağar ve Sedat Bucak'a dokunulmazlıkları bulunduğu gerekçesiyle ceza verilemedi. Dokunulmazlıkları kaldırılmış olsaydı iki milletvekili de hapis cezası alacaktı.

13 Şubat 2001, Salı
Bush yönetimi, Irak'ı bombaladı
Geçtiğimiz Cuma günü tüm dünya, ABD ve İngiliz uçaklarının başkent Bağdat'ı vurduğu haberiyle sarsıldı. Müttefikleri tarafından eleştirilen ABD'ye Türkiye de tepki gösterdi. Başbakan Ecevit, "Sitemimizi Amerikan yönetimine ilettik" dedi. Çarşamba günü bu kez de İncirlik'ten kalkan uçaklar Irak'ın kuzeyini bombaladı.

15 Şubat 2001, Perşembe
Bahçelievler katliamı sanıklarına yeniden 7'şer idam
Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi, ikinci kez görülen "Bahçelievler katliamı davası"nda, ilk yargılama sonucunda verdiği kararda direndi. Sanıklar Bünyamin Adanalı ve Ünal Osman Ağaoğlu'nu, "1978'de 7 TİP'li öğrenciyi Bahçelievler'de öldürdükleri" gerekçesiyle bir kez daha 7'şer kez idam cezasına çarptırdı. Mahkemenin ilk kararında direnmesi nedeniyle, davada son kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu verecek.

17 Şubat 2001, Cumartesi
Kürtlerin trajedisi Fransa sahillerinde
Fransa'nın Akdeniz sahillerinde Kamboçya bandıralı bir gemi, içindeki binden fazla kaçakla karaya oturdu. Bir haftadır aç ve susuzluk çekerek Akdeniz´de yolculuk eden kaçakların çoğunluğu güney Kurdistanlı Kürtler. Fransa, tarihinde ilk kez bu denli büyük sayıda kaçakla karşılaşıyor. Olaydan hemen sonra Kürt kurumları ve fransa insan hakları örgütleri harekete geçti.

18 Şubat 2001, Pazar
Güney Kurdistan´da terörist saldırı
KDP merkezi komite üyesi, güney Kurdistanlı politikacı Franso Hariri sabah saat 8.00 sıralarında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Olay Kürt halkı arasında üzüntüye sebep oldu. Olayın kimler tarafindan gerçekleştirildiği henüz netlik kazanmadı. Hariri- nin naaşı güney Kurdistanda yapılan resmi törenle defnedildi. Avrupa ve diğer bölgelerde de KDP temsilcilikleri tarafından taziyeler kabul edildi, törenler yapıldı.

19 Şubat 2001, Pazartesi
MGK'da Köşk-Hükümet krizi
Pazartesi günü MGK toplantısı tarihinde ilk kez yarım saat sürdü. MGK'da "anayasa kitabı fırlatmaya" varacak kadar sert bir tartışma yaşandı. T.C Cumhurbaşkanı N. Sezer'in hükümeti yalsuzlukların üstüne gitmemekle suçlamasıyla ortaya çıktığı iddia edilen kriz, başbakan yardımcısı H. Özkan ın cumhurbaşkanına cevap vermesiyle büyüdü. Hemen toplanan Bakanlar Kurulu, "Cumhurbaşkanı özür dilemeli" açıklaması yaptı. Çankaya'dan yapılan açıklamada, "Krizden Köşk'ün sorumlu tutulması haksızlıktır" denildi.

19 Şubat 2001, Pazartesi
MGK krizi ekonomiyi vurdu
MGK'da ortaya çıkan kriz hemen piyasalara yansıdı ve borsa endeksi yüzde 18 düştü. Merkez Bankası'ndan yaklaşık 5 milyar dolar çekildi. Hazine kriz ortamı nedeniyle tahvil ve bonoların vadelerini kısalttı biri aylık TL cinsinden ve diğeri dört aylık döviz cinsinden iç borç ihalesi açtı. Çarşamba günü başlayıp Perşembe sabahına kadar süren ekonomi zirvesinden "dalgalı kur politikası" kararı çıktı. Perşembe günü dolar 1 milyon liraya kadar çıktı, dolar yüzde 40 artarken gecelik repo faizleri binli seviyelerini korudu, borsaya talep arttı.

Kûçik çima diewtin?

Xweda yê Teala her tiştên kû afirandiye, miheqqeq jê re sedemekî heye.
Tu tişt bê sedem nahatine afirandin. Hinek tişt em sedemên wan dizanin lê hinekan jî em hêj sedemên wan hînebûne. Çi em sedeman bizanibion û çi jî em nizanibin, gerek em bizanibin ku, wan tiştana ji bo hinek wezîfeyan û ji bo hinek menfeetên mirovaniyê hatine afirandin û roj hebe emê sedemên wan bizanibin!...

Hunê bêjin gelo Xwedê çima kûçik afirandiye?

Ji xwe pêkeniya me ya vê mehê jî li ser afirandina kûçika ye. Berî ku em bersiva vê pirsî bidin, ez dixwazim ji xwendevanên hêja ra çîrokekî Hz. Musa û kûçika binivîsînim.

Dibêjin ku Hz. Musa rojekî ji gundê xwe derketiye û çûye gundekî dinê, ji bo ku Dînê Xwedê teblîxî wan bike. Dema Hz. Mûsa çûye ber gund, hemî kûçîkên gund hatine pêşîya Hz. Musa û awtiyane Wî. Hz. Mûsa çiqas xwestiye ku biçe gund, kûçikan hemî gotina xwe kirine yek û awtiyane Wî û nehîştine ku Hz. Mûsa biçe gund. Hz. Mûsa bala xwe didê ku çare tune, difikire dibêje ez bi vana ra biaxivim, belku min nasbikin û ji çûyîna min re astengiyê dernexin. Dûv re gazî wan dike:

-Gelî kûçika! Ez Hz. Mûsa me, Pêxemberê Xweda me, hatime gundê we, ji bo teblîxa Dînê Xwedê bikim, ev wezîfa min e, Xwedê wisan emirkiriye, bihêlin ez wezîfa xwe pêkbînim!

Kûçika li çavên hev du mêzekirine û yek ji wan parê pêşda hatiye û bersiv daye:

-Ya Hz. Mûsa em te nasdikin û em dizanin kû tu Qasidê emrê Xweda yî, lê em jî mexlûqên Xwedê nin û Wî em jî afirandine ku em jî hinek wezîfa pêkbînin. Wezîfa me ya herî mezin ev e ku, mirovên nenas werin gund em biawtin wan û xwediyên xwe bihatina nenasan bidin hesandin. Gerek tu li qisûra me nenhêrî, ger em wezîfa xwe pêkneynin em birçî dimînin.

Hz. Mûsa dibêjê:
Heqê we jî heye, lê we wezîfa xwe pêkanî, de înca bihêlin ez derbasî gund bibim.

Kûçik dibêjin:

-Ya Hz. Mûsa hêj wezîfa me temam nebûye, gerek em bi ewtin te û tu jî darê (asa) xwe li dor xwe bigerînî ku hinek ji me bi te negirin, ta ku em bi hev re biçin gund. Dema em çûn gund, wê xwediyên me werin pêşîya te, me ji te biqetînin. Wê demê wezîfa me xilasdibe û tu dikarî dest bi wezîfa xwe bikî!...

Çîroka me li vir dawî lêhat, lê me fêm kir ku mexlûqên Xwedê çi dibin bila bibin ji wan ra jî hinek wezîfe hene. Lê gelo hemî mexlûq wezîfa xwe tam pêktînin? Herwekî kûçikan. Wekî em dizanin kû pêşê me kurda gotine „kûçik ji wezifa xwe re dilsoz e“.

Gelo hemî kûçik wisa ne. Nexêr. Hinek kûçik li berderê xweyê xwe diawtin, hinek li ber pez, hinek li ber bostan! Lê hinek jî tu karek bi wan nabe, ji xwe re derî bi derî digerin ku yek loqekî nan bavêje ber wan. Li ku rast bên li wir diawtin, diawtin nas û nenasa hemiyan. Xwediyên xwe û dijminan!.. Ez bawerim ji wan ra „kûçikê navgundî an jî kûçikê tol“ dihat gotinê.

Hunê bêjin ew çima diawtin? Heta carnan serê xwe berjor dikin, qîlên xwe derdixin û dizûrin gelo çima?

Ezê bêjin ji bo xelk bizanibe ku bîhna kûçikiyê ji wan tê, her ewe hew!

Hunê bêjin: Gelo çi zirarekî wan çêdibe?“
Belê tu zirar ji awtandina wan tune, heta dikarin bila biawtin. Çi gotine pêşe me:

-Kûçikê ku bimirova bigire (mirovan gezbike) qîlê xwe nişannade!

Ereb jî dibêjin: „La yedurrul-marrete lîbabul-kîlab“ (awtandina kûçikan zirar nade rêwiyan)

Tirk jî dibêjin: „İt ürür, kervan yürür“. (Kûçik diawtin karwan diçin)

Heta meha bê, bi xatirê we. Bi silavên biratî

M.Nureddin
Edebiyata Welatî - Dr. Kamiran Bedirxan

Edebiyata welatî ew edebiyat e ko ji jîna miletî, ji hish û dilê wî, ji dîrok û çîrçîrokên wî, ji stran û lajeyên wî hiltêt. Kanîya wî dilê milet, hish û heyata wî ye. Tinê ev edebiyat e ko germ, rengîn, bi bihn û xwedan ruhnahî ye. Ji vê edebiyatê dengê blûr û dîlanê, stranên çiyê, zîzîya hêvîn û hejkirinê bi teptepa dilan ve tên bihîstin. Piranîya miletan pirîcar vê rastîyê seh ne dikirin, ber ne diketin.

Li Ewropayê, miletin hebûn ko hej zmanên xwe ne dikirin. Zmanên xwe kiçik, teng, nespehî û nehêja didîtin. Ev hal di welatên Rohelatî de jî dihat dîtin. Herwekî di nav kurdan de, heçî mirovên zana radibûn kitêbên xwe ne bi zmanê xwe (teksta orijînal “kurdî” li shûna “xwe” bi kar tîne: Sh. B.Soreklî) lê bi zmanê biyanîyan dinivîsandin. Pishtî xebata sedan salan, di Welatên Ewropa û Rohelat de hate seh kirin ko ev rê dernakeve û ev awa naçe serî. Çiko milet ji wan kitêban re guh ne dida û xebata wan mirovan berxudar ne dibûn. Ber vê yekê ev mirovên ha vegeriyan ser zmanên xwe. Vêca xebata wan zûka berên xwe dan û milet pey edebiyata wan çû. Bi vî awayî di nav wan miletan de edebiyateke gesh û zendî çar bu. Êdin her kes, zana, nezana, bajarî, gundî ko xwendinê zanî be, zmanê wan seh dikirin û kitêbên wan dixwendin. Ji xwe welê jî diviya bû. Ji ber ko ji nivîsandin û belavkirina kitêban qesd ew e ko hish û fikrên qenc bikevin nav xelkî, di dil û serên wan de cîh bigirin.

Ji mesela zmanî pêve meseleke din jî heye. Herwekî nas e, fikr û his di dora zmanî de digihên hev, û her zman fikr û hisên xwe û awayê gotina xwe bi xwe re hildigire û ew pê re diguhêzin, û pey zmanên xwe dikevin. Bi vî awayî digel zmanî fikr û hisên biyaniyan jî tên dikevin nav me, di dil û hishê me de cîh digirin, û rû û gonê me ên manewî diguherînin, diheshifînin. Pashi vê gotinê, qesda me, awayê edebiyata me ji xwe têt seh kirin, û ew rêya ko tê re dixwazin herin bi xwe vedibe û dikeve pêshiya me. Vêca divêt ko em bi zmanê dê û bavên xwe, bi zmanê shîrîn û delal, bi zmanê kurdi, bi kurdîya xwerû binivîsînin, û fikr û hisên xwe ji çîrok û stranên kurdî bigirin. Ji xwe Ehmedê Xanî berî sêsed salî vê rêyê ji me re vekiri bû. Lê heyf pashiyên wî pê ve ne çûn. Xanî xurtiya zmanê xwe hêj wê gavê hesiya bû, û ji wan re ko pê ne dinivîsandin bi beyta jêrîn dixwest bide zanîn:

“Saqî shemirand vexwar durdî
Mavendi - derî lisanî - kurdî “

Êdin çax e ko em bidin pey Xanî.
------------------------------------- --------------------- ------------
(Ji kovara HAWAR, hejmar 1: 1932 / Mihemed Bekir ji tîpên erebî-farisî
wergerandiye tîpên latînî)
Îro ji nû pir ateş im

Îro ji nû pir ateş im
Dîsa ji remza dilberê
Mecrûhê qewsê pirweş im
Tîr dane nêva cegerê

Tîr dan ji qewsê eswed e
Şehzadeya şîrînqed e
Kuştî ne wek min çendsed e
Wê padişah û beglerê

Wê beglerê pir kuştine
Enguşt bi xwînê riştine
Ma ehlê dil qet hiştine
Sohtîne mislê mecmerê

Lê ez tinê ser ta qedem
Yekser disojim dem bi dem
Wesfên di 'işqê ez çi dem
Nayên hisab û defterê

Wesfên evîn û 'işqehê
Husn û cemala wê şehê
Nayêne şerh û medehê
Ehsen ji neqşê beşerê

Ehsen ji husna dêmdurê
Şîrînî û guft û surê
Sed zahid êxistin ji rê
Wê nazik û lebşekerê

Şekker di nêv lêvan e wê
Reyhan li dor sêvan e wê
Meş'el di nêv şêvan e wê
Tîsê ji rengê fenerê

Fener niye nûra heq e
Husn û cemala mutleq e
Berq e spêd e û şefeq e
Zuhre we şemsa xawerê

Zuhre we mah û muşterî
Min dîn li dêmê enwerî
Zulfa muselsel 'enberî
Ser daye hewda kewserê

Hewda ji kewser çeşme tê
Ya cih di rewda qudretê
Herdem ji nû wê ser de tê
Xemrî we tayên 'er'erê

Xemrî di reş zulfa herîr
Werbûn li dor bedra munîr
Birca ko hakim lê du mîr
Min dîn li textê kişwerê

Textê di mîr û begleran
Meydanê coqa goygeran
Eslan û cotê meyxwiran
Mey dan şeraba saxerê

Saxer bi dest serxweş we mest
Weqtê sehergeh dest bi dest
Xeflet du begler meyperest
Kuştim bi derba xencerê

Kuştim bi derba keyberan
Gezme w xedenga awiran
Remz û işarat û suran
Dan dil ji nêva pencerê

Dan dil ji ber husna bi nûr
Berqa tecellaya sudûr
Lew sohtîyem wek kohê Tor
Hubb û evîna enwerê

Hubba te ma xweş hiştime
Her roj ji nû ez kuştime
Yekser ji xwînê riştime
Tîr û xedengên Mecerê

Gezmên di şîrîn nazikê
Derbên di wê rimbazikê
Çûyîne nêv dil gazikê
Min dad ji zulma dilberê

Dilber çi bêhed zalim e
Carek nekir pirsî li me
Lazim bi halê 'alim e
Lê pir didêrit xederê

Lazim bi qetla min divê
Hêj ev di dil marê şevê
Peykan di cergê da çevê
Bend kir bi şewka 'enberê

Bend kir kulab û penceyan
Dil ma di nêv işkenceyan

Min ah ji dest wan xenceyan
Kok û kubarên dînberê

Remz û surên şîrînleban
Tîroj-i berqên kewkeban
Rêza muselsel 'eqreban
Gerdan li dora qemerê

Min dîn li dor bedra temam
Herfên di mektûb dal û lam
Wê pêşrewê batin revam
Yexma kirim sîmînberê

Fitlê siyah marê şevîn
Rêhan bi dor serwan çevîn
Axir bi selwê da revîn
Xef bûn di tayên çenberê

Xef bûn di nêv tora qizil
Îlan misalê ser li mil
Kuştîn û jehr avête dil
Hêj kuştiyên remza berê

Kuştîne em şîrînlebê
Tehlîkeşên roz û şebê
Ger ez bibînim ew bi xwe bê
Nakim ji dil hêj bawerê

Ew nazika nisbet gulê
Camek ji kewser da Melê
Mest im ji ber qalu belê
Hetta bi roja mehşerê

Herdem bi zulmê we d'sojî
Qelbê ji hubba tey tejî
Lazim dibêm min dê kujî
Kes nîne çîtin mehderê

Kes nîne ret mehder bikit
Bes girtiyan ebter bikit
Xemlê ji zêrê zer bikit
Şefqet li yekta biderê

Şefqê bi dîdarê xwe kit
Qesta birîndarê xwe kit
Şehîdê reşmarê xwe kit
Ê ser li fitla pêşterê

Bo mawer û şîrînlebê
Wê xob û nûrên xebxebê
Bedra di Birca 'eqrebê
Kengê ji ber perdê derê

Bedra ji qudret lê du nûn
Ew qatila eswed'uyûn
Pir rakirin wê qetl û xûn
'Alem perêht yexmakerê

Sîmînbera neyşekerê
Ew horiya nisbet perê
Bejna şirîn dêmê zerê
Bo ji gulab û mawerê

Hêviya azadiyê

li benda te me, demek dirêj
hêvîdarim...
çîlkekê ji xunavê û çiroziyek
ji rewşenê...
bibin mîvana dilê azadîyê
azadî xweş bibe û rûgeş bibe
bi dilşadî bifire; bi ezmanan keve
perwazbike; wekî bazekî;

baskê xwe biser dayêkên
dil jikestî û
bi ser nifşên jîyanêda vegre û bike sî......
azadî were, azadî were
dibin sîya te da vêsêm
karibin hilmek ji bayê ciwan
kûr kaşkim dilê xwe
dil ferehbim, rizgar bim,
ji zingara salan
kûr û dirêj bi ram im li ser jîyanê,
dem û dewrana Medîya...
Newroz... Azadî... Hêvî...
were were, li benda te me Azadî
were Azadî, bi rastiya xwe were!
were durust be
bi kerasê xweşik û çeleng
min mexapîne
wekî xwe were... di rohnîyêda were
ku tu bi şev hatî di bin tarîya şevanda
ramekev! Wekî rojê li min hilê
bira çirozîyên rohnîya te
xwe berdin binê işkeft û lat û zinaran
bira jîyanê bidin ew gulên histixwar
ew gulên ku kevir û zinar bi serda hilweşayî
li ser wan bû mij û dûman...
bûne hêsîrê jîyanê.....
jîyana kî feratê dikşînin
kî ferata ku li ser wan kirin bend
ew mîrovên gemar
dijminê te ne Azadî!...
were Azadî min himbêj bike
bi singê xwe ê dilovanî,
serê min deyne ser çonga xwe
destê xwe deyne ser serê min
ji min ra lorîkên serfiraz bêje
beje, ji bo têkevim xewnên şirîn
têkevim sawêrên dayîka xwe Mêdîya
xwe bi evîna wê bişom
xwe pêda girêdim
bi hiş û raman bi dil û can
wiha hilgirim ev barê giran
evîna dayîka xwe Kürdistan

Hêjarê Kurd