Malper/Site
Rêbaz/Tüzük
Belavok/Bildiri
Program

Dengê Mezlûma

Hejmar - 36 - 30.07.2005
Hejmar - 35 - 30.06.2005
Hejmar - 34 - 30.05.2005
Hejmar - 33 - 30.03.2005
Hejmar - 32 - 28.01.2005
Hejmar - 31 - 31.12.2004
Hejmar - 30 - 30.11.2004
Hejmar - 29 - 30.10.2004
Hejmar - 28 - 30.09.2004
Hejmar - 27 - 30.06.2004
Hejmar - 26 - 30.03.2004
Hejmar - 25 - 30.02.2004
Hejmar - 24 - 30.12.2004
Hejmar - 23 - 30.06.2003
Hejmar - 22 - 30.12.2002
Hejmar - 21 - 30.10.2002
Hejmar - 20 - 30.06.2002
Hejmar - 19 - 30.05.2002
Hejmar - 18 - 30,04.2002
Hejmar - 17 - 30.03.2002
Hejmar - 16 - 28.02.2002
Hejmar - 15 - 30.01.2002
Hejmar - 14 - 30.12.2001
Hejmar - 13 - 30.11.2001
Hejmar - 12 - 30.10.2001
Hejmar - 11 - 30.09.2001
Hejmar - 10 - 30.08.2001
Hejmar - 09 - 30.07.2001
Hejmar - 08 - 30.06.2001
Hejmar - 07 - 30.05.2001
Hejmar - 06 - 30.04.2001
Hejmar - 05 - 30.03.2001
Hejmar - 04 - 28.02.2001
Hejmar - 03 - 30.01.2001
Hejmar   02   30.10.2000
Hejmar   01   30.06.2000
 

Hejmar:04, Sal:2001, Meh:02

Kılıksız Demokratik Cumhuriyet! - Dilovan Xelikan
Kalê Ataturk kî ye? - Bavê Azad
Dengê Mazlûma Dergisine - Hüsameddin Gül
Siyasal İslam Sistemi - Ethem Özdaĝ
Ermeni katliamı üzerine bir fıkra - Bavê Azad
Nasıl bir yaşam anlayışı? - Xelikan
Yüce Allah'a güvenip dayanmak - Hüsameddin Gül
Acil eylem çağrısı - Kawa Bedirxan
Kultur nasnama mirovîyê ye - Dilbirîn

İslam'ı doğru anlamak ve iki din! - Bavê Azad
Eman ha behsa wî kûçikî nekin!.. - M.Nureddin Yekta
Hak büyüğün, zulüm küçüğün - Kaw Bedirxan 
Bozkurtçuluk neymiş? - Bavê Aazd
Xortên Kurdistan -
Kurdistanli Gençlere Nasihat - H-Gül
 
Kılıksız Demokratik Cumhuriyet! - Dilovan Xelikan
 
"Demokratik Cumhuriyet ve bireyin ödevleri” konusunun benim için verimli ve gerçekçi olması için, başta “Demokrasi” kelimesinin üzerine şu kavramların iyi irdelenmesi gerekmektedir. Demokrasi özellikle bir Devlet yönetim sistemi olarak kullanılmakta ve “globalleşen Dünya” diye tabir edilen çoĝunlukla birinci dünya ülkeleri tarafindan ve siyasal istikrarın yaygın olamasada insanlar tarafından uygulanan tek düzendir. Demokrasi devlet yönetiminde çok görüşlülüĝün bir koruyucusu olarak bilinir. Demokraside Partiler olur ve bu partiler temelde hepsi, doĝal olarak demokrat olmak yani deĝişik hatta bir birine zıt görüşlerin temsil edildiĝi parlementoyu savunmak zorundadır. Bir demokrat gözüyle baktıĝın zaman bu böyledir, fakat gerçek demokrat düşünen insanların aldatıldıĝına veya demokratların toplumu çok görüşlülük adına aldattıklarına inanıyorum. Neden..?

Özellikle demokratlık havarilerinin, uygulamadaki demokrasinin topluma değişik ideolojiler sunduğu iddiasındalar. Bunun aksini ben iddia ediyorum. Sermaye dünyanın hakimiyetini elinde tutuyor istediğin kadar iktidara gel, eğer sen başta sermayeyi, medyayı, spor veya eğlence gibi güçleri elinde bulunduramıyorsan, toplumu doğruluk yolunda yönlendiremiyorsan, hiç bir demokrasi yaşamana müsaade etmez

Aynı zamanda demokrasi bir ideoloji haline getirilip dünyanın her tarafinda degişik uygulamaları vardır ki, bu uygulamaları üç kategoriye ayırabiliriz.

1- Avrupa’nın temsil ettiği demokrasi: Bu ülkelerin kültürel yapısına göre en mükemmel denecek demokrasidir. Çoğu liberal ekonomi ilkelerine dayanır ve zengin ile fakir arasında kurduğu denge istenilen seviyede olmasa bile, günümüz Hiristiyan dininin ilkeleriyle, halkın özel değerleriyle kesinlikle çelişmemektedir.

2- Belli bir bağlantısı olan demokrasi, merkeziyetçi demokrasi: Bu, özellikle batıyı taklit, Avrupa şartlarına göre ayarlanmış demokrasi şablonunu kullanmaktalar. (Türkiye, Cezayir ve Krallıkla, diktatörlükle yönetilen müslüman ülkeleri gibi). Kendine göre demokrasisi vardır. Bu ülkelerdeki demokrasi ayrı görüş faktörünü, göz önünde bulundurmaz, Türkiye için önemli olan kemalist olma mecburiyeti ve kemalizm adı altında Siyonizmin Mason Locaları`nın belirlediği demokratik ilkeler örneği gibi.

3- Bir diğeri ise hayali olup sadece düşüncede kalan demokrasi, ki bu da ancak bazı aydınlar ve köşe yazarlarının uygulanmasını arzu ettiği demokrasidir ki kendisine fırsatı versen oda kendisine göre bir demokrasi uygular. Çünkü bir iki demokrat tek başına sistemi halk desteğini elde etmeden, sermayeyi, spor tutuculuğunu, eğlence ve modayı halkın kontrolüne vermeden, gerçek demokrasi ve toplumsal düzeni oturtamaz.

Bu şekildeki analizle ilgili kendime çıkardığım sonuç Avrupa tipi demokrasi´nin konumuz olan Türkiye cumhuriyeti`ne veya herhangi bir müslüman ülkesine uymayacağıdır. Ortadoğu Ülkelerinin % 99`u Müslüman halklardan oluşmaktadır, islam dini`nin Kitabı Kur´an ise siyaset`le, devlet yönetimiyle ilgilidir. Müslüman ülkelerinde öyle bir demokrasi anlayışı olmalı ki, sayıları kısıtlı da olsa yükselen siyasal islami akıma, özgür bir ortam oluşturup görüşünü temsil hakkı vermesi gerekmektedir. Her görüş nasıl inanırsa inansın, şiddete başvuracağı noktaya kadar müsaade edilmesi doğru olacaktır. Buda bugünkü Türkiye şartlarında mümkün görünmemektedir. Demokraside temsil hakkı elde etmeyen toplumların ise neler olduğu özellikle müslüman ülkelerde bulunan iç savaşlar, çatışmalar olmaktan, gene öncü olabilecek kadroların üzerine şiddet kurşunlarını yağdırmaktan çekinmemekteler.

Aynı şekilde T.C. zulüm Devleti sınırları içerisinde yaşayan Kürt halkına özgür temsil hakkı vermemektedir ve hala vermemiştir. Yıllarca PKK gerillalarıyla çatışan faşişt T.C., PKK genel Sekreteri sayın Abdullah Öcalanı Türkiyeye kaçırmakla, Kürt halkının özgürlük mücadelesini boğabileceğini zannetmişti. Bunun düşündükleri kadar basit olmadığını şu anda sadece TC değil, dünya kavramıştır.

Demokrasi ve demokraside temsil hakkı ve müslüman ülkelerinin demokrasi modelinin farklılığını belirtikten sonra kuzey Kürdistan`da, meşru Kürt Ulusal mücadelesinin TC demokrasisinde, temsil hakkının analiziden sonra. Özellikle PKK genel Başkanı sayın Abdullah Öcalan`ın, PKK´nin Bağımsız Kürdistan idealinden, stratejik manadada olsa resmi olarak vazgeçtiklerini açıklamıştır. Meşru Kürdistan Ulusal mücadelesinde islami akımın saflarında aktif faaliyet yürüten bir birey olarak, duyulması acı fakat gerçek olduğuna inandığımdan dolayı söylemek zorunda olduğum, demokratik Türkiye Cumhuriyeti´nin PKK kadrolarında ve sempatizanlarında, özellikle yurt dışı çalışmalarında kuzey Kürdistan Ulusal mücadelesi olumsuz yönde etkilenmekte ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermektedir. Daha önceleri ulusal platform çalışmaları daha kuvvetli sürerken, TC´yi besleyen Turizme karşı Turizmi boykot komiteleri varken, bugün bu kurumlar çalışmalarını hemen hemen durdurmuş görünüyorlar. Kürtler sayesinde Türkiye Avrupalı turistlerin akınına uğramaktadır. Buna karşılık ise, ne acı ki TC Mason Başbakanı Ecevit, Öcalanın idamının şu anda askıya alınması, karşılığında Kürtler´in de yurd dışında Türkiye´ye karşı lobi çalışmaları olursa ve aleyhte propagandalar olursa Öcalanın idamını meclise sunacağını, söyleyerek, PKK´ye şantaj yapmaktadır.

TC´nin yıllarca milli düşman olarak ilan ettiği Yunanistan kültürüne, müziğine ve Halk oyunlarını başında ve medyasında serbestçe yayınlarken, 1300 yıldır vatanlarını paylaşmış, beraberce aynı amaçlar etrafında şavaşmış bir halk olan Kürt Kültürüne, diline, bir şarkısına bile tahammülü olmayan bir TC cunta hükümetine karşı yumuşamaların siyasal alandada görülmesi üzücüdür.

Bu bağlamda, konumuz olan demokratik cumhuriyet ve bireyin ödevlerinin ne olduğu konusunda, görüşlerimi şu maddeler etrafında sıralayabilirim.

1- Birey olarak ben demokratik bir Türk cumhuriyeti için yapacağım hiç bir çalışmanın ve sorumluluğumun olmayacağıdır ve aynı şekilde Kürt ulusal mücadelesi yürüten sağcı veya solcu hareketler açısından bunun böyle olduğuduğunu düşünüyorum. Biz kürtlerin yapacağı en güçlü çalışma, kendi iç sorumluluklarımızı, doğru bir demokratik anlayışı, ulusal açıdan kendi parti ve örgütleri arasında uygulamak, çelişki ve bozuk ilişkileri düzeltmek, önce demokratik kürt toplumunu oluşturmak, kürtleri de diğer uluslar gibi yek vücut haline getirmek temel hedef olmalıdır. Çünkü Demokratik TC den önce demokratik Kürt toplumunun istenmesi lazımdır.

2- Siyasal işlamı savunan birisi olarak demokratik cumhuriyet`in gelmesiylede birşeylerin değişeceğini zannetmiyorum. Çünkü TC Kemalist, Mason localarınca yönetilmektedir, dolayısıyla güdümlü bir merkeziyetçi demokrasisi vardir. Bız Kürtlerıde bağrında kabullenecek, siyonizm güdümlü bir demokratik cumhuriyet`in, siyasal alanda Kurdıstan islami grup, parti, ve hareketlerine hiçbir fayda sağlamayacak ve hatta müslümanlara karşı daha bir şekilde güçleneçek, Kürdistan´ın islami dirilişini, Demokratık Cumhuriyet isteyen Kürtler`in, Avrupa´nın Amerika´nın gücünü, kendisine kanalize ederek, boğmaya çalışacaktır. %90 Müslüman olan kürt halkının islam´a uymayan güdümlü demokratik TC den ne fayda elde edilebilir.

Bu aynı zamanda sosyalist, Kominist, Kürt Hareketleri içinde geçerlidir. Çünkü bu zulüm rejimine karşı, Türk veya Kürt islami hareketlerinin, sağ veya sol görüşlü hareketlerin, halk desteğini de arkasına alarak birleşmesi TC zulmünü 24 saat bile ayakta tutmayacaktır.

TC zulmüne karşı birleşmek adil bir sistem oluşturmak umuduyla.
Dilovan Xelkan
Kalê Ataturk kî ye? - Bavê Azad

Beriya bersivdayina vê pirsê ez dixwazim ji xwendevanên hêja ra pêkenîkî kurdan bêjim: Mirovekê kâl rêwî ye, diweste li cîhkî rûtunê. Xortekî tê bal û jê dipirse: -Xalo gelo kaxizê te yê cixarê heye tu pelekî bidî min? Xalo qutiya xwe derdixwe û pelekî kaxiz didê. Xort çav bi titûna xalo dikeve, dibêje: -Xalo ez dikarim ji titûna te cixarekê bipêçim? Xalo titûnê jî didê û xort cixara xwe dipêçe, dûv re ji xalo agir jî dixwaze, piştî agir digire û cixara xwe vêdixe, nefesekî kûr li cixara xwe dixe û bi axînekî ra dibêje:

-Xalo ez dikim nakim, nay quwweta min ku ez terka vê cixarê bikim! Xalo li çavê xort mêzedike, serê xwe dihejîne û dibêje: -Kurê min, pel ji xelkê, titûn ji xelkê û agir ji xelkê, ez bim jî ez nikarin terka cixarê bikim! Xort pirsî ; -Xalo ma navê te çi bû? Xalo li çavên xort nêhêrî û got: -Navê min Şêxo. Xort got başe xalê Rêxo ! Navê bavê te çi bû? Xalo keniya got : -Tew navê min safî kir ma navê bavê min!….

Xwendevanên hêja nebêjin min ka navê bavê Atatürk çiye? Lewra bav wundaye me got qey em kalê wî bibînin jê pirsa navê kurê bikin!. Li ez pirr geriyam min kesek nedit. Herçî kesên ku hay ji vî meselê hebin bila ji bo navê mirovatiyê (însaniyetê) ji kerema xwe re ji me re bişînin, belku ez ji vî xem û mereqî xilas bim! Min got ez pirr geriyam min delileki nedit lê, ev qambaxa internetê carnan cinê wê tên dora wê û ji zû ve hinek tiştan dide ber mirova. Dema ez li kalê Atatürk geriyam min dît stekî tirka da behsa bavê wî dike. Belku hun jî mereq dikin ez ji we re jî bêjim lo nexidin! Em niha bi bavê wî idare bikin heta ku me kalê wî jî dit!?? Hun çi dibêjin? Ev nivîs bi minasebeta mirina Atatürk di 10.11.1938 da hatiye nivîsandin.

Belgekî di dest me da ku bide nîşandayîn bavê Ata kiye tune, lê ya ku dibêje bavê ne kifşe ye heye. Mehkema Asliye Huqûqa Selanîkê nimara îlama wê: Adet/451 Pişti mirina Abduş Zubeyda diya Kemal ji bo mîrasa wi ji kurê xwe yê Kemal ra bistîne miraceetê mehkemê kir. Lê birayên Abduş î’tiraz kirin û gotin Abduş ne bavê Kemal e. Belku Abduş Zubeydê ji umumxanê deraniye û di wê demê da jî kureki wî hebuye û ni ji Abduş e. Bi minasebeta îtiraza birayên Abduş mehkemê ji umuxanê ra namek şand û keyfiyeta meselê pirsî. Umumxanê ji mehkemê ra ev bersiv da. “Zubeyde bi tev kurê xwe yê Kemal va di 19 Hezîrana sala 1297 hatin umumxana me. Yek ji muşteriyên me ku navê wî Abduş bû bi Zubeydê ra hevalî kir û dûv re wê bi tevî kurê wê va di 11 Nîsana 1298 da ji umumxanê derxist û pê ra zewicî. 22 Kanunî-Evvel 1298, pula bi 20 quruşa, hakim, aza, aza, Mehkema Asliye Huqûqa Selanîkê. Mehkemê va belga delîl qebûl kir û redda dawa Zubeydê kir. Ev belge di hinek pirtûk û rojnamên tirkan da hatin weşandin. Herwekî: 1- "Deccaliyet ve Kemalizm" (Hüseyin Demirel, s.147): 2- Hürriyet 21 Ocak 1990´da "Atatürk´ün gayrimeşru doğduğunu iddia eden.. çirkin tezgahın belgeleri" 3- "Türkiye üzerine oynanan oyunlar" Burhan Bozgyik (Yeni Asya Gazetesi neşriyatı 1990, s.105)") 4- Ümmet-i Muhammed gazetesinin 8. sayısı 1988, 5- Dr. Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" C.3 sh. 561. 6- Nazırê Fransız Hedyo di mecmua "Conferencio" da iddia kir kû bavê Kemal mechûl e. Hinek dibêjin ku bavê wî ne kifşe ye, lê diya wî piştî Abduş bi Ali Riza yê Selanîkê ra zewiciye û Kemal bi vî awahî ji xwe re kur qebûl kiriye. Hinek dibêjin bavê wî Sırp e, hinek dibên Bulgar' e. Cemaeta Cemaleddin Kaplan Hoca dibêjin dixa wî li cem wan metres bûye! Pirtûka "20. Asır Larousse" dibêje bavê wî Pomak' e! Piştî ewqas îddiayê nebaş, kemalista tu bersivekî baş nikaribûne ji vê pirsê ra bidin. Lewra Ata bi xwe jî pirr li ser nevê bavê xwe nesekiniye û kesî jî heta niha navê kâlikê wî nizanibûye. Mirov wisa zendike ku ger bavê wî baş bihata zanîn ewqas li ser vê meselê nedihat xeberdan. Rojnama Hurriyet di hejmara 22.01.1990 da li ser vê belgê hinek tişt nivîsand û got: “Me ev belge bi hinek mirovên dindar dane xwendin, ev belge sexte ye!” Delîla wan jî “nivîsên belgeyên nahatibûn verojtin û rengê belgê xirab nebûbû”. Yani bi angorê wan belge ji nû ve hatibû nivîsandin. Lê gelo sedemê ku Yunan belgekî wiha binivîsinin çiye? Halê ku fêda Atatürk ji Yunanan ra jî pirr çêbûye! Ev tiştên ku tirk dibêjin Atatürk leşkerê Yunan hemî kiriye behra Marmarayê tev derw in wekî kû hun jî pê dizanin!. Tişta din jî çima ev belge bi dîndaran dan xwendin û ne bi dîrokzana!?…. Burhan Göksal di derbarê Atatürk da pirtûkekî nivîsandiye (Atatürk´ün soy kütüğü üzerine bir çalışma, Burhan Göksel, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 849) Di pirtûka xwe da wiha dinivîsîne: "Türk çocuğu, Atatürk´ü daha ziyade inkilapları ve olayları yaratan insanın kişiliğini, karekterini, hayatının özelliklerini öğrenmek arzusunadır. Türk çocuğu, bu bilgi susuzluğunu gidermek için adeta çırpınmaktadır. Bu soruların cevabını verebilecek kaynağı da bulunamamaktadır." (1) "Atatürk´ün doğduğu Selanik´teki Osmanlı Nüfus-Tapu ve öteki resmi kayıtların Balkan savaşından sonra Yunanlılarca ele geçirilip akibetinin ne olduğunun bilinmemesidir." (2) „Zarokên tirkan dixwazin di derheq kalikê xwe Atatürk’da pirr tiştan bizanibin lê mixabin di vî derbarî da di dest da tu pirtûkekî tune!.. Sedemê wî jî ku dosya Ata ketiye destê Yunana û ji aqîbeta wê tirk bê xeber in!.. Dost û doxtorê Ata Rıza Nur, îddia dike ku bavê wî ne kifşe ye! "M. kemal, babasından kendi bahsetmediği gibi diğer birinin bahsettiğini iştirse ona düşman olur. Buna dair vukuat vardır." (3) Di pirtûka “Erreculüs-Sanem” da, di derhq Ata’da wiha hatiye nivîsandin: Bana Cafer Tayyar Paşa, M. Kemal için, "Evvel ezel böyledir, yani ayyaştır, sefihtir" demiştir. Babası kimdir, dediğim zaman muhtelif şey söylerler demişti." (4) Ayrıca M. Kemal hakkında, "Onun ezelden beri ayyaşlığını, sicilinin bozuk olduğunu bilmeyen yoktur," (5) denilmiştir. ( Ji ewwil û ezelê xwe da ew wihaye; serxweş e, sefîh e. Dema pirsa bavê wî tê kirin muxtelif bersiv dide û herkes bi serxwêşî û nebaşiya wî dizane!) "İnca niha wê xwendevanên hêja bêjin ku; “Navê wî camêrî Atatürk e, yanî kâlê tirka ye ne yê kurda ye. Ger navê wi Atakürd ba wê çaxê me neqaîlbûna xwe baniya ziman! Ji me re çi bavê Atatürk kiye? Belê rast e! Lê mixabin hinek ji kurdên me jî, heta hinek ji serok û rêberên kurdan jî pirr heyraniya xwe ji Atatürk ra tînin ziman û dibêjin “Ata mirovekî mezin bûye û me wî ji xwe re hertim rêber qebûl kiriye”! Û bi vî awahî ew jî dixwazin seroktiya Ata yê ku bi sed hezaran kurd kuştine bi kurdan bidin qebûlkirin, înca pewîst e ku em bi gelê xwe bidin zanîn ku Ata kiye, kurê kiye û çima hinek ji kurdan ji Ata hezdikin!?… Dema em li ser van pirsan bifikirin, emê bizanibin ku bi sedsalan e çima doza kurd çareser nabe!?…. Gelo di Kurdan da kesê ku mirov ji xwe re “RÊBER” qebûl bike tuneye?!.. Çima Atatürk!?… Ger Atatürk mirovekî baş ba çima dewleta tirk bi qanuna nimara 5816 a Atatürk bidana mihafezekirin?!…

Bavê Azad
---------------------------------------------------------------
Çavkanî:
(1) Atatürk´ün soy kütüğü üzerine bir çalışma, Burhan Göksel, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 849, rûpel -3
(2) Atatürk´ün soy kütüğü üzerine bir çalışma, Burhan Göksel, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 849, rûpel-1
(3)Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, srûpel- 562
(4) Errecülüs-Sanem, s.471, wesîqe 2.
(5) Erreculus-Sanem wesîqe -5

Dengê Mazlûma Dergisine - Hüsameddin Gül

Bismillahirrahmanirrahim

Sizlerin samimi ve fedakârane bir şekilde el atıp çıkarmış olduĝunuz bu yayın organı, özellikle Kurdistan bölgesinde yaşayan, hayat sürdüren mazlum mustaz´af Kürd halkının kurtuluşu ve hakimiyeti için büyük bir ışık ve ümit kaynaĝı olacaktır. Bundan hiç şüpheniz olmasın!

Bizleri karanlıktan aydınlıĝa çıkaran alemlerin Rabbi ve Îlahi olan Cenab-ı Allah’a hamd muttekilerin, mücahidlerin ve mazlumların Rehberê olan Hz. Muhammed (a.s.) selat ve selam, tahir aline, eshabına ve bunların takipçisi olan müslümanlara da, selat u selam olsun der, Îslami hizmetlerinizde ve işlerinizde başarılar dilerim.

Çok kıymetli ve dürüst kardeşlerim, Dengê Mazlûma cemaatinin sesi ve yetkilileri:

Sizlerin samimi ve fedakârane bir şekilde el atıp, çıkarmış olduĝunuz bu yayın organı özellikle Kurdistan bölgesinde yaşayan, hayat sürdüren mazlum mustaz´af Kürd halkının kurtuluşu ve hakimiyeti için büyük bir ışık ve ümit kaynaĝı olacaktır. Bundan hiç şüpheniz olmasın.
Mazlum mustaz´af olan Kürd halkı şimdiye kadar islami, Kur´an-i ve ilahi çatı altında Kürd sorununu, Kürd problemini ele alıp bir çözüme kavuşturmak isteyen bir yayın organı bulmuş ve görmüş deĝildi. Zaten Kürdlerin en büyük mücadele ve direniş kaybı burada yatmaktadır. Çünkü Îslam dini Kürd halkının kemiĝine ve ruhuna kadar işlemiş ve yerleşmiş bir dindir. Bunu çıkarıp atmaya kimsenin gücü yetmez.
Ayrıca bunu teyid eden Şerefhanê Bedlisi „ŞEREFNAME“ adlı eserinde Sultan 3. Murat Han´ın Müderrisi Mevlana Sa´deddin´in, Kürdlerin niteliĝi ve yaradılışı konusunda şöyle dediĝini yazmıştır. „Her biri daĝ doruklarında ve vadi derinliklerinde tek başına ve özgür olarak yaşamayı tercih ederek, keyfince ve münferid yaşama bayraĝını kaldırır.
Cenabı Allah´ın birliĝini ifade eden müslümanlıktaki kelime-i Şehadetten başka onları birbirine baĝlayan bir baĝ yoktur.“ Îşte inandıĝımız ve ümid ettiĝimiz kadarı ile mazlumların sesi yani Dengê Mazlûma Dergisi bu boşluĝu doldurmaya müsaittir ve koymuş olduĝu metod, yol, olan ve program çerçevesinde, doĝrultusunda hareketle, mustaz´af olan Kürd halkı Hakimiyetine Kur´ani bir anayasa ile kavuşacaktır.

Înşallah, Allah’u Teala burada bütün dünya müslümanlarına sesleniyorum ve diyorum ki : „Ey dünya müslümanları! Îslam diyarının bir parçası olan Kurdistan´ın, müslüman Kürd ulusunun zulüm altında inlemesine, yurtlarından çıkarılmalarına, mal ve namuslarına el uzatılmasına ve topluca bir halkın imhasına inancınız izin vermez. Zira Yüce Allah, Hucurat suresinin 10. ayetine göre „Çarpışan iki müslüman gruba karşı sessiz kalamazsınız. Zalim olan taraf zülmünden vazgeçmez ve Allah´ın hükmüne boyun eĝmezse, mazlumun saffında yer almanız ve zalime karşı çarpışmanız gerekir.“ Bugün Kürd halkını imha etmeye çalışan kafir, zalim, laik T.C düzenine karşı cihad vermelisiniz. Zulümlerinden vazgeçinceye kadar zalimlere karşı çarpışmanın sizlere farz olduĝunu hatırlamanız gerekir.

Uluslararası islami hareketin bir parçası olan Mazlumların sesi, Kürdistan’da taĝuti düzenlere karşı, Kitap ve Sünnet’in çizgisinde islami mücadelesini sürdürmektedir. Bölgede zulmün sona ermesini ve islamın hakim olmasını hedeflerken, bölgedeki problemlerin çözüm yolunun islam olduĝuna inanmaktadır. Diĝer müslüman uluslara olduĝu gibi Kürd halkına da islamı öĝütlemektedir.

Aziz kardeslerim, Ey müslüman kardeşimiz:

Müslüman Kürdlerin Kurdistan bölgesinde başlattıkları islami mücadeleye bilfiil katılmak suretiyle cihada maddi ve manevi desteĝi saĝla! Bugün Kurdistan cihadın merkezi haline gelmektedir. Islam diyarı haçlılar tarafından işgal edildiĝi devirdeki karanlık tablo ne idiyse bugün de odur. Müslümanların adeta ümitsizliĝe düştüĝü o karanlık tablodan nasıl Selaheddini Eyyubi kurtarmış ve ümid kaynaĝı olmuşsa, bugün de onun torunları inşallahu teala islam alemine ümid kaynaĝı olacaktır.

Ey Müslüman Kürd halkı:
Allah için sizlere sesleniyorum. Yıllarca deĝişik yollarla aldatıldınız, pusuya düşürüldünüz, kanınız ucuza döküldü, namusunuz ve malınız tarumar edildi. Yurdunuz başkalarının işgali altında, kendi topraĝında mültecisin. Allah´ın ayeti olan dilini konuşamıyorsun, üniversite ve okul açamıyorsun, radyo ve televizyon hakkına sahip olamıyorsun. Mabedinde bile dini tebligatını başka dillere tercüme ederek duyabiliryor sun. Hulasa, varlıĝın bile inkar ediliyor. Bütün bu zulüm ve haksızlıklar ya saptırılmış din adına yamılmış veya cehaletinden ve samimiyetinden yararlanarak yapıldıĝının farkındasın artık. Bunu gören birçok gafiller, suçu islam dinine baĝlamaya çalışmış ve din dışı yollarla Kürd halkını kurtarmaya çalışmıştır. Son elli ve altmış sene içerisinde, Kürd halkını kurtarmak için kurulan yaklaşık kırkbeş Kürd örgütü, çareyi islam dışında aramaya başlamıştır. Fakat o metodlarla da kurtuluşun olamayacaĝını gözümüzle müşahede ettik. Hatanın islam dininden gelmediĝini, bilakis islam dini zülme karşı olduĝunu, mazlum ve mustazafların yanında olduĝunu adalet ve hürriyetten yana olduĝunu savunan alimlerin sözüne kulak verilmediĝini gördük. Onun için, ilim adamları islamın çerçevesinde tanzimli bir organizasyona ihtiyaç duymuş ve dengê mazluma hareketini ve cemaatini kurmuştur. Eĝer kürd halkı, islamdaki hak ve hukuklarını iyibilmiş olsaydı, hiç bir düşmana ve göze aldanmazdı. Onun için kürd halkına, hem gerçek islamı öĝretmek ve hem de düşmanlarının hilelerini göstermek için mazlumların sesi bölgede başlattıĝı islami harekete güç vermeli. Mazlum kürd halkının yegâne ümid kaynaĝı haline gelmelidir.

Ey müslüman Türk kardeşimiz: sizlerede Allah için şu şekil sesleniyorum biz kürd halkı olarak hiç bir halka düşman deĝiliz. Müslüman olan herkes bizim kardeşimizdir, fakat iyi bilinizki siz de kürd halkı gibi zalim ve Taĝuf bir düzenin altında inancınızı yaşayamıyorsunuz, size de zülüm yapılıyor. Kafir Kemalist Laik düzenin yıkılması, hem size ve hem de bize hayırlıdır. Onun için kardeşçe elele verip Kemalizmi yıkalım ve yerine hak ve adalet düzenini getirelim. Kemalist mürtedler ırkçılık ve turancılık hareketlerle müslüman Türk ve Müslüman kürd halkını birbirine karşı düşman hale getirip, birbirine kırdırmasına müsade etmemeliyiz. Kafirlerin oyunlarını boşa çıkartmalıyız. Îslamın bizlere verdiĝi hak ve hukuklarımıza riayet ederek karşılıklı saygı ve sevgi içerisinde elele verip bölgeye islamı getirmeye çalışmalıyız. Zira biz bölgedeki problemlerin tek ve adil çözüm yolunun islam olduĝuna inanıyoruz. Ve bu sahada yapılacak her hareketin cihad olduĝunu kabul ediyoruz. Onun için islam çerçevesinde düzene karşı yardımlaşalım. Birbirimize güç ve kuvvet verelim. Mukaddes beldelerde, bölgede islamın zaferi için dua edelim. Kemalist düzenin yıkılmasını istiyelim. Kürd ve Türk halkları arasındaki problemlerin islamın icablarına göre kan dökülmeden barış içinde çözümlenmesi için yüce Allaha dua edelim.

H.Gül
Siyasal İslam Sistemi - Ethem Özdaĝ

Siyasal İslam Sistemi, bütün toplumsal problemlere emsalsiz bir çözüm sistemidir. Çünkü İslami sistem, tüm toplumu kuşatan, isteklerine cevap veren ve topluma huzur getiren bir sistemdir. İslami sistem, toplumun adaletli ve eşit bir şekilde yaşamasından yanadır. Zira İslam sistemi, kişisel yada bireysel bir sistem deĝildir. İslama göre insan yaşamı iki şekilde deĝerlendirilir.

Bir, kişisel yaşam; kendine has, istekleri ve doĝal hakları olan, örneĝin, özgürlük, yerleşme, gelenek, aile ilişkilerinde hür olma.
İki, insanın soy, sop, toplumsal, ulusal ve kültürel kimliĝidir. Öte yandan insan toplumdan ayrı düşünülemeyen, toplumun bir parçasıdır. İnsan her yerde, her zaman ve her an, bu iki karekteri bünyesinde barındırır, kişisel ve toplumsal yanı.

Cenabı Allah insanı en yüksek mertebede yaratmıştır. Ve mahlukatı içinde en yüksek dereceye layık görmüştür. Bunun içindir ki, yer, gök, ırmaklar, denizler, tarlalar, ormanlar insanoĝlu için yaratılmıştır. İnsanlar için ayı, güneşi, geceyi, gündüzü, karanlıĝı ve aydınlıĝı yaratmıştır. Cenab-ı Allah, insanoĝluna yeryüzünü idare etme selahiyetini verip, onu kendisine halife tayin etmiştir. Bunun için de, peygamberler vasıtasıyla insanoĝluna kanun ve nizam göndermiştir. Ki bu peygamberler de dürüst, temiz ve saygıdeĝer insanlardır. Ibrahim, Ismail, Ishak, Yakup, Isa, Eyyup, Yunus, Harun, Süleyman, Davut, Musa ve Muhammed (s.a.s) gibi.

Allahu Teala kendi katından peygamberlerine ve kendisine inanan insanlara yücelik bahşetmiştir. Ve insanlara çaĝrısı, kendisinden başkasına kulluk etmemeleridir.. Hakkı söyleyip, Allah´ın yüce adaletini yaymasını ve Allah’tan başka hiç kimseden ve hiçbir kurum ve kuruluştan korkmamasını ve onların karşısında eĝilmemesini talep eder. Cenabı Allah´ın insanlardan isteĝi, hakyolunu seçmeleri ve onun dışında diĝer yanlış ve batıl olan yollara sapmamalarıdır. Yine mazlumlarla beraber olmalarını, onların hakkını korumalarını, zorbalara ve sistemlerine karşı mazlumların yanında olmalarını ister. Eĝer bu mücadeleyi elle yapamıyorsa, hiç olmazsa sözle, kalemle ve nasihatlarıyla bunu yapması gerekir. Bunu da yapamıyorsa gönlüyle mazlumların yanında yeralması ve dua etmesi gerekir, ki bununla salih ameller işlemiş olsun. Fakat bu cihada elle katılmadan önce servetiyle, malıyla desteklemesi gerekir.

Böylece görüyoruz ki, İslami sistem en yüce ve en doĝru sistemdir. Zira o sistem bir milletin, bir kabilenin, bir ailenin, yada bir şahsın sistemi deĝildir. Islami sistem, Yüce Allah´ın kanun ve nizamının halk üzerinde uygulanmasıdır. Islamda yönetim, babadan oĝula geçen bir sistem de deĝildir. Islama uygun bir seçimle başa gelen idare sistemidir.
Evet, doĝrudur, tarihte bu şekil ancak dört halife döneminde uygulanmıştır ve doĝru olan yolda budur, İslam bundan başka bir yolu da kabul etmez. Zira İslam Allah´ın hükmüne göre kabul edilebilir.

Islami sistem içinde veya İslami idarede diktatörlüĝü isteyenlerin İslamda yeri yoktur ve onlar İslam düşmanıdırlar. Onlar müslümanların kendi kendilerini yönetmelerinden yana deĝillerdir. Islam sadece bir ibadet dini de deĝildir, aynı zamanda bir yönetim şeklidir bir siyasi idaredir. Bütün sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, diplomatik konularda islam kendi fikirlerini ortaya koyar ve onların uygulanmasını ister. Cihadla kendi sınırlarını ve mazlumları korur. Inanç ve özgürlük yolunu sunar. Herkese istediĝi şekilde inanma özgürlüĝü verir.

Ama hiç kimse Allah´ın ilahi sistemini zorla deĝiştirip, müslümanları kendi feodal sistemine ya da Allah´ın tevhid dinini reddeden bir sistemin ya da ideolojinin tahakkumu altına alamaz.

Burada islam sistemi ile islam sisteminin düşmanları arasında bir sınır vardır. Islam sisteminde toplumsal, ekonomik, idari kanunlar vardır ki, sistem bu kanunlarla donatılır, kurulur ve yenilenir.

Toplumsal konularda islam toplumun zorba sistemlerden kurtulmasını ister. Öyle ki, her yönüyle toplumu korur, birlik olmalarını ister, birbirlerine düşman olmadan islami sistem sınırları içinde yaşamalarını ister. Eĝer biz islam sistemini derinden ve çok güzel bir şekilde araştırırsak, görürüzki islam, çok yüce bir toplumsal sistemidir ve onu seveceĝiz.

Ben burada islamın toplumsal esaslarını dile getirmekten acizim, fakat diyebilirim ki, bütün sistemlerden önce islam, toplumsal yaşamı muhafaza eden tek sistemdir.

Islami sistem ekonomi konusunda işçiler ve işverenler arasında insani bir renk katar. Adaletli bir toplumsal yapı, dürüst ve insani bir ekonomi üzerine kurulur. Burada islam adaletsiz bütün ekonomik uygulamaların önünü kesiyor ve onları ilahi emirlerle koruyor. Her ekonomik konuda islam bir kaide koymuştur. Her zaman ve mekana göre deĝişim ve uygulamaya müsaittir.

Yine bu şekilde bütün siyasi, diplomasi, uluslararası ilişkiler de de belli görüş ve kararlara sahiptir. Eĝer biz islamı araştırır, okur ve inanırsak, onu çok güzel bir şekilde uygulayabilir ve koruyabiliriz.

Islami sistem insani bir sistemdir. Bu sistemi az bilenler islam düşmanlarının boş sözlerine kanabilirler.

Bizim burada esas işimiz bu tür insanları uykudan uyandırmak, onlara doĝru yolu göstermek, islamın doĝru yol olduĝuna, karşı rejimlerin de batıl olduĝuna inandırmaktır. Bunu izaha kavuşturmak için de, islami idarenin birçok temel esaslarını açıklamamız gerekir. Bu konunun anlaşılması için ayrıntılarıyla ele alacaĝım inşallah.

Ethem Özdaĝ
Ermeni katliamı üzerine bir fıkra - Bavê Azad

Son zamanlarda en çok gündemde olan meselelerden biri de şu meşhur Ermeni katliamı.

Sanırım 85 yıl oldu katliam olalı. İnsanlar unutkandır derler ama hiç te öyle görünmüyor. Ermeniler 85 yıldır hemen hemen her yıl Ermeni halkının Türkler tarafından katliamlarla adeta yokedildiklerini dile getiriyorlardı ama, dünya siyaseti, emperyalistlerin Ortadoğu üzerindeki hesapları, onlara bir türlü olumlu cevap verilmesine imkan vermiyordu. Nihayet bu yıl Amerika bu tasarıyı kabul edecek diye yüreğimiz ağzımıza gelmişti ki bizim! Çiftevatandaşlık vasıflı ve yine çifte standartlı politikacılarımız devreye girip kapalı kapılar ardında Amerikayı tehdit ederek, bu tasarının bu yıl da kabul edilmemesini sağladılar sagolsunlar. Ama şu 24 Nisanlar da bir türlü bitmiyor ki! Şunun şurasında kaç ay kaldıki? Yine bahar geliyor, yine nevroz bayramı ve yine 24 Nisan Ermeni katliamı!

Ben bu yazıyı kaleme aldığım zaman Fransa Ermeni Katliamı tasarısını kabul etmişti. Yazı yayınlanıncaya kadar neler olur bilemeyiz ama Cenab-ı Allah ömür verirse onu da göreceğiz.

Benim esas anlatmak istdediğim bu değildi! 85 yıldır biz Ermenileri katletmedik, ermeniler bizi katlettiler diye kendini savunan T.C. yetkilileri ve T.C. basını her nedense bu yıl biraz ağız değiştirdiler ve diyorlar ki; „Ermenileri biz değil kürtler katletmiş“. Bu arada Türkiye’de yaşayan yurtsever ermeniler de, basın yayın vasıtasıyla Türklerden ve Türkiye’den çok memnun olduklarını, kendilerinin ancak T.C. mahiyetinde yaşadıkları müddetçe emniyette olduklarını ifade ettiler. Eeeee... Nede olsa vatan sevgisi! Allah devletimize zeval vermesin!....

Şimdi de Fıkramı yazayım: Cengiz adında adamın biri sevmediği komşusunun yanına yavaş yavaş dostane bir şekilde yaklaşır ve aniden kafasına bir sopa atarak, komşunun kafasını yarar. Meseleyi köyün şeyhine intikal ettirirler. Şey Cengizi çağırır ve komşuya neden vurduğunu sorar. Bizim kurnaz Cengiz: „Şeyhim bu adam çok yaramaz, hatta büyük şeyh babanız hazretleri bile mezarında bundan rahatsız. Bir baktım rahmetli babanızın ruhu karşımda ve bana git şu yaramaz adamın kafasına bir vur dedi, bir baktım ellerim havada ve adam yerde Yani kısacası ben vurmadım vallahı şeyhim babanız vurdu“ Şeyh „oğlum babam ölmüş ama“ deyince, kurnaz Cengiz „ama şeyhim o ölmüş olsa bile her zaman yanımızda değil mi? Hastalarımızın başında değil mi? Elbette öyle. İyilerimize ihsanda bulunan şeyhin elbetteki kötüleri de cezalandırması gerekmez mi?…

Evet şeyh suskun ve cemaat şaşkın!….

Evet yani ermenileri biz öldürmedik, Türkiye’de mezarları bile olmayan kürtler katleti!..
Şimdi anlamadığım bir nokta var!.. 85 yıldır Türkiye’de kürd diye bir halk yoktur diyen T.C. yetkilileri ve istihbarat basınyayın mensupları, şimdi de Türkiye’de varlıkları kabul edilmeyen yani Türkiye’de olmayan ve kendilerine ben kürdüm diyen kart-kurt türklerinin her nereden, yani hangi ülkeden, dünyadan gelmişlerse, gelip ermenileri katletmişler! Diyelim ki kürdler geldiler katlettiler, şimdi nerde bu kürdler. Tekrar geldikleri yere geri mi döndüler? Yoksa ermenileri katlettikten sonra kendi kendilerini imha mı ettiler? 85 yıldır neden bugüne kadar hiç bu kürdlerden bahsedilmedi. Kürd oldukları kabul edilmedi?

Medyanın yazılarından ve Devletin yetkili ağızlarının açıklamalarından şunu anlıyorum:

1-Ermeniler katledilmiş ama bunu türkler yapmamış!..
2-Türkiye’de kürd denen bir halk var. Var ki ermenileri katletmiş!..

O zaman Türkiye’de kürdler var ve Ermeniler katledilmiş.

Kim katletmiş? Ona da türkler ve kürtler cevap vermesin! Kimin tarafından katledildiklerini ermeniler daha iyi bilir, bunu onlara soralım diyorum!.. Siz ne dersiniz?

Bavê Azad

Nasıl bir yaşam anlayışı? - Xelikan

Başlıkta da belirtildiği gibi, insanın hayat boyu yaşamla ilgili, kendisine sorması gereken en önemli sorulardan birisi de, yaşamın gerçek anlamını kabullenmek kadar, ˝nasıl bir yaşam anlayışına sahip olunması gerektiği konusuda insandaki kişilik gelişimi için en önemli dönüşüm noktası olduğu kanısı, konuyla ilgisi olan uzmanların ortak kanısı olmuştur . Çünkü bu soruyu sormak zor olduğu gibi, bu soruya cevap bulunması da bir o kadar zorlaştırılmıştır.

Zira yaşam doğum ile ölüm arasındaki zaman dilimini kapsamaktadır. Günümüz insanının, istatistiklere göre kazalar hariç ömrünün altmış ile seksen yıl olduğu kısa süre içerisinde hayata bakış açısı, katkısı ve aktivitesi´nin ne kadar önem taşıdığı, gerçeğinden ibretler almamak mümkün olmamaktadır. Bu süre otuz yaşındaki bir insanın onbeş sene geriye, geçmis ömrünü hatırlamaya çalıştığında, bir hafta önce, hatta bir gün önceymiş gibi, yaşadıklarını gözden geçirince, işte o zaman, hayatın ne kadar kısa olduğunu, ölümün her an her nefse tattırılabileceğini, ziyan olan bir ömrün nerede harcandığını ve harcanması gerektiği gerceğini, görebilen gözlerin önüne bir bir sergilenecektir. İnsan ömrünü çocukluk, gençlik, olgunluk çağı ve ihtiyarlık olarak ayrı ayrıd eğerlendirmek konumuza ışık tutacaktır. Çünkü her yaşın kendine has duyguları, heyecanları, umutları, yaşam şekilleri vardır. Çocukluk dönemi sadece algılama, hissetme, tatma, dolayısıyla yaşama ait, görebildiği, dokunabildiği her nesneyi araştırma, keşfetme çabasıyla geçer.

Gençlikte ise çocukluktan aldığı eğitimi, gözlemlediğini fazla yorum katmadan hayata geçirip kendini dışa yansıtmaya çalışır. Bunu yaparken de çoğunlukla olaylara hissi yaklaşır. Mücadele eder, fakat tecrübeli insanlardan yararlanmazsa, başarı oranını en aza düşürebilir.

Olgunluk çağı (orta yaş) ise, gençliğinde almış olduğu akademik eğitim ve yaşam tecrübesi sosyal yaşamında ürün elde edebileceği,inandığı ideallerin gerçekleşmesinde, stratejik konularda çoğunlukla başarı elde edebileceği en önemli dönem de bu dönemdir.İhtiyarlık ise, geçmiş ömrün bütün evrelerinde güzel, örnek bir amel işlemiş ise, yaşamında üretken, sosyal hayatta aktif olarak düşünmüş ve pratiğe geçirmiş ise, elbette daha bu dünyada iken karşılığını her yönüyle görecek, taktir edilecek ve yaşlılıkta yaşamın ve ölümün manasını daha iyi kavrayacaktır.

Yukarıda belirttiğim evreleri sıralarken positiv bir bakış açısıyla değerlendirmeye çalıştım, lakin bu gün aynı evrende yaşamımızı paylaştığımız insanların çoğu bu şansa,normal gelişim şansına sahip

değildirler. Bırakın normal bir gelişim evresini, her gün Afrika ülkelerinde, orta doğuda özellikle Kurdistanda ve daha sıralayamadığımız ülkelerde insanlar yaşamak için günlerce bir parça ekmek bile bulamamaktalar. Değil bu insanların nasıl bir yaşam anlayışına sahip olması gerektiği sorunu, insanlar “karnımı nasıl doyuracağım?„ derdine düşmüşlerdir. Bu durumdaki insanlardan doğru bir yaşam anlayışı beklemek, ne kültürel yapı ne de yaşam koşulları böyle bir gelişim süreci için elverişli değil ve böyle bir beklenti de doğru bir beklenti olamaz.

Dünyanın bir bölümü aç, eğitimden, refahtan ve insan haklarından yoksun bir bölümü ise bolluklar içerisinde ama diğer yandan zillet bir yaşam ve ziyan edilen bir sürü imkan. Hangi batılı veya doğulu insanın umurunda ? Bu insanların düştüğü durumun sorumluları kimlerdir..? Nasıl muhtaç bırakıldılar? Bu insanlar aptal oldukları için mi bu haldeler..?, Yoksa refah düzeyi yüksek olan halklar fakir halkların haklarını mı sömürmekteler ?, Kişi eğer bu soruları kendisine soruyor ise , işte gerçek sorunla nasıl yaşamalıyım sorusuyla da tanışmış demektir. Özellikle kapitalist batı ülkelerinde madden refah içerisinde fakat manen yıkılan birey kişiliği ve aile kurumunun, insanın maneviyatıyla ilgili çoğu değerlerin yok olması, özellikle genç kesimin içinde bulunduğu zillet yaşamı, alkol, uyuşturucu, cinsel sapıklık , kadının cinsel bir meta ve reklam aracı olarak kullanılması, futbol gibi spor dallarının spor olmaktan çıkıp insanın yaşam hakkını korumaktan daha önemli bir faaliyetmiş gibi sistemler tarafından basın, yayın tüm medya kurumlarıyla teşvik edilmesi, buna karşın toplumsal olaylarda duyarsızlık, kesinlikle bir çocukluk, gençlik ve hatta olgunluk yaşı evresi gelişimi ve kalan yaşam evresi hakkında nasıl bir yaşam sorusunu sorabilme özgürlüklerini bile kişinin hissetirmeden elinden almışlardır ve sömürgeci güçler, böylece bütün emellerini gerçekleştirebilecekler. Özellikle kapitalist batı medeniyeti bunu “Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi” olarak da tanıtmaktan çekinmemektedirler. Şayet halk katılımıyla, kendi kendini yönetme sistemi ise, genç nesli alkolizm ve uyuşturucu belası gibi, insanın akıl muhafazasını, özgürce düşünebilme hakkını, tehdit eden belalardan koruması gerekmezmiydi? Özellikle Avrupa‘da onbinlerce genç sırf bu sebebten dolayı yaşamını yitirmekte, gerçek kimliğini, niçin yaşadığını, ölümün gerçek manasını kavramadan, kendini tanıma, yolunda yardımcı olacak, imkan sağlamadan, “halkın yönetimine dayalı bir sistem” diye adlandırdıkları “Demokrasi”yi de, adil bir yönetim şekli olarak tanıtmak doğru bir yaklaşım olamaz.

Bu, ne batıda ne de doğuda insanın komünal yaşamı var olduğundan bu güne hiç bir beşeri düşünce, ideolojiler, kapitalizm ve kapitalizme tepki olarak doğan kominizm dahi gerçekleştirememiş ve bu sömürgeci anlayışla da gerçekleştiremiyecekleri de kesindir. Çünkü bu iki ideolojinin kaynağı beşer (insan) in mantığına dayanmaktadır ve istedikleri an önceki kurallarına ters bir kural çıkarabilme özgür lüklerine sahiptirler. Halbuki bu durum islam dininde, günümüze kadar ve diğer hak dinlerin ilk yayılma dönemleri de böyle değildir.Halkın çoğunluğunun veya herhangi bir filosofun doğruları değil, insanların gerçek sahibi olan Allah‘ın değişmez doğruları, kural ve ayetleri hakim idi. Dolayısıyla

hem azınlıkta kalanların hakları çoğunluğa peşkeş çekilmemiş hem de, dinlerin en mühim nüzul sebebi olan insanın insana tapmasını men edip, ancak Rabb´e (yaradana) tapması sağlanmış olacktır.

Almanya‘da, Kürdçe, Türkçe, Almanca dillerinde yazılmış, İslami kitaplarla dolu olan bir kitap sergisi açtık. Üniversite öğrencisi olduğunu söyleyen bir Türk genci yanımıza gelip, Almanya‘daki değişik dini kurumlar hakkında bir araştırma yaptığını ve bu araştırmasını üniversiteye tez olarak vereceğini anlatıp bir dizi soru sormaya başladı. Bu sorulardan bazıları şöyleydi:

-Alman devletinin, İslami cemaatlerin gelişiminden kaygı duyduğu?,

-İslami cemaatlerin kendileri için tehdit oluşturup oluşturmadığı ?
-Bazı Alman müslümanlara ait olan kitaplar hakkında ise , onlarla olan ilişkilerimizin hangi düzeyde olduğu, gibi vesaire soruları gibi kaygılarını dile getirdi. Orada kendilerine şu sözleri aktarmasını istemiştik.

-Özellikle düşünce ve inanç özgürlüğümüzü, ülkemizde sahip olamadığımızdan daha çok imkanlar sağladıkları bir gerçektir ve bunun için teşekür ettik.

-Fakat biz müslümanların da, hırıstiyanlardan farklı bir yaşam anlayışına sahip olduğumuz gözardı edilmemesi gerekmektedir.

-İnsan dünyanın neresinde olursa olsun belirli evrensel haklara sahiptir ve bu haklar insanın en kutsal değerleridir.

-İnsanın inandığı şekilde yaşama özgürlüğü,

-İnsanın inandığını, yayma ve cemaatleşme (örgütlenme) özgürlücü.

-Tabi şunu da belirtmek gerekir. Özgürlükler bile belli bir sınıra kadar, bir görüşün diğer bir görüşe karşı şiddete başvurmaması sınırına kadar özgürlük verilmesi en doğal olanıdır.

-Bu haklara dokunulmadığı müdetçe görüşü ne olursa olsun, saygı göstrmek hatta hürmet etmek, İslam dininin de temel anlyışıdır. Bir Ayette Rabbimiz şöyle buyuryor : „Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli oanları sever.“ (Mumtehine/8)

Kısacası var olan tüm inançlar,dinler ve ideolojiler, insanların mutlululuğu icin çalışmaktadırlar ve her düşünce, ayrı bir yaşam anlayışı yaymak için vardır.

-Avrupa‘da yaşayan biz müslüman Kürdler ise, iki ayrı misyon temelinde çalışmalarımızı sürdürmek durumundayız.

-....Dengê Mezlûma ve dernekleri aracılığıyla Kurdistan‘daki mücadeleye hem maddi, hem manevi ve hem de lojistik katkı sunmak ve bununla birlikte özellikle Avrupa‘da ve Kürdlerin sürgünde yaşadığı bütün ülkelerde, kendi kimlikleri olan, İslam dinini yaşama, yayma ve kendi dillerini koruyup gelecek nesillere aktarma gibi sosyal taleplerine cevap vermek temel hedefimizdir. İşte her ideolojik ekol gibi biz de bağımsız, siyasi, iktisadi, sosyal kurumlar ve eylemlerimizle bir yaşam anlayışını temsil etmekteyiz.

Başlıkta da belirtiğim gibi, nasıl bir yaşam anlayışını, kişinin irdeleyebilmesi için, kimliğinin ne olduğunu tespit etmesi, ben kimim ? Nereden geldim? Nereye gideceğim? gibi, genelde insanların temel sorularına cevap araması kaçınılmaz bir gerçektir.

Saygılarımla

Xelikan
Yüce Allah'a güvenip dayanmak - Hüsameddin Gül

Allah (cc) ın Kur an-ı Kerimde dikkat çektiği mümin özellikleri arasında tevekküllü olmanın özel ve öncelikli bir yeri vardır .Bu tevekkül konusunun imanla olan parallelliğinden kaynaklanaktadır. Kur´an kıssalarında peygamberlerin ve beraberindeki mümin topluluklarının her türlü zulüm, baskı ve işkence karşısında yılmamaları ve gevşeklik göstermemiş olmaları övülerek anlatılmaktadır. Ana vasıflarından biri, her ne olursa olsun tevekkülü kaybetmemeleridir.

Mümin, kendisine verilen herşeyin bir emanet, dünya hayatının geçici bir meta olduğunun şuuruyla Cenab-ı Allah karşısında hesap vereceğinin bilinciyle her zaman Ahirete yönelik yaşar; bu nedenle sıkıntıdan, stresten ve vesveden tümüyle uzaktır. Hiçbir zaman umutsuzluğa düşmez, çünkü o korkacağı, sığınacağı veya güveneceği sahte ilahlar yada dünyevi araçlar değil, kendisini yaratan, onu herşeyden iyi bilen ve her şeyi bir düzen içinde yöneten Allah’a tevekkül etmiştir. Buna dikkat edersek; bugün Müslüman Kürd halkının başına gelen bir musibette olsa dahi, bunun zaten olabileceklerin en hayırlısı olduğunu bilir, tekrar ve tekrar bütün dünya Müslümanlarının ve Müslüman Kürd halkının Allah yolunda, İslam dini ve toprağı uğruna tevhid bayrağının etrafına ve cihada davet ediyorum ve diyorumki; tevekkül mümin için kilit kavramlardan biridir.

Tevekkül Cenab-ı Allah’ın insan için en güzeli ve doğruyu ezelden takdir etmiş olduğunu, başına gelecek herşeyin Allah katında olmuş bitmiş olduğuna kesin olarak iman etmenin doğal sonucudur. Kadere imanın ve rıza göstermenin doğal sonucudur. Kur’anın bir çok ayetinde tevekkül, mümünin çok önemli bir özelliği olarak zikredilmiştir. "Müminler ancak o kimselerdir ki, Cenab-ı Allah anıldığı zaman kalbleri titrer, Onun ayetleri okunduğu zaman imanları kat kat artar ve yalnız Rabblerine tevekkül ederler". (el-enfal /2)

İslam alimleri de son derece veciz ifadelerle tevekkül önemini vurgulamışlardır. Ben de şu sözümü ilave ederim „Mevlam ne eylerse güzel eyler“.

Zannedersem şu sözüm de bunun en özlü ifade biçimlerinden birirdir. Olayların iyi ve kötülüğünü mümin Kur’an’a göre değerlendirir, zahiren şerr yüzü gözüken bir olayın arkasında büyük hayırlar olabileceğini bilir. „Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir.“ (Bakara / 216)

Tevekkül sıradan olsa iyi olur gibi bir mantıkla ve anlayışla değerlendirilebilecek bir mümin özelliği değildir, tevekkül etmeyen insan Rabbine karşı ağır bir suç işlemektedir, tevekkül dışında bir tavır içine girmek, insanın Allah’ın vekilliğini bir tarafa bırakarak kendisi için güvenecek, sığınacak başka bir merci aramasına yani şirke girme tehlikesine bir kapı açar.„Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.“ (Maide/45) Ayet‘inin hükmüne girer, çünkü o an kaderin varlığını, olayların Allah’ın kontrolünde olduğunu unutmuştur. Muhammed Suresinin 11. ayetinde „Bu, Allah’ın, inananların yardımcısı (velisi) olmasından dolayıdır, kafirlerin ise velisi yoktur“ buyurulmaktadır

Gerçekten de vekili yaratıcısı iken, Onu unutmanın ve inkarcılar yani vekili olmayanlar gibi davranmanın son derece büyük bir suç olduğu açıktır. Tevekkül sadece müminlere has bir tavırdır (özellik) ancak, zahiren olayları tevekkül ile karşılıyormuş gibi gözüken inançsız insan tipleri de olabilir. Zaman zaman çevremizde de bunun örneklerine rastlayabiliriz, ancak burada sergilenen daha ziyade pisikolojik bir savunma mekanizmasıdır veya zahiren tevekküle benzeyebilen, ancak özünde tamamen farklı bir tavır olan vurdumduymazlık söz konusudur. Tevekkülsüzlüğün zemininde inançsızlık vardır, yoksa neden bütün müslümanlar, Kürd halkı, Kurdistan‘lı mazlumların yanında yer almasınlar. Tevekkül etmeyen insan, dünya hayatını azap içinde geçirir olayların varlıkların Allah’ın kontrolünde olduğunu anlamadığı için her an her türlü kötülükle, talihsizlikle karşılaşabileceğini düşünür her hangi bir işi aksi Karamsarlığa ve üzüntüye kapılır, ruhsal dengesi de bozuktur. Allah`a güvenmeyen Onu vekil tutmayan insan, aksilikle terslikle karşılaşacağı zamanlar bu dengesizliği daha da net biçimde ortaya çıkacaktır.

Kısaca: Tevekkülsüz insan için hayat endişeler ve korkularla dolu bir kabus olacaktır.

Allah‘ın (cc) dışında veli ve güvenecek makam arayan insanın bu ruh halini çarpıcı bir benzetmeyle şöyle ifade ediyor „Allah‘tan başka dostlar edinenlerin durumu,örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi.“ (el-Ankebut / 4) (Allah´tan başkasını dost edinerek kendilerine destek arayanların durumu, âyette örümceğe benzetilmiştir.

Ayette özlü olarak ifade edildiği üzere, örümcek bütün bütün evsiz değildir, kendine bir yuva edinir; fakat örümcek yuvasının çürüklüğü meşhur meseldir. İşte örümceğin edindiği yuva ne kadar zayıfsa ,Allah´tan başkasının destek ve himayesine güvenenlerin tutamağı da öyle çürüktür.) Mümin; sahip olduğu ve olacağı tüm yeteneklerinin, başarılarının, zekasının, güzelliğinin, sağlığının ve diğerlerinin tamamen Allah`ın kontrolunde

olduğuna ve onun isteğiyle yaratıldığına iman etmiş kişidir, hayatı boyunca bu imanın gerektirdiği şekilde yaşar, mümin samimiyeti ve telafüzu da gerçekte Allah`a karşı aczini bilmesinin bir neticesidir, yoksa müminin mütevazi tavır larının sokakta bilinen manadaki sahte, tevazuyla ilgisi yoktur, gerçek manada şu sözümde böyle ifade etmekteyim:

İnsanda büyüklüğünün mikyası küçüklüktür yani tevazudur, küçüklüğünün mizanı büyüklük tür yani tekebbürdür, bugün etrafımıza baktığımız zaman Kuran‘ın tarif ettiği gemideki nankör insan modeline sıkça rastlasak da, zaman ilerledikçe ve islamın sunduğu maneviyat ve güzel ahlak insan arasında yayıldıkça, bu yapılan, sıyırılan ve mutluluğu, huzuru, Allah yolunda mücadelede bulunan insanların sayısı katlanarak artacaktır inşallahuteala.

Müslümanlar davasında, siyasi düşünce ile ilgili son derece çeşitli konuları inceleyen bir kimsenin seneden seneye, asırdan asıra dereden tepeye, dağdan vadiye geçerken dış görünüşünü muvakkat bir zaman için geçtiği memleketlerin coğrafya ve topoğrafyasına uydurup buna rağmen evvelce ne ise, yine o esasta sabit kalarak binlerce kalıba giren büyük siyaset nehirinin kaynayıp taşıdığı basit, sade hakikatlerden hayrete dönüşmesi ve düşmemesi kabil değildir.

Bir kimse bu konu üzerinde ne kadar fazla fikir yorarsa, o kadar müslüman alimleri ve yazarları münakaşa başlamadan evvel Kur´an´da tarif edilen şekilde bütün İslami düşüncelerin kaynağının özünü tahlil etmesi lazım geldiğini anlar. Bir çok bakımdan işin azameti çok geniştir. Evvela eski devir arablarındaki gibi bir cemiyet ve Kur´an gibi bir kitapla Arabistan`ı bir zamanlar dünyada en ileri bir devlet haline getiren siyasi ile gayri siyasi faktörler arasındaki bu hoş tefrikler modern zamanların mahsulüdür ve asırlarca evvel yaşamış insanlar için bilinen şeyler değildir. Şüphe yok ki hürriyetin mümkün olanına erişmede yegane yol olan ve alelade tabiriyle siyaset denilen teşkilat ve disiplinin, bir cemiyetin ilerlemesinde büyük tesiri vardır. Bununla beraber bir milletin hayatında gayri siyasi denen din meselesi diğer faktörlerden uzaklaştırılırsa yal nız başına siyaset bütün halkın ve bütün ihtiyacını karşılamaya yetmez ve böylelikle husule gelen manzara hakikâte uymaz ve sakatlamış oluyor. Ne olursa olsun asrı saadetin devrine göre Kur´an´ın siyasi cephesini bahis konusu eden bir etüde şimdiye kadar kimse teşebbüs etmemiştir. Çünkü beşeri kanunlar devamlı Allah´ın kanunu karşısında temelinde yıkılmış bir bina gibidir.

İsviçre’den
Hüsameddin Gül
Acil eylem çağrısı - Kawa Bedirxan

Kürd ulusunun sırat köprüsünden geçtiği şu dönemde her Kürdün ve özellikle her Kürd partisinin özgürlük yolunda üstüne düşen görevi yerine getirmesi gerekir. Dökülen kanlara ve Kürdistan şehitlerinin acılarına değecek bir gelişme sağlanabilmesi için söz söyleyip, edebiyat yapmak yerine planlı, programlı ve ciddi bir çalışmaya ihtiyaç vardır.

Her partinin kendine göre bir politik stratejisi vardır ve bu stratejilerin birbiriyle tamamen uyuşmaması doğaldır. Önemli olan temel ulusal hedefler üstünde birleşmek ve tek yumruk olarak bu yolda ilerlemektir. Politik açıdan bunun gerçekleşmesi zaman alabilir, ama bütün partilerin üzerinde hemen ve şartsız birleşebileceği bir konu vardır. Dil, Kültür ve Sanat. Kürt dili ve kültürünün gelişmesi için bağımsız partiler üstü kurumlara ihtiyaç vardır. Bütün kürd partilerinin ortaklaşa kuracakları bu kurumlarla kürt dili, kültürü ve sanatında çok hızlı bir gelişme sağlayacak ve bütün kesimlere hitap edebilecektir. Sadece parti bireylerine değil de, bütün kürt ulusuna direk hitap etme özelliğine sahip olacak olan böylesi kurumlar, bütün partilerin desteğini aldığından daha az ekonomik problemler yaşayacaklardır. Bütün partilerin bu yönde istekli olduğunu görüyorum ve bu da böylesi ulusal kültür kurumlar için fikirsel altyapının olduğunun işaretidir.

Ulusal kültür kurumlarının en iyi alternatif olması, onların partiler arası sürtüşmeden etkilenmemesi ve bütün güçleri bünyesinde barındırmasından kaynaklanıyor. Bizi asimile etmeye çalışan düşmanlara verilecek en iyi yanıt dilimize ve kültürümüze sahip çıkmaktır. Bu yönde yoğun ve yaygın bir çalışma yapılmaz ise, üzülerek söylemeliyim ki; kürt partileri yakında, uğruna çalışacakları bir halk bulamayabilir. Çünkü herkes türkçe konuşmaya, türk gibi düşünüp,Türk kültürünü yaşamaya başladığında bir kürt ulusunun varlığından bahsetmek zorlaşacaktır. Bunun için öncelikle zeminin müsait olduğu Avrupa´da önemli gelişmeler sağlanabilir ve burada köklü bir çalışma yapılırsa, bunu Kürdistan´a taşımakta kolaylaşır. Özellikle kurumların finanse edilmesi açısından da Avrupa müsaittir.

Kürt dilinin gelişmesi için çok yoğun bir çalışmaya girilmesi gerekmektedir. Özellikle ortamın müsait olduğu Avrupa Üniversitelerinde Kürdoloji bölümlerinin açılması bu işin temel taşlarını oluşturmakta dır.Kürdoloji bölümlerinde kürtçe lehçelereinin eğitimi sağlanabilir ve bu lehçelerin arasındaki kelime alışverişiyle kürt dilinde çok büyük bir gelişme sağlanır. Bundan dolayı bu tür kurumların hayatı önemi olduğuna inanıyorum.
Şu anda Kürd dili ve kültürünün geliştirilmesi için partilere çağrıda bulunduğum bu yazıyı Türkçe yazmam olayın ciddiyetini ve vehametini göstermesi açısıdan önemlidir. Kürd parti lerine dil, kültür ve sanat alanında partiler üstü ulusal kurumların oluşturması ve Kürdoloji bölümlerinin açılması ve yagınlaştırılması için acil eylem çağrısında bulunuyo rum. Amaçları Kürd halkının özgürlüğüne kavuşması ve dünya arenasındaki saygın yerini alması olan Kürd partilerinin, benim gibi bir Kürd gencinin çağrısını duyacağına inanıyorum ve duyanların duymayanlara iletmesini bekliyorum.

Kawa Bedirxan

Kultur nasnama mirovîyê ye - Dilbirîn
 
Pisti kustina keça kurd li Swêdê, masmedya Swêdê, gelek rêxstinin Swêdî, yên beyanî û her kesek bûn pisporin kulturê û besa kulturê dikin. Kultur bûye wekî benîstê zêrbendî, îjar hinek dicûn û davêjin, hinek dadiqurtînin û hinek jî di parêzin, her yek bi gorî ditin û têgîhîstina xwe li têlê tenbûrê dixein û kîn û jehra xwe di lesê Kurdan de di ceribîn in.

Di vir de gotinek pêsîya kurdan tê bîra merivan dibëjin: ( Gotina têkeve ser zar û zimanan, wê bi gere li nanva gund û bacaran )  
Ev cara yekeme li Swêdê li gurûbek beyanî bi vî seklî û bi vî rengî Heqaret tê kirin û kêm tê dîtin. Her kesekî karê xwe dike, divê em jî karê xwe bikin û bê deng nemînin.
Tistê ez dixwazim Kurdin li Swêdê bizanibe, gurûbek kêm meriv henin bi dujminin Kurdan re dijmini û dijberîya kurdan dikin, di bin navê paraztina mafin jinan de êrisê ser kurd, Ol, urf, e`det û kultura kurdan dikin, divê kurd gelek hîsyarbe û neyê lîstika van merivana û li berbayê hinek medya Swêdê nekeve û pistevanîya van kesan nekin.
Kurd jî wekî hemî gelin dinê  terefin wanê qenc û xerab heye, dibe jî terefin Kurdan ên nebas hê zêdetir be ji ber, ku cih û werin kurdan di bin destan de bûye. Van karin ne mirovî di nava hemî gelan de heye. Îjar kirina van karan jî gelek sebebin wan heye, lê bi tu sêweyî kesek nikare bêje: tistin xerab kulture û heqê tu kesekî tuneye bêje sasî û xeltîyê min kultura kurdane.
Bi rastî ez dixwazim sipasîya gelê Swêdê bikim, ji ber yekîtîya  û yek dengîya wan di wê rawêja, ku li hinber kurdan dan. Her çuqas malbata Fadimê û kurdan hewuldan û gotin ev piroblemek malbatîye, ne ji bona ku dostê Fadimê Swêdî bûye, lê Swêdîya kir mesela kurd û Swêdî
 
Gelo me Kurdan çikir?
Gelom ma hûnê çi bi fikirin? wekî hemî pirsgirêkin din her yekî bi awakî  li tela tenbûrê xist û bi srê xwe,  xwe li bakir ne wan ji xwe tistek fêm kir ne jî Swêdîyan ji wan tistek fêm kirin.  
Di televîzyona Swêdê de kurdek digot, dema beyanîyan doza hem welatîya Swêdê kir bira swêd bi wan kesan îmtîhanê bike wexta (körkort) yanî ehlîyet girtin wê demê mafin wan heye bibe hem welatîyê swêdê. Vaya jî tê vî menayê, bira Swêd bi pirse "dema qîza te yanjî jina te yekê Swêdî bigire yan jîi pêre here tu qebûl dike? dema got na wêçaxê mafê wî tuneye bibe hemwelatîyë Swêdê.
Kurd ji ber mesela namûs û serfê derbeder bûn hatin li Ewrupayë belav bûn. Ma heger kurdan xwe wekî tirk, e`reb anjî farisek bidîtan, bona çi hatin van welatana? û ji Kurdistan derketin,  ma bastir nebû li cem bav, dê kes, xismê xwe bi mana?
Ez di xwazim bi kurtî ji destpêka jîana merivan ta mirnaa wî Jîyana, ku liyaqê mirovane, terîf bikim û wekî wênekî nîsandim û wekî kitin tizbîyê davrekim, pasê kî ji xwera çewa rexne û sîrove dikin her kesek bi kêfa xwe ye.
Bêguman ez bi gorî tu Olî behsa kulturê nakim, lê bi kurtî çiqas rola Olan di kulturê de heye ezê wî jî behs bikim.
Tistin herî girîng bona lêkolinvanek, gerek tucarî likolînë bigorî Îdolojîyê neke, dema kir wê demê ew lêkolin ji rastîya zanîstîyê dûr dikeve û demî dimîne û di dirêjîya dîrokêde hebûna xwe naparêze.
Xwedê ( cc ) mirov bi lsek gelek xwesik û delal ji hemî afirandîyên din bastir afirandî û bi hin cewherin  bê nîse yên navxwyî jî xemilandî, wek mejî, hezr û fikran. Mirov bi van cewheran xeml, xêz û mîmarîyên xwe yê mirovîyê berfirehtir û givriktir-gelistirme- dike.
Ew mîmarîyan jî evin.  
Dil germ, ru nerm, biken û ges, xwedîyê exlaqin paxis û pak, rastgo, xwedî qewl û sozin xwe, bi curet û jîhatî, bi namûis û seref, bi edeb, rêzdar, sergiran,dilovan, bi rihim, e`dalet..û hwd. Evan tistin me li jor nivîsî xeml û xêza mirovane.
Meriv dikare bêje evan mîmarîyan xemlû xêzan her mirovîye û her mirovek hêginîya wî heye, ku van mîmarîyana bi karanîna mejî yê xwe givriktir bike ü nasnama xweya mirovîyê bi kemilîne û ji vî ya re jî têgotin kultur û tu e`leqekî vana jî bi Olan tuneye.  
Kultur, xemil û xêza mirovane, derya qencî ü hêjahîyê mirovatîyêye û bi kurtî meriv dikare bêje kultur nasnama mirovatîyê ye.
Gelo rola Olan di vir de çîye?

 
Ol bi serê xwe nasname nine, çewa hin kse dibêjin nasnama Olî bi dîtina min ev tistek ne raste, ji ber, ku bîr û bawerin Olî temamkerê nasnama mirovîyêye. Xwda (cc ) bi  Olan mîmarîyên mirovan dixe bîra mirovan û bihêztir dike.
Bi vî awayî kesek nikare bêje tistin xerab Kulture. Em nikarin li vêdera ji her alîve jîyana mirovan analîze bikin,, lê pirsek tê bîra mirovan  gelo çima mirov van tistin xirab dike?
Bi rastî va babetek biserê xwe ye, lê bi kurti ez vî dikarim bêjim, digîyanê mirovan de pêjinên mirovî û pêjnên heywanî heye, mirov carnan dibin bandora pêjnin mirvî û carnan jî dibin pêjnên heywanî de di mine, îjar bi gorî vîya jî xirav û qencî tên kirinê.

Ji Swêdê  Dilbirîn    2002 02 05
 
İslam'ı doğru anlamak ve iki din! - Bavê Azad
 
İşte size iki din, biri devlet tarafından kabul edilmekte, buna insanları davet etmekte ve bunun için Diyanetini ve hatta MITni seferber etmektedir.
Diĝeri ise Yüce Allah’ın gönderdiĝi Yüce Sistem. Tercih herkesin hakkıdır ama ikisini de tam bilmek kaydıyla. Aslında devlet hem kendi dininde ve hem de kendi siteminde şüphededir. Yoksa gerçek İslam’ın anlatılmasından korkmanın sebebi ne olabilir? Eĝer kendi din ve sistemlerinin doĝruluĝuna inanıyorlarsa, bıraksınlar müslümanlarda kendi inancını serbestçe yaşasınlar. Yüzbaşı Kubilay gibi, Z. Beyaz gibi sefihleri kullanıp üzerine siyaset yapacaklarına, açıkça Allah’ın gönderdiĝi Dine karşı tavır koysunlar. Dini teşkilatlar açıp müslümanlara riyakârlık yapacaklarına, Dinden tamamen ellerini çeksinler.

Zaten Laik devlet düzeninde, devletin din işlerine karışması sakıncalıdır, müslüman olmayanlara da hakarettir! Bıraksınlar herkes inancını yaşasın ikiyüzlülük yapmanın mertlikte yeri yoktur beyler!
Türkiye’de mevcut kanunlarla Atatürk ilkeleri korunmaya alındıĝından, bu ilkeler hakkında herkesin konuşma selahiyeti yoktur. Ama İslam Dini böyle deĝildir. Din konusunda yeterli bilgiye sahip insanlar konuşabildiĝi gibi, bu konuda hiçbir şey bilmiyenler dahi her şeyi konuşabiliyor, yorumlar yapabiliyor ve hatta ictihatta bulunabiliyorlar. Bu konuda özellikle zahiren Hz. Muhammed’ in Dininden görünen, ama aslında Devletin dinini kabul edip yaşayan insanlar, daha çok konuşma ve tartışma imkanına sahiptirler. Son zamanlarda televizyonlarda yapılan tartışmalarda görüyoruz ki, en laik insanlar bile kendilerini İslam müctehidi zannediyorlar. Hatta kimileri daha ileri giderek T.C. demokratik sistemini (haşa) Peygamber Nizamı diye kabul ettirmeye çalışıyorlar. İslam Dinini bilemeyen laik ve sosyalistler de, T.C.nin bütün uygulamalarını İslam zannedip Dinimizi topa tutyorlar. Bir asra yakındır müslümanlara kemalizmi kabul ettiremiyen devlet, kendi sisteminin İslama yakın olduĝunu, yine kendi adamları vasıtasıyla müslümanlara kabul ettirmeye çalışıyor. Bu konuda devletin resmi dinine baĝlı Diyanet teşkilatı da, üzerine düşeni yapmaktan geri kalmıyor. (Hatta Diyanet Reisi (İslan deĝil de) Demokrasinin Ortadoĝuya hakim olacaĝını, ama “kanlı mı yoksa kansız mı olacaĝını” bilemediĝini ifade ederek, demokrasinin oturtulması için kan dökmenin mübahlıĝına yeşil ışık yakıyor Oysaki devlet dini yani devletin benimsediĝi ve müslümanlara kabul ettirmek istediĝi din ile İslam dini tamamen birbirinden farklı şeylerdir. Aralarındaki farkı aşaĝıda sıralayacaĝız. Öyleki insanlar arada şaşırıp kalmışlardır! Acaba hangi Dine baĝlanmak gerekir diye.

Bizim görevimiz, müslümanlara gerçeĝi anlatmak ve onları sahte dinlerden uzaklaştırmaktır. Dünküler, yaptıklarının hesabını vermek üzere gittiler, bugünküler de yarın elbette gideceklerdir. Hiç olmazsa bugünküleri uyarmaya çalışalım. Zira bu her müslümana farzdır. Her müslüman bu görevi yapmakla mükelleftir. İşte biz bu mükellefiyeti yerine getirmek, bu mesuliyetten kurtulmak istiyoruz. Bunun için bu yolu seçtik. Biz yerenlerin yermesinden ve bizi tehdit edenlerin tehdidinden korkmuyoruz. Bize ne derlerse desinler, görevimizi yapmaya devam edeceĝiz. Biz, münafıkların safında değil, mü’minlerin safında yer almak için, tebliğatımızı yapmak istiyor ve yapmaktayız. Ve bunun için yola çıktık ve diyoruz ki, “İslam dini bir bütündür; ibadetiyle, siyasetiyle, devletiyle bir bütündür”. Hayatın her safhası, her hareketi hakkında hüküm getirmiştir ve bunun bir istisnası yoktur. Bütün müslümanların böyle bilmelerini, böyle inanmalarını, böyle yaşamalarını ve böyle anlatmalarını Allah emretmiştir, farz kılmıştır. İşte, bizim dert ve davamız budur. Bu durumu ümmet fertlerine tebliğ etmek ve duyurmaktır.

Türkiye’de pekçok insan, mevcut devleti savunduğu ve İslam Sistemini lanetlediği halde, bir yandan da "müslümanım" demekte bir sakınca görmemektedir. Bu kargaşa ortamında, böyle insanlar gerçekte ne laik, ve ne de müslümandırlar. Türkiye’deki çoğunluğun dini olan İslam, onu benimseyen insanlardan "müslümanım" demenin ötesinde birşeyler bekliyor. Laik Cumhuriyeti savunmak yada "müslüman" olmak sorumluluk gerektirir. Ve en önemlisi de "bu iki dinin birlikte" asla yürümemesidir.

Bize kızanlara da şu ayeti kerimeleri hatırlatmakta yarar görüyoruz. Zira bunun bir görev olduĝunun şuurundayız.

Cenab-ı Allah Kur’an-i Kerim’de şöyle buyuruyor.
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar, birbirlerinin velisidirler (dostlarıdırlar). İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar,
zekâtı verirler, Allah’a ve Resulü’ne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hikmet sabibidir." (Tevbe, 71)
"Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir: Kötülüğü emreder, iyilikten meneder ve ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu. Münafıklar; işte yoldan çıkanlar onlardır." (Tevbe, 67)

"Ey benim kavmim! Neden ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe çağırıyorsunuz? Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve bilmediğim şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; bense sizi O aziz ve çok bağışlıyan Allah’a çağırıyorum." (Mü’min, 41-42)

İKI DİN:
Evet; Türkiye’de şu anda iki din vardır. Biri Allah’ın peygamberlerle gönderdiği ve teklif ettiĝi din, diğeri de devlet dinidir. Bir başka ifade ile; biri Kur’an’ın târif ve beyan ettiği, mükellef olduĝumuz din, diĝeri de devletin tanıdığı, resmen kabul ettiği ve müsaade ettiği din. Bu iki dine de "islam" ismi veriliyorsa da, muhtevası bakımından aralarında çok büyük farklar vardır.

Bir kısım farkları burada zikredelim:

1- Allah’ın Dininde; hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır, O’nun emirleridir.
Devletin dininde ise, hâkimiyyet kayıtsız şartsız Atatürk ilkeleri doĝrultusunda milletindir.

2- Allah’ın gönderdiği Dinin sahası, istisnasız bütün hayat safhaları olup, insanoğlunun söz, fiil ve hareketlerini içine almış ve hepsi hakkında hüküm koymuş, müeyyideler getirmiştir.
Devletin tanıdığı din ise; Allah ile kul arasında bir vicdan işi olup camide yapılan bir takım ibadetlerdir, dünya ile bir ilgisi yoktur.

3- Allah’ın dininde; Din devlet bütünlüğü vardır; ibadeti siyaset, siyaseti de ibadettir. Devletin dininde ise; din ayrı devlet ayrıdır, ibadet ayrı siyaset ayrıdır. Bunları birbirine karıştırmak suçtur, ceza gerektirir.

4- Allah’ın Dininde; kanun koyma yetkisi yalnız Allah’a aittir, uygulayıcısı Peygamber veya halifeleridir.
 
Devletin dininde ise, kanun koyma yetkisi millete ve laik millet meclisine aittir. Uygulayıcısı laik iktidar hükümetidir.

5- Allah’ın dininde; Anayasa Kur’an dır.
Devletin dininde ise, anayasayı Atatürk ilkeleri doĝrultusunda millet ve temsilcileri yapar.

6- Allah’ın dininde; kaynak Kur’an, örnek Peygamber’dir. Devletin dininde ise, kaynak insan aklı, avrupa kanunları, örnek Mustafa Kemal’dir.

7- Allah’ın dininde; hukuk sistemi İslam’dır, İslam hukukudur. Kur’an’a dayanır. Devletin dininde ise, hukuk sistemi İsviçre ve Roma hukukudur.

8- Allah’ın dininde din hem dünya hem de ahiret işlerine karışır.
Devletin dininde ise sadece ahiret vardır; Din dünyaya, idareye karışmaz.

9- Allah’ın dininde; aile yönetimi Dine, Şeriat’a bağlıdır.
Devletin dininde ise, aile yönetimine din karışamaz. Evlenme ve boşanmalar, karıkoca arasındaki hak, hukuk ve görevler; İsviçre medenî kanunundan gelir, geçer.

10- Allah’ın dininde; eğitim ve öğretim sistemi dine göredir. Okul programları yapılırken ibadet saatleri gözönünde tutulur.
Devletin dininde ise eğitim sistemine din karışamaz; müfredat programları yapılırken ibadet saatleri nazari itibare alınmaz.

11- Allah’ın dininde; basın-yayın dine göre çalışır. Allah’a ve Dinine saldırı yapılamaz.
Devletin dininde ise basın-yayına din karışamaz. Atatürk ilkeleri hariç, herkes eleştirilebilir, hatta Allah’a küfretmek bile suç deĝildir.

12- Allah’ın dininde; mahkemeler Kur’an’a göre kurulur; hâkimler hükümlerini Şeriat’a göre verirler. Devletin dininde ise, İtalya, İsviçre ve benzeri ülkelerden getirilen kanunlara göre kurulur, hüküm ve kararlar da bunlara göre verilir. Tabi araya büyük adamlar ve rüşvet girmezse, aksi takdirde bu hukuk ta geçersiz olur.
13- Allah’ın dininde; içki haramdır; alım satımı ve fabrikası da haramdır.
Devletin dininde ise, bunların hepsi, caiz ve serbesttir hatta teşvik edilir.

14- Allah’ın Dininde; faizin alınması da verilmesi de haramdır.
Devletin dininde ise bunlar mübahtır, caizdir ve devlet bizzat bunları kendi bankalarında uygulamaktadır. Milleti dolandırıp banka batıranları da kurtarmaktadır.

 
15- Allah’ın dininde; zina mutlak surette haramdır ve yasaktır. Devletin dininde ise, tarafların rızası olduğu takdirde mubahtır ve caizdir; hatta devlet zina için özel binalar yapmakta, travestilere bile müsaade verilmektedir. İstedikleri kadar yapabilirler ve devlet bundan vergi almakta bütçesini doldurmaktadır.

16- Allah’ın dininde; süt anne ve süt kardeşle evlenmek haramdır.
Devletin dininde ise, ikisiyle de evlenebilir; hiçbir sakıncası yoktur.

17- Allah’ın dininde; tesettür vardır ve mümin kadınların başlarını örtmeleri farzdır. Devletin dininde ise, tesettür yoktur; kadın başını açar hatta devlet kendi kurum ve kuruluşlarında başörtüsüne müsaade etmemektedir.

18- Allah’ın dininde; Cuma namazına gitmek farzdır. Cuma saatinde herhangi bir iş yapılamaz, günahtır.
Devletin dininde ise, işi bırakıp cuma namazına gitmek yasaktır.

19- Allah’ın dininde; günah işleyenleri kınama ve onlardan nefret etme vardır. Ve bundan müslüman sorumludur.
Devletin dininde ise, hoşgörü vardır. Günaha teşvik edilmektedir.

20- Allah’ın dininde; kötülükleri elle, dille, kalple engellemek, kerih görmek vardır ve her müslüman bundan sorumludur.
Devletin dininde ise, hoşgörü ile karşılanır ve ayıplanmaz, kınanmaz ve hatta günah diye bir şey yoktur. Yasaklar ve serbestlikler vardır.

21- Allah’ın dininde; hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak tebliğ etmek farzdır. Devletin dininde ise, kimse kimseye karışmamalıdır. Din sadece kul ile Allah arasında vicdani bir meseledir. Evlerde ve camilerde hapsedilmiştir.

İşte size iki din, biri devlet tarafından kabul edilmekte, buna insanları davet etmekte ve bunun için Diyanetini ve hatta MITni seferber etmektedir.
Diĝeri ise Yüce Allah’ın gönderdiĝi Yüce Sistem. Tercih herkesin hakkıdır ama ikisini de tam bilmek kaydıyla. Aslında devlet hem kendi dininde ve hem de kendi siteminde şüphededir. Yoksa gerçek İslam’ın anlatılmasından korkmanın sebebi ne olabilir? Eĝer kendi din ve sistemlerinin doĝruluĝuna inanıyorlarsa, bıraksınlar müslümanlarda kendi inancını serbestçe yaşasınlar. Yüzbaşı Kubilay gibi, Z.Beyaz gibi sefihleri kullanıp üzerine siyaset yapacaklarına, açıkça Allah’ın gönderdiĝi Dine karşı tavır koysunlar. Dini teşkilatlar açıpmüslümanlara riyakârlık yapacaklarına, Dinden tamamen ellerini çeksinler. Zaten Laik devlet düzeninde, devletin din işlerine karışması sakıncalıdır, müslüman olmayanlara da hakarettir! Bıraksınlar herkes inancını yaşasın ikiyüzlülük yapmanın mertlikte yeri yoktur beyler!
Bavê Aazd
 
Eman ha behsa wî kûçikî nekin!.. - M.Nureddin Yekta

Lê beriya ku ez pêkeniyê binvîsînim, ez dixwazim ji xwendevanên hêja ra behsa hinek muslimanên me bikim, ku ew jî wek mirovên di vê pêkeniyê da, naxwazin behsa kurda bikin. Kelîma „KURD“ demek dûr û dirêj, di navbera musilman û sosyalistan da bûbû wek kirasekî ji agir.
Ku te bida ser zimanê xwe, zimanê te dişewitî. Muslimanan digotin eman ha, ev bêje dibe nijaperestî, hun ji dîn derdikevin û mehra jina we betal dibe! Sosyalistan jî digotin „Ji jiyana nû re astengiyê derdixe û ruhên Lenin û Stalîn pê ezab dibîne. Ji ber vê qasê, demeka dirêj me kurda newêribû ku bêja kurd baniya ser zimanê xwe. Me digot bila dîn û jina me neçin, em jî vê kelîmê naynin ser zimanê xwe. :) Lê tirk, ereb, fars û yen wek wan bi hezaran milletan, dewleta xwe sazdikirin, bi zimanê xwe dixwendin, her roj siba bi zimanê xwe sond dixwarin, lê ne dînê wan diçu û ne jî jina wan. Ma gelo dînê me û jina me li me mana digerin? Ku delîleki bi dest wan bikeve hima terka me bikin!...

Nexêr, na! Belku hinek ji van muslimanên me İslamê fêm nekiribûn û hinek ji wan jî xulamê xelkê bûn, êdî ger dizanibûn an jî ne!.. Sosyalsit jî, ji hev belawela bûn. Êdî çi tirs ma? Gerek em bikaribin navê xwe bînin ziman. Lê mixabin hêj hinek musilmanên me yên kurd yên ehmeq hene û hêj jî razî nabin ku em bêjin em kurd in!...

Dema mirov li van muslimana mêzedike, hindik dimîne ku mirov ji yên wek Îsmtê kerr û Seddam re dua bike! Lewra ji bo kelîma kurdi ewqas allerjiya wan tunebû.

Ez nizanim ev muslimanên me çima ewqas ji xwe ditirsin. An jî, ji dînê xwe şubhe dikin. Gelo ev çi dîn e ku bi kelimekî ji mirov diqete. Halhale Xwedê di Qur’an’a Pîroz da di du ciyan da behsa hebûna milletan dike, wan wek hev dihesibîne û hebûna wan yek ji ayetên xwe qebûldike. (Rum/22, Hucurat/13) Gerek ew bê mêjûyan bizanibin ku, kî înkara milletan bike ew ji dînê xwe dibe.

Ez naxwazim ku vê meselê zêde dirêj bikim, ji ber mijara me pêkenî ye.
- - - - - - - - - - - - - - - - -- - - - - - - - - - - - - - - - -
Dibêjin ku li orta Anatoliyê mirovek hebûye û bi navê xwe Mehmet bûye. Dema ew dimire kurekî wî yê biçûk hebûye. Lawik mezin dibe, li derdorê xwe dinhêre, bavê herkesî heye lê yê wî tuneye. Mereq dike, rojekî ji dayîka xwe dipirse:
-Dayê ma bavê herkesî heye, lê bavê min li ku ye?
Jinik li kurê xwe mêze dike, diqîre ser wi:
-Eman ha tu carek din behsa wî kûçikî nekî!.. Tu carek din behsa wî kûçikî bikî, ezê herdu çavên te birêjim û zimanê te jêkim!..
Kurik ditirse, êdî newêre behsa bavê xwe bike, ne ji diya xwe û ne jî ji cîranan.
Piştî çend salan lawik mezin dibe û hinek cesaret tê wî. Rojekî dîsa ji dayika xwe dipirse, lê mixabin bersiv dîsa wek cara berê ye:
-Eman ha behsa wî kûçikî neke!...

Lawik difikire, gelo dibe ku navbera diya min û bavê min xirav bûbe û ewî li diya min heqaret kiribe, ji wî diya min naxwaze behsa wî bike!.. En qenc ew e ku ez ji hinekên din bipirsim. Diçe bal xalê xwe. Xalo bavê min yekê çawa bû? Xal jî wek diya wî diqîre ser:
-Eman ha behsa wî kûçikî neke!...
Diçe ba metê, dipirse:
-Eman ha behsa wî kûçikî neke!...
Diçe ba cîranan ji wan jî dipirse:
-Eman ha behsa wî kûçikî neke!...

Rojek ji roian cejna Qurbanê ye. Hemî gundî çûne ser mezela û ji miriyên xwe ra Qur’anê dixwîn an jî didin xwendin.
Mela li ser gorra yekê gundî ye û dixûne. Lawik diçe ba mela, jê re dibêje:
-Îmam efendî, tu dikarî Yasînekê li ser gorra bavê min jî bixwînî?
Mela serê xwe bilind dike, lê dinhêre lê nasnake. Dibêje „belê, ez vê biqedînim ezê werim bixwînim“. Dema xwendina mela diqede, ji lawik dipirse:
-Gelo mezelê bavê te kîjan bû?
Lawik dema mezelê bavê xwe nîşan mela dide, mela bi cinna dikeve:
-Neuzu billah! Lawo tu kurrê wî kûçikî yî? Eman ya Rabbî dîn ji destê me çû. Kurro lawo ji min re behsa wî kûçikî neke!...

Êdî lawik newêre behsa bavê xwe bike heta ku dema leşkeriya wî tê. Ji diya xwe re dibêje,

-Dayê ez diçim leşkeriyê û êdî hew ez têm. Heke tu behsa bavê min bikî ezê şûn ve werim, ger tu behs nekî ez êdî nayêm. Tu vî baş bizanibî!...

Jinik dêna xwe didê lawik rast dibêje, diçe û nayê. Mecbûr dibe û jê re dibêje.

-Kurrê min bavê te mirovekî pirr qenc bû, hemî kesan jê hezdikirin, navê wî Mehmet bû lê ji ber exlaqên wî yên xweş gundiya jê re Mehmet Efendî digotin. Bi xwe karker bû, îdara mala me dikir. Demekî ne xweş bi ser me da hat û em feqîr ketin. Bavê te nikaribû karek ji xwe re bidiya. Duv re em pê hesiyan ku diçe nava mezelan, miriyan dişêlîne, çekên wan dibe divroşe. Gundî pê hesiyan û lê lanetê anîn,. Ji wê rojê şûn ve êdi kesî navê wî nanî ser zimanê xwe.

Lawik difikire „Xwedê xirav bike va dunya rezîl, mirov ji bo îdara mala xwe dikeve çi halî!“ Duv re li çavê diya xwe dinhêre, dibêje:

-Dayikê, bavê min ji bo rizqê min û te xwe perîşan kiriye, kî jê xû dike bila bike, lê gere ez û tu em jê hezbikin, lewra çi kiribe ji bo me kiriye. Ez poşman bûm, heta ku ez rehmetê li bavê xwe nedim xwendin, ez naçim leşkeriyê.

Jinik şaş dimîne, gelo wê çawa rehmet li bavê xwe bide xwendin!

Çend roj şûn ve, mirovekî maldar ji gund dimire, lawik bişev diçe mezelê wi vedike, cenazê wî derdixe derva, bi angorê adeta wî welatî, hemî zêrr û zîvên wî, pereyên wî, pot û çekên wî ku pê re dikin gorrê, digire. Mirî datîne ser mezel qulopanî dike û darekî jî di mirî da dikute û wisan dihêle. Bi dizî tê mala xwe.

Dema dibe sibe, gundê bi meselê dihesin, hemî dicivin û dikin qêrîn, zarîn. Gelo ev dizê nû kiye. Ji her yekî dengekî tê:

-Xwedê rehma xwe li Mehmet Efendi bike, ew pirr baş bû, mirî dişêland lê dîsa dikir mezel!
-Xwedê rehma xwe li Mehmet Efendi bike, ew pirr baş bû, me qedrê wî nizanîbû!
-Xwedê rehma xwe li Mehmet Efendi bike, ew pirr baş bû, mirî dişêland lê singekî tê da nedikuta!
-Xwedê rehma xwe li Mehmet Efendi bike, ew pirr baş bû!
-Xwedê rehma xwe li Mehmet Efendi bike!
-Xwedê rehma xwe lê bike!
-Xwedê rehma xwe!......

Jina Mehmet Efendî ku bi vana dihese şaş dimîne, ji kurrê xwe dipirse:
-Lawo ev çi mesele ye ku gundî rehmê ji bavê te re dixwazin?

-Dayika min mirov hetta pirr xiraba nebîne qedrê yên din nizane!...

Çîroka me li vir xilas bû.

Dema me kemalist û sosyalistên didîtin, ku wan nedihîştin em behsa kurdan bikin em gellek aciz dibûn. Lê ku em li hinek muslimanên kurda dinhêrin, hindik maye ku em li kemalist û sosyalistan rehmetê bixwînin. :)
Hak büyüğün, zulüm küçüğün - Kaw Bedirxan 
 
Kürtlerin yüzyılları geçen özgürlük ve varoluş mücadelesi hala bütün Kürdistan parçalarında sürüyor. Her parçanın kendine göre çözüm önerileri, mücadele tarzı ve koşulları var. Değişmeyen ama sıklıkla gözardı edilen şey Kürtlerin bir ulus olduğudur. Yaşadıkları toprakların asıl sahibi olan Kürtleri azınlık saymak, yada Kürtlerin kendini öyle görme eğilimine girmesi çok büyük tarihi bir hata olur.

Her ne kadar insan ve ulus olmanın bir gereği olarak Kürtlerin de haklarına kavuşması dillendirilse de, politik arenada insan olmanın yada ulus olmanın fazla birşey ifade etmediği de unutulmamalıdır. Dünya bütün teknolojik gelişmelere, insan aklının birçok sınırı zorlamasına rağmen hala en ilkel yöntemlerle yönetiliyor. Bu yöntem güçlü olanın haklı olmasıdır. Taş devrinde de bu böyleydi, ortaçağ feodalizminde de ve çağdaş’ dünyamızda da bu böyledir. Ne kadar gücünüz var ise o kadar hakkınız vardır.
Belki bazı insan hakları sözleşmeleri veya insanın doğuştan sahip olduğu haklar dünya siyasi güç dengelerini zorlamak için bir propaganda ve haklılığın ıspatı amacıyla kullanılabilir. Bu haklar sizin güçlenmenizi sağlar ama kendi başına haklarınızı elde etmeniz için yeterli değildir. Haklarınız gücünüz kadardır.
 
Bir başka sorun taleplerdir. Ne yazık ki çoğu zaman Kürtler, kendi güçlerine, örgütlülüklerine zıt taleplerle ortaya çıkıyorlar. Güncel gelişmelerden örnek vermek gerekirse, Kürtçe eğitimden bahsedildiğinde, bazı çevreler Kürtlerin yıllarca verdiği ulusal mücadeleyi, verilen bedeli ve Kürtlerin her ne kadar istediğimiz ölçüde olmasa da bölgede dikkate alınması gereken bir güç olduğunu unutarak, Kürtçenin seçmeli ders olarak verilmesini savunuyorlar. Kürtlerin verdiği bedel T.C devletinin vereceği üç-beş kırıntıyla karşılanamaz. Kürtler taleplerini aşağıya çektikçe Türk devletinin tutumu daha katı ve inkarcı oluyor. Böyle olması da normaldir. Düşmanın sizin talep ettiğinizden fazla vermesi beklenemez.

Bundan dolayı biz Kürtlerin dikkat etmesi gereken şey, insan ve ulus olarak sahip olduğumuz haklar, bu hakları elde etmek için gerekli güce sahip olup olmadığımız yada ne kadar güce sahip olduğumuz ve buna orantılı olarak dünya kamuoyuna ve işgalci devletlere vereceğimiz talepler. Bu üçü arasında denge sağlamak zorundayız. Aksi taktirde başarılı olmamız mümkün değildir.

Kawa Beidrxan
26.02.2002
 
Bozkurtçuluk neymiş? - Bavê Aazd
 
2000 yılının yazında ülkücülerin Erciyes’te hep beraber ululadıklarını gazetelerde okuyunca, merak edip acaba bu insanlar neden uluyorlar? Bozkurta olan sevgileri nereden geliyor? Neymiş bu BOZKURT? Bozkurtçuluk ile „Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber“ sloganlarının birbiri ile alakaları nedir? diye öĝrenmek istedim. Arşivimi karıştırırken, 1978-79 lı yıllarda yayınlanan haftalık bir gazeteye rastladım. O gazetede bu konu üzerinde bir açıklama var, bu yazıdan bazı alıntılar alarak okuyucuma bu konuyu biraz açmak istedik.

Yazıda dönemin siyasi bir parti Genel Başkan Yardımcısı Dr. Tahsin Ünal’ın „Türklüĝün Sembolu Bozkurt“ adlı kitabından bazı alıntılar alımış. Şöyle diyor Tahsin Ünal o meşhur kitabında: „Bozkurt ve onun şahsında Türküm diyen gençler horlanmaktadır... Atatürk’e de Bozkurt deniliyordu. Atatürk de mi hor görülüyor.“ Bu ve benzeri cümlelerle Atatürk’ün kanatları altına sıĝınarak, bozkurtçuluĝu meşrulaştırmaya çalışıyor. Bakalım Atatürk’ün bozkurtla ve Bozkurt’un İslam’la alakası neymiş şimdi ona dönelim.

Mitolojiye (efsane-put ilmi) göre Bozkurt ve Kurtçuluk:
Yazar kitabının önsözünde; bozkurtun türk kültürünün bir parçası olduĝunu ve kendisine ben türküm diyen herkesin bozkurta düşman olmaması gerektiĝini savunuyor. Zira onun iddiasına göre; „vatan, millet, egemenlik, hakimiyet, şan, şeref, kendine güvenme ve güçlü olma ne ise, Bozkurt da o“ imiş!..
Acaba bu yazar bütün bunları nereden çıkarıyor diye sormuyoruz. Çünkü kendisi bunları mitolojiden çıkardıĝını açıklamaktadır.

Mitoloji nedir? Myth demektir. Bunu, efsane ya da put diye tarif edebiliriz. Bir başka tabirle, mitolojiyi put ilmi diye tarif edebiliriz. Putu ve putçuluĝu temelinden kaldıran Yüce Dinimiz İslam olduĝu halde, kendilerine müslümanız diyenlerin put ilmi ile, hala eski kavimlerin sapıklıklarına sahip çıkmalarının, onları korumalarının sebebi ne olsa gerek?!... Hani derler ya bir hırıstiyan müslüman olmuş, birgün bir kilisenin yanından geçerken „müslüman olduĝuma bakma, benim gönlüm hala sendedir“ diyenin misali, sözle müslüman olmakla beraber, hala putçuluĝu savunanların hangi dinden olduklarını varsın sayın okuyucularım buna karar versin.
Adı geçen yazar devamla, İslam Dini putçuluĝa karşı olmasına raĝmen, bu karşı oluşumun tesirinin Türk mitolojisine pek tesir edemediĝini iddia etmekte ve şöyle demektedir. ..... Başka bir deyişle, İslami kültür, türkün saĝlam temellere dayanan kültürünü eritip yok edememiştir. (sh.13)

Yazar, mitolojinin reddedilemeyeceĝini ileri sürüyor ve ...Mitolojiler, milletlerin yazının icadından önceki tarihleridir. ..... Primitif ve totemik devirlerde olduĝu ilk çaĝlarda din ve dini inançlar toplumun her çeşit yaşayışına hakim olduĝundan, her olaya dini açıdan bakılmış ve olaylar Allah ve din düşüncesiyle izah edilmiştir.... (sh.14) Yazar burada olaylara dini açıdan bakılmasının doĝru olmadıĝını izah etmeye çalışıyor. Bir açıdan olaylara dini açıdan bakmakla, gerçeklerin ortaya çıkamayacaĝını ima ediyor. Yazar devamla ....mitolojiler hor görülmek bir yana, onları ilham kaynaĝı yapmak, medeniyetleri, toplum hayatını ve toplum ilmini bu kaynaĝa dayandırmak, gerektiĝini savunuyor. Yani mitolojinin ilham kaynaĝı olduĝunu, dolayısıyla, peygamberlere gelen vahye ihtiyaç olmadıĝını, kapalı bir şekilde anlatmaya çalışıyor. Tabi yazara göre „türkler de mitolojilerinin ilham kaynaĝı olan bozkurta ayrı bir yer ayırmalı“ imişler. Çünkü „türk milletinin yaratılış destanında kurt karşımıza öyle bir haşmet, öyle bir mana ile çıkıyor“ imiş ki, „ona gönül vermemek elden gelmiyor“ imiş!... (sh.15)

Zaman zaman basit bir sembol adıyla oyalanmaya çalışılan bozkurtun altında yatan esas gayenin, bir başka din ve bir başka inanç olduĝunu genç dimaĝlar nereden bilebilsinler!
Yazar kitabın 16 ve 17 sahifelerinde ise, kurtun totem kabul edildiĝini (yani türk ilahı-tanrısı) açıkça ifade edilmekte. Dokuz ışık hikayesinde de, Allah’ın Kur’an’da emir buyurduĝu yaradılış şeklini reddedilmektedir.
Gelelim o meşhur yaradılış hikayesine! Cenab-i Allah’ın Kur’an’da, muhtelif yerlerde insanoĝlunu ne şekilde yarattıĝını izah etmesine raĝmen, bu yazar bütün bunlara muhalif olarak şöyle iddia etmektedir.

......topraĝın üstünde dalsız, budaksız, yapraksız ve meyvesiz bir aĝaç vardı. Tanrı Karahan bu aĝacı beĝenmedi. Bu aĝaç dallı, budaklı, yapraklı ve meyveli olsun dedi. Aĝaç bir anda dallandı, budaklandı, yapraklandı, çiçeklendi ve meyvalandı. DOKUZ dal büyüdü ve güçlendi. Tanrı Karahan kuş olsun buyurdu, kuşlar yaratıldı, gelip aĝacın dalına kondular.... Tanrı Karahan, „DOKUZ dalın her birinin altında DOKUZ insan olsun“ buyurdu, hemen DOKUZ insan yaratıldı. (yaratılışta Allah’ın yaratma şeklini reddedip yani Hucurat Suresinin 13. ayetinin tersine; insanların bir erkek ile bir dişiden yani Adem ile Havva’dan edĝil de, Tanrı Karahan’ın emriyle birdenbire 9 insanın yaratıldıĝını iddia etmektedir.) Dallar arasında oturan kadın (Havva), er kişinin yani şeytanın tahrik ve teşvikine kandı. Memnu (yasak) olan meyvayı yedi ve erkeklere de yedirdi. (burada Havva’nın sadece Adem (a.s.) a deĝilde, orada bulunan başka erkeklere de meyvayı yedirdiĝini iddia ediyor, halbuki Kur’an sadece Adem ve Havva’nın varlıĝından bahsediyor.) DOKUZ kişi cennetten kovuldular. ..... Cenneteki DOKUZ dallı aĝaç yeryüzünden birer birer köklerini çekip çıkardı. Bir müddet sonra... bulut oldu... meyva oldu... insan oldu... Daha sonra BOZKURTlu bir BAYRAK oldu...
Yazar sonra şunları söylüyor: "Türk mitolojisinde bozkurt, hem de bir gökbayrak'la beraber, ilk defa işte böyle geçer..."

Bu geçişin kaynağı neresi, pekiy?
Tarih doktoru olur da insan, kaynak göstermez mi? O da var!... Kimmiş o? M.Necati Sepetçioğli... "Yaratılış ve türeyiş" isimli kitabında böyle yazmış, 1965'lerde.. Kötü bir şairini ne güzel bir sözü var: "Beşerin öyle delaleti var, putunu kendi yapar kendi tapar..."
Ancak yazar 17. sahifesinde, bu felsefi yaradılış sahnesine karşı dindar mahfillerin "Türklerin nesli kurtmudur" şeklinde alaylı bir eda ile sual sorduklarını söyleyip onu cevaplamak, ve "Hayır" deyip, "Türkler de insan soyundan, Adem'den gelmişlerdir.." demek ihtiyacını hissediyor. Pekiy öyleyse bu zırvalar niye?
Yazar kitabın 18. sahifesinde de şöyle diyor: "Bozkurt’u kendisine TOTEM (ilah) kabul etmiş olan güçlü ve kalabalık bir türk kabilesi (...) bozkurtlu gökbayraĝı Asya semalarında dalgalandırmıştır" şeklinde söylediği söz ise daha tuhaf... Bozkurt'un TOTEM olduğunu kabul eden tarih doktoru yazar!.., kitabının 10 ncu sahifesinde de, türkleri „sair kavimlerden önce tek Allah fikrinde yükselmişlerdir." diye tebcil etmiyor muydu? Pekiy, TOTEM'den ilah imâl eden türk kavmi bu tavrıyla tek Allah fikrine mi yükselmişti?

Yazara göre; ....Milli kültür ve tarih bilinci olan bir kimsenin bozkurtu hor görmemesi gerekir. Bozkurtlu türk bayraĝının haysiyet-i milliye sahibi olan hiç kimse inkâr edemez. (...) Bozkurt rozeti takmış olan bir kimsenin takdir edilmesi gerekir. Bozkurt rozeti takamıyanlar şöyle düşünmelidir: „DEMEK Kİ BEN MİLLİ KÜLTÜR VE TARİHİMLE BESLENMEMİŞİM, MİLLİ BİLİNCE VARAMAMIŞIM. BU BİLGİ VE RUH BANA VERİLMEMİŞTİR. BUNLAR, (bozkurt rozeti takan) BU KARDEŞİME VERİLMİŞTİR“ demeli ve ona gıbta etmeli imiş!...

Yazarın bu yazdıklarından ve daha sonra gelecek sayılarda nakledeceĝimiz ibret verici iddialarından, türk milletinin dinine, inancına nasıl hakaret edildiĝini gözler önüne sereceĝiz. „Ya Allah, bismillah, Allah’u Ekber“ sloganlarıyla kimin inancını sömürdüklerini daha rahat anlayacaĝız

Ayrıca, türklerin tek BOZKURTa inanmalarından dolayı türkleri „sair kavimlerden önce tek Allah fikrinde yükseldiklerini“ de zikretmeyi ihmal etmemektedir. Yazara göre; ....Milli kültür ve tarih bilinci olan bir kimsenin bozkurtu hor görmemesi gerekir. Bozkurtlu türk bayraĝının haysiyet-i milliye sahibi olan hiç kimse inkâr edemez. (...) Bozkurt rozeti takmış olan bir kimsenin takdir edilmesi gerekir. Bozkurt rozeti takamıyanlar şöyle düşünmelidir: „DEMEK Kİ BEN MİLLİ KÜLTÜR VE TARİHİMLE BESLENMEMİŞİM, MİLLİ BİLİNCE VARAMAMIŞIM. BU BİLGİ VE RUH BANA VERİLMEMİŞTİR. BUNLAR, (bozkurt rozeti takan) BU KARDEŞİME VERİLMİŞTİR“ demeli ve ona gıbta etmeli imiş!...

Biz bu gıptadan kimler nasipdardır, tamamını bilemeyiz ama, şurasını biliyoruz ki, Anadolu’ya ilk giren İslam kumandanlarından Alpslan, kendisine gelinceye kadar ki oĝuz boylarının kullandıkları alem ve bayrakların üzerindeki ok, yay, kurtbaşı gibi remzlerin İslamla baĝdaşmadıĝını bildiĝi için, bunları kaldırtmış ve bayraĝa Kelime-i Tevhid yazdırmıştır ki; böylece de, hassasiyet-i kavmiyye’yi hor görmüş, kavim bilincinden uzaĝa düşmüş, kavim kültürüyle beslenmemiş kimselerin en önde gelen isimlerinden birisi Alpaslan olmaktadır.

Biz yine dönelim, şu DOKUZ DALLI aĝacın hikayesine.... Ay-Atam ve Ay-Va Hatun (lütfen dikkat, Adem ile Havva isimleri nasıl bozulup, türk mitolojisine malzeme yapılmış, görünüz...) evlenmişler. Sonra cennetten kovulmuşlar... Ayatam’ın göĝsü daralmış, sonra nur olmuş, sonra bozkurtun bulunduĝu bir yerde bu nur durmuş ve daha sonra bir sürü, hayal gücüne dayalı ve dinler tarihinden apartılmış motiflerle süslenmiş mavayllar, masallar... Hepsi de M.Necati SEPETÇİOĞLU isimli kişinin bahsi geçen kitabında imal ettiĝi görüşlere dayandırılmış... Yani türk neslini öĝrenecek olursanız 1965’lerde yazılmış olan bu büyük mitoloji (put isimli) destanın okumanız gerekecek. Dr. Tahsin Ünal da öyle yapmış ve oradan öĝrendiklerine göre, „türk kavminin TANRI soyundan gelmiş bir nesil olduĝunu“ ifade ediyor. /sh.23) Bu vesileyle Tahsin Ünal bir dipnotu koymuş, 23´ncü sahife altına... Orada diyor ki: ...“ Son devir müfessirleri, Kurt adıyla bahsedilen zülkarneyn´i Metehan (Oĝuz han) olarak kabul ediyorlar ve Oĝuz hanı Allah´ın peyganberlerinden biri kabul ediyorlar. Türk soyunu (neslini) Zülkarneyn´e (Oĝuz han´a ) baĝlamak da mümkündür.“ Buna kaynak olarak da, H.B. Çantay´ın Kur´an-ı Hakim ve Meal-i Kerim isimli eserinin Kehî Suresi, 83 ayetiyle ilgili olarak 97 numaralı dipnotuna atıf yapıyor... Hasan basri Çantay´ın mezkür eserinin o sahifelerine baktık, yok böyle bir şey... Sadece Zülkarneyn´in kim olduĝunda müfessirlerin ihtilafa düştüĝüne dair bir ifade kullanılmış... Dr. Tahsin Ünal da bunu almış, Zülkarneyn´i Mete Han, yapmış Oĝuz Kaĝan yapmış, vs!...
Ehh, bu kadarına da „pess“ doĝrusu...

Hem „Kurt bir sembolden ibarettir“ de hem onu mitos halinde takdim et, hem müslümanlıktan bahset, hem doĝru olmayan bir atıfla Zülkarneyn´i Oĝuz Han diye tanıt; ondan sonrada da „Hz. Muhammed´in Şakkul Kamer´i (ay'ı ikiye bölmesi) ne ise, Zülkarneyn (Mete Han) ın bozkurdu da odur“ de!.....(sh.44)
Yalnız, „bir Kısım müfessirler Zülkarneyn´i Oĝuz Han diye kabul etmezler“miş... Bunlar „Bilgileri satıhta olan bazı ham sofularmış ve meselelere ümmetçi açıdan bakarlar´mış . „ Bu müfessirler tarihi bilgiden ve özellikle Türk tarihinden habersiz müfessirler´miş...“Hasan Basri Çantay ise verdiĝi bazı dipnotlarında yanılmış, bazılarında ise doĝruyu bulmuş“ (sh. 42) imiş!...

„...Bozkurt ve onun şahsında Türk´üm diyen gençler horlanmaktadır... ATATÜRK´e de Bozkurt deniliyordu. ATATÜRK de mi hor görülüyor? „ (sh. 38) tarzındaki ifadelerin geçtiĝi paraglaflar ise (müslümanım) diyen insanların gözünü dört açmalarını ihtar edici mahiyettedir.
Yazımızda aynı hususlara dikkati çekelim ve Dr. Tahsin Ünal´ın, „faziletlerine destanlar düzdüĝü“ Mitoloji (put ilmi!) den Bozkurt´un faziletlerine dair bölümler aktarmaya devam edelim... Devam edelim ki, zihinlerine bir takım keferelikler akıtılan genç insanlar sadece kömünizme karşı olmakla kendilerini İslâmi açıdan kurtarmış olacakmıdırlar, onun muhasebesini yeniden yapsınlar...

Ancak, Dr. Tahsin Ünal´ın söylediklerine geçmeden önce, ülkücü gençlerin itibar ettikleri iki zatın, Prof. Mehmed Kaplan´la, Dr. Reha Oĝuz Türkkan´ın 1976 Eylül sonunda televizyondan YAY- KUR proĝlamları cümlesinden söylediklerini mevzumuzla doĝrudan ilgili olduĝu için buraya aktarmayı da yerinde görüyoruz:
Dr. REHA OĞUZ TÜRKKAN- bir devamlılık vardır, bütün deĝişmelere raĝmen Türklerde. Bir halka halinde birbirine baĝlıdır. Şimdi bu deĝişme ve baĝlılık ne şekilde ortaya çıkıyor? Yani bu Jung’un atavistic collektive, milli ruh yahut toplum ruhunun ifadesi şeklinde uyuyor mu şuur altında? Ve zaman zaman tekrar ortaya çıkıyor mu?
Prof. Dr. MEHMET KAPLAN- Evet, tamamen bu kanaatteyim. Meselâ X. asırdan sonra İslâm medeniyetini kabul edince, İslâm medeniyetini tam olarak benimsiyoruz. O kadar benimsiyoruz ki, daha önceki devreyi unutuyoruz. Şamanlık devrini, tabiat dini devrini unutuyoruz. Fakat şuur altında eski Türk’ün ruhu başka bir şekilde yeniden tecelli ediyor.

Atatürk gibi bir sima çıkıyor, Gazi adını alıyor; bakıyorsunuz yepyeni şartlarda yeniden bir eski Türk tipi, fakat bu sefer yeni medeniyet çerçevesi içerisinde yeni bir türk tipi doĝmuş. Daima deĝişiklik ve ayniyet türk kültüründe açık olarak gözüküyor, dikkatle bakınca.

TÜRKKAN- Bu konuşmamızda da dokunduĝunuz gibi Bilge Kaĝan’ın Orhun Kitabelerini söyleyişiyle Atatürk’ün nutku arasında...
KAPLAN- Hayret, Orhun kitabelerinde Kaĝan halka hitab ediyor, onda bir tarih şuuru, bir milli şuur meydana getirmek istiyor. Sonra unutulmuş, İslami devirde hiç bundan bahsedilmiyor. Fakat asırlar geçtikten sonra.... Belki de Atatürk’ün de haberi yok...
TÜRKKAN- Jung’un...
KAPLAN- Hiç haberi yok... Birdenbire Atatürk de söylemiş olduĝu Nutuk’la tekrar millete hitap ediyor. Aynı ses başka bir şekilde, yeni bir şekilde devam ediyor. Bundan şunu çıkarıyorum; Türk milleti asırlar boyunca yaşıyor, her devre uyuyor, fakat şahsiyetini muhafaza ederek deĝişiyor.
TÜRKKAN- Bu milli semboller ve inanışlar bile, deĝil mi? Botkurt baĝlılıĝı, efsanesi...
KAPLAN - Elbette...
TÜRKKAN- Birdenbire Ziya Gökalp çaĝında, bin senelik kadar bir farktan sonra...
KAPLAN- Tabii. Oĝuz Kaĝan destanı binlerce yıl öncesinde var. Fakat birdenbire bakıyoruz ki Ziya Gökalp, Turan şiirinde „Ben içimde Oĝuz Kaĝanı yaşıyorum“ diyor. Demek ki eski semboller, Jung’un söylediĝi gibi, bir kollektif gayrışuur var..
TÜRKKAN- Çok teşekkür ederim. Böylelikle milli kültürümüzle ilgili çok önemli birkaç noktaya dokunmuş oldunuz. Sevgili öĝrenciler, Yay-Kur öĝrencileri inşallah bunlar üzeriinde daha da düşünür, daha okur, daha tartışır ve kendi kanaatlerimizi kurabilirsiniz....

Bu sözlerin de, kavmiyetçiliĝin, gerçekte İslam’ın insanı deĝiştirmesine karşı bir mukavemet, bir isyan hareketi olduĝunu gösterdiĝini akl-ı selim sahibi her müslüman derhal anlayabilir. Ancak biz yine asıl mevzumuz olan, Dr. Tahsin Ünal’ın kitabının incilerini keşfetmeye devam edelim.

Diyor ki Tahsin Ünal:
Bazı mahfillerden, milliyetçileri (kavmiyetçileri) siz Allah’a Allah deĝil Tanrı diyorsunuz. Tanrı deyimi putperestlik yahut şamanizm, devirlerinden kalma bir deyimdir. Yoksa siz putperest, dinsiz yahut şaman mısınız? diye itham edenler çıkmaktadır. (sh.45)
Mitoloji (put ilmi) doktorumuz bu mukadder suale de cevap verirken „bunlar tarih kültüründen mahrum oldukları kadar, Kur’an kültüründen de mahrum insanlardır; tanrı deyimi ile Allah deyimi arasında hiç bir fark yoktur“ diye cüretkâr bir ifade kullanılıyor ve üstelik geçen sayımızda belirttiĝimiz gibi yine yanlış söylemenin de ötesinde; yalan bir isnadla H.B. Çantay’ın mealine atıfta bulunarak tanrı’nın da esma-i Hüsna’dan olduĝunu iddia edebiliyor. Halbuki Çantay mealinin atıf yaptıĝı yer olan İsra Suresi 100’ncü ayet ve dipnotu, mitoloji uzmanı Tahsin Ünal’ı yalanlamaktadır. Zira orada sarahaten, “esma-i Hüsna’nın (yani, Yüce Allah`ın Kur’an’da zat-ı ulûhiyesi için kullanmış olduĝu isimlerin) da, bir olan Allah`ın isimlerinden olduĝuna işaret vardır. Tahsin Ünal, „esma-ihüsna“ içinde „tanrı“ kelimesini gösterebilir mi? Vakıa o, „şimdi düşünelim, acaba bizim ham sofulardan, bilgileri satıhta olan din bilginlerinden Yunus Emre, Süleyman Çelebi ve Fuzuli daha az mı müslümandılar, onlarda mı şamandılar da tanrı kelimesini kullandılar?“ diye aklınca müdafaa yapıyor ama bilmiyor ve düşünmüyor ki, Allah lafza-i Celali ile tanrı kelimesi bu zatlar tarafından dahi zaman zaman farklı kullanılmıştır. Nitekim, Süleyman Çelebi Mevlidinde „birdir Allah, an´dan artık tanrı yok“ derken, tanrı kelimesini Allah lafza-i celalinin yerine deĝil, ilah yerine kullanılıyor ve „Allahtan gayri ilah yoktur!“ diyor. Bu yanlış bir söz deĝildir, nitekim müslümanlar da Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet´i telafuz ederken „Lailahe illallah“ ibaresiyle „Allah´tan başka tanrı yoktur“ diye talaffuz etmek te mümkün. Zira, tanrı, ilah karşılıĝı...ve kendisine tapılan herşeye tanrı denir... Ama tanrı denilen herşeye (haşa) Allah denilemez!... Çünkü Allah lafza-i celali, münhasıran müslümanların ilah´ına , tanrısına verilen isimdir. Ve bu mana içinde „Allah´tan başka tanrı yoktur.“ Ancak bunu, „tanrı´dan başka tanrı yoktur“ şeklinde telaffuz etmek mümkün deĝildir. Kaldı ki, Yunuslar, Fuzuli´ler kullansa dahi, müslümanlar için şer´i delil deĝildirler.

Mitoloji üstüne uzmanlaşmış olan kişiler, bu uzmanlıklarını İslam üzerinde de devam ettirmek gibi bir cüretkârane görüntüden kesinlikle uzak durmalıdırlar.
Biz müslüman olarak Şamanların tanrılarına Allah demek günahını işlemekten kesinlikle kaçınmak mecburiyetinde olduĝumuz gibi, başkaları da kendi itibar ettikleri tanrılara müslümanların ilahı´nın has ismi olan Allah lafza-i celalini vermeyecek kadar dürüst davranmalılar, bu asgari bir dürüstlük gereĝidir.
Bakınız biz, Dr. Tahsin Ünal´ın ilah kabul ettiĝi kurt için söylediklerine birşey söylüyormuyuz? Hatta „günümüzde bile Atatürk´e bozkurt diyenler, başta ingiliz yazarı Armstrog ve Benoist Mechin oluĝu halde, Bozkurt diye Atatürk hakkında eserler yazanlar olmuştur. Bizzat Atatürk bozkurt sembolünü kabul etmiş bir Bozkurttur. Izci öĝrenci kuruluşlarına „yavrukurt“ adını bizzat Atatürk koymuştur. Atatürk devrinde okul öĝrencilerinin şapkalarında Bozkurt rozeti vardı. o halde Bozkurt´a düşman olmak, onu hor görmek, it nazarıyla bakmak, insanın kendi tarihine, kendi ecdadına ve Atatürk´e düşman olması onu tahkire kalkışması demektir.“ (s.51) şeklinde sözlerine karşı hiçbirşey söylüyormuyuz?.

Dr. Tahsin Ünal inciler imal etmeye devam ediyor ve diyor ki: „..her mahluk kendi neslinden gelir, insan da Adem neslindendir. Siz bunu kabul etmiyormusunuz? diye soranlar “HULEFAİ RAŞIDİN DEVRİ DİNİ İLE DİN’LENMİŞ, ŞERİATIN ŞEKLİ İLE ŞEKİLLENMİŞ VE TARİH OLARAK TÜRK TARİHİNDEN BİR ŞEY BİLMEYEN ve KABUL DE ETMEYEN, YALNIZ İSLAM TARİHİNİ BİLEN (...) kimselerdir“! (sh.68)
İmdi... „ben de müslümanım“ diyen, ancak zihnine kavmiyetçilik belası tebelleş olmuş genç arkadaş, söyle bakayım: Hulefa-ı Raşidiyn devri dini ile din’lenmek ve Şeriatın şekli ile şekillenmek suçu karşısında senin tavrın nicedir? Hulefa-yı Raşidin deyince Reşid olan Halifeler denilmek istendiĝini ve bunlarla da ilk Dört Büyük Halife’nin anlaşıldıĝını bilmiyor musun? Şeriat’ın şekli ile şekillenmek suçunun yerini ise var hesap et! Bir de Tahsin Ünal’ın şu, „... Türklerin kendilerinin kurt soyundan geldiklerini ve Hakanlarının kendilerine kurtoglu dedikleri tarihen sabittir. (sh.69) şeklinde sözün manasını ve bu sözden sonra artık hangi sözle bunun nasıl tevil edilebileceĝini düşün... „..Mekke’de Kabe’de bulunan Haceri Eswed ne kadar kutsal ise, Tanrı Daĝı, Buzdaĝı, Buzdaĝından inen mecazi ve manevi manadaki Bozkurt da o kadar kutsaldır! (sh.72) ve ...“ Türkler müslümanlıĝı bir çok kere yok olmaktan kurtarmışlardır“ (sh.73) gibi ifadelerin, sahip olduĝunu iddia ettiĝin İslam inancıyla taban tabana zıtlaşan bir tarafları yok mudur?

Müslümansan uyan artık bu gaflet uykusundan!... Müslüman deĝilsen, o zaman da safını açıkça söyle!... Düşmanlıĝın da bir mertliĝi, bir de kalleşçesi vardır!...
* * * * *
Mezkur dergiden alıntılarımız burada son buldu. Ancak son zamanlarda Bozkurtlar başka hayvanları da kutsamaya başladılar, şimdi de keçi çıktı. Gaztenin birinde Nevin BİLGİN adına yayınlanan yazıyı aynen veriyor ve okuyucularımızı takdirlerine bırakıyoruz. Selam ve sevgilerimizle.

Ha kurt, ha keçi
ikisi de milliyetçi
MHP'li Gül, 'dağ keçisine' de
sahip çıktı:
Keçi de olsa
Türkler'e ait her
şeyden gurur
duyarız
Türklük'ün gerçek sembolünün "kurt" değil de, "dağ keçisi" çıkması ülkücüler arasında yeni bir tartışma başlattı. MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül, dağ keçisine de sahip çıkarak, "Ha dağ keçisi, ha bozkurt
ikisi de özgürlüğün timsali değil mi" dedi.
Gül, Türkler'de kutsal hayvanlar yanında Türk Mitolojisi'nde sembol haline gelmiş hayvanlar bulunduğunu söyledi. Bozkurtun mitolojide yer aldığını kaydeden Gül, şöyle konuştu:
Nevin Bilgin'den
ÖZGÜRLÜK TİMSALİ (Nevin Bilgin)
"Türk Mitolojisi'nde bozkurt semboldür. Türkler'de kutsal hayvanlar vardır. Koç gibi bütün mezar taşlarında koç başı vardır. Çift başlı kartal, geyik gibi. Şimdi dağ keçisinin de kutsal olduğu ortaya çıktı. Her ikisi de özgürlük timsali. Bozkurtun da, dağ keçisinin de ehlileştirilmesi çok zor. Kendi meselelerini kendileri hallederler. Onurlu ve gururlu hayvanlardır. Kartal da öyledir. Bozkurt sembol. Sembolle kutsal hayvanı karıştırmamak gerekir. Bozkurt Türkler'in her anında var, dağ keçisi bir yerde çıkmış. Türkler çok devlet kurmuş. Osmanlılar, Safeviler, Özbek İmparatorluğu, Memlüklüler var. Aynı anda birçok imparatorluk kurulduğu için, hepsi ayrı bir hayvanı kutsal saymışlar. Koyun da kutsal. Akkoyunlular, karakoyunlular var. Bunlar kutsal hayvandır. Dağ keçisi çıktı diye, asırlık sembolümüz bozkurttan vazgeçeceğimiz anlamına gelmez. Ama, dağ keçisi de dahil olmak züre Türk'e ait her şeyden gurur duyarız."
ACABA ŞİMDİ SIRADA HANGİ HAYVAN VAR?
 
Bavê Aazd
2001.02.01
 

Xortên Kurdistan

Sorgul ji baxê ciwan im weşin
Bilbil li şaxê umrêm dikin şîn
Hêsir ji çavêm xuşîn û meşîn
Birano rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Çendî bilind im serê min sar e
Jûbar ji çavêm xweş têne xware
Sîhsal e deng û qîr û hewar ê
Birano rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Axîn welat im zanim tu qîz î
Çibikim ku dijmin bi te dilîzî
Qêrîn dikim ez qet kes nabîhîzî
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Zanim tu rind î xwe û cuwan î
Hüsameddîn tu xwestî ji bo me anî
Dijmin ji dest me bi zor deranî
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Çıqas delal im porim ji zêr e
Belê we xwestim nizasm ji kê re
Rovî revandım ji destê şêr e
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Sonda me bi Yezdan û gotina Qur’an’a me
Yan em te bigrin an tev biçin em
Ji ser xwe rakin derd û kul û xem
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Kûr-kûr nenalê em tev bi riştin
Qurban netirse va em gihîştin
Yan dê te bigrin an bêne kuştin
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Soza me bi xwîna şehîd û gazî
Hetta bi zorê tu min nexwazî
Ez dê binalim bi hewar û gazî
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Eger bi xurtî hûn min bixwazin
Li ve bi pêçin zendê bi bazin
Dilxweş û bê xem li ser me razên
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Dijmin suware lê bê celew tê
Îdî ji şerma nema ku xew tê
Serê wî neşkê qîma me hew tê
Namûs e rabin xortên Kurdistan
Dijmin tev girtin ev bax û bostan

Ji ber neçûyî li ser te digrîn
Ev bu dused sal em jar û xemgîn
Derdê te kuştin hezar Hüsameddin

Hüsameddin

Kurdistanli Gençlere Nasihat - H-Gül

Gel ey dostum benden sana nasihat
Mukaddes Kur'an-ı elden bırakma
İçmek istiyorsan bir ab-ı hayat
Mukaddes Kur'an'ı elden bırakma

Herşey Onda vardır, O herşeyde var,
Herşey Ona tabi, O herkese yar,
Zarardan vazgeçip istiyorsan kar
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Allah’tan emirdir biz kullarına,
Babadan mirastır biz oğullarına,
Sen ölürsen bırak torunlarına,
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Hikaye, romanı okuma! diyemem,
Kur’an’a daha çok vermeli önem!
Madem hayatımız bir an, bir dönem,
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

O bir Nurdur, O bir kelamullahtır,
O bir kanun, hakimi de Allah’tır,
O bir nizam piri Resulüllah’tır
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

O bir ilaç, bütün dertlere dermandır
O bir cennet vasıtası kervandır,
O bir Hakkın rızasına fermandır
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma

O bildirdi bizlere Rabbimizi,
O bildirdi bize peygamberimizi,
O dost etti bize birbirimizi,
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Sıhhat neşe kaybedenler namurad,
Onu okuyarak olur bermurad,
Sahibi verir bize varsa ne murad
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Ey kardeş okuma asılsız kitabı,
Üzerine çekme cezayı, itabı,
Eğer diliyorsan Mevladan hitabı,
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Bilmiyorsan okumayı öğrensen
Dinliyorsan okumayı yeğlersen
Onda neler vardır bir bilebilsen
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Bin kitaba bedel bir tek hecesi
Harfleri ayeti nice süresi
Inmeye başladı Kadir gecesi
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Sahibi Allah’tan bizlere kelam
Naşiri Muhammed aleyhis-selam
Okuyana Hakk’tan rahmet ve selam
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma!

Onu okuyanda gam keder kalmaz
Onu okuyanda can heder olmaz
Onu okuyanlar derbeder olmaz
Mukaddes Kur’an-ı elden bırakma.

Hüsamettin Gül.