Malper/Site
Rêbaz/Tüzük
Belavok/Bildiri
Program

Dengê Mezlûma

Hejmar - 36 - 30.07.2005
Hejmar - 35 - 30.06.2005
Hejmar - 34 - 30.05.2005
Hejmar - 33 - 30.03.2005
Hejmar - 32 - 28.01.2005
Hejmar - 31 - 31.12.2004
Hejmar - 30 - 30.11.2004
Hejmar - 29 - 30.10.2004
Hejmar - 28 - 30.09.2004
Hejmar - 27 - 30.06.2004
Hejmar - 26 - 30.03.2004
Hejmar - 25 - 30.02.2004
Hejmar - 24 - 30.12.2004
Hejmar - 23 - 30.06.2003
Hejmar - 22 - 30.12.2002
Hejmar - 21 - 30.10.2002
Hejmar - 20 - 30.06.2002
Hejmar - 19 - 30.05.2002
Hejmar - 18 - 30,04.2002
Hejmar - 17 - 30.03.2002
Hejmar - 16 - 28.02.2002
Hejmar - 15 - 30.01.2002
Hejmar - 14 - 30.12.2001
Hejmar - 13 - 30.11.2001
Hejmar - 12 - 30.10.2001
Hejmar - 11 - 30.09.2001
Hejmar - 10 - 30.08.2001
Hejmar - 09 - 30.07.2001
Hejmar - 08 - 30.06.2001
Hejmar - 07 - 30.05.2001
Hejmar - 06 - 30.04.2001
Hejmar - 05 - 30.03.2001
Hejmar - 04 - 28.02.2001
Hejmar - 03 - 30.01.2001
Hejmar   02   30.10.2000
Hejmar   01   30.06.2000
 

Hejmar:03, Sal:2001, Meh:01

Mezlûm'dan Okuyucusuna - Dengê Mezlûma
İkiyüzlü laik sözde dindarlar  - Dengê Mezlûma
Tüzük Madde 1. - Dengê Mezlûma
Hz. Adem - M.Nureddin
Rêkî nîşande! - Mesut
Newaya mutrib û çengê - Dengê Mezlûma
Ez xulam - M.Nureddin

Mezlûm'dan Okuyucusuna
 
Yüce Allah’ın adıyla! Sevgili okuyucularımız:

Dengê Mazlûma, 2001 yılının 1. ayında 1. sayısıyla yine sizlerle beraber olmaktan gurur duyar. Doĝrusu bu kadar ilgiyi beklemiyorduk. Yıllardır dergiciliĝin adet olduĝu ülkemizde, deĝil dergileri okumak, onların adlarını ezberlemek bile mesele. Dergimize olan ilgi va alakanızdan dolayı hepinize teşekkür ederiz. Bize gönderdiĝiniz mektuplarla yaptıĝınız olumlu ve olumsuz eleştiriler bizim doĝru yolda olduĝumuzu göstermektedir. Bilirsiniz ki, hatasız kul olmaz. Hepimizin az-çok hatası vardır.

Gönderdiğiniz yazılarınızı deĝiştirmek istemiyoruz ama onları olduğu gibi yayınlamamız da mümkün olmuyor. Bu konuda bizi bağışlayınız. Dergiyi çıkarırken buna çok dikkat etmemiz gerekir. Yayınlayacağımız yazıların hiçbir zaman Nass (Kur’an ve Sünnet) ile çelişmemesi ve başta kürd halkı olmak üzere bütün mazlumların hakkını savunmasına yönelik olması lazımdır. Diğer kardeşlerimizin de hakkını enaz kürd halkının hakkı kadar savunuruz ama, bildiğimiz kadarıyla Ümmeti Muhammed içinde en fazla zülme uğrayan halk, kürd halkıdır. Bir başka tabirle, İslam Ümeti’nin yetimleridirler kürdler! Yoksa biz milliyetçi ya da ırkçı değiliz. Bizi eleştirirken, eleştirilerinizin Kitap ve Sünnet çerçevesinde olmasına dikkat ediniz. Sadece isminin kürdçe olmasından rahatsız olan laikleri anlamamız mümkün ama ya müslümanlara ne demeli? Rum Suresi’nin 22. Ayetinde belirtildiĝi gibi „ırkların varlıĝını Yüce Allah’ın Ayetlerinden olduĝuna“ inanmamız gerekir. Önemli olan insanlıktır. Mümin olabilmenin şartlarından biri de „kendi nefsine istediĝini diĝer insanlara da istemektir.“ Bunu da unutmamak gerekir.

Beklentimiz, müslüman kardeşlerimizin, İslami yolda bizim yanımızda olmalarıdır. Bize doĝrularımızda da yanlışlarımızda da yardımcı olsunlar. Nasıl mı? Doĝrularımızda bizi desteklesinler, yanlışlarımızda da önümüze bir sed olsunlar, bizi hatalarımızdan vazgeçirsinler.

Dergiyi çıkarırken, siyasi, kütürel ve edebi olmasını arzu ettik. Ayrıca dergimizde okuyucularımızdan gelen yazı ve şiirlere de yer vereceğiz.
Selam ve saygılarımızla..
İkiyüzlü laik sözde dindarlar

Bismillahirrahmanirrahim

Son zamanlarda Kutsal İslam Dini Konusunda birçok insan konuşmakta, yazmakta ve tartışmaktadır. Bunların bu konuda ne kadar selahiyet sahibi oldukları konusunda ise kimse ses çıkarmamakta ve bazı ihlaslı müminler (E. Şenlikoğlu gibi) ise buna bilmiyerek alet olmaktadır. Bu da Kutsal Dinimizi ve ona inan biz müminleri rencide etmekte ve bizi derinden üzmektedir. Bu tür münafıklara cevabımızım saklı olduğunu belirterek yazıma bir kürd atasözü ile başlamak istiyorum.

„Kurmê darê ji darê nebe dar pûç nabe“ (ağaçtan olan kurt ancak ağacı çürütebilir. gibi)

Tarih boyunca İslam’a dişarıdan gelen saldırılar, İslama pek bir zarar dokunduramamıştır. Müslüman görünüpte gavurca inananlar ve bir başka tabirle münafıklar, İslama en büyük darbeyi vurmuşlardır. Dün Abdullah Ibni Selulllar, bugün de halifeleri durumunda olan ve kendilerini ilahiyatçi olarak sıfatlandırıp, sanki T.C. ilahiyatçıları Peygamberin Ehli Sofasındanmış gibi göstererek, kendilerini din hakkında bir selahiyete sahip olduklarını iddia edenler! Halbuki ilahiyat T.C. kanun ve mevzuatına göre kurulmuş bir okul olup, buradan dindar insan yetişebileceği gibi zamanın en azgın munafık ve kafirleri de yetişebilir. Onun için, bu okulların isimlerine bakarak vatandaşlarımız yanılmasın. Günde birinin kendisini Peygamber (N.Ö.- peygamberin sıfatı olan Nezir kelimesi ile kendisinin peygamber olduğunu ima ediyor. Tabi o biraz akıllı, H.M. gibi pat diye ortaya çıkıp ben Isa’yım demiyor), veya Hz.İsa ilan ettiği türk dünyasında, Mehdi ve İsa’nın nereden ne zaman ve hangi milletten geleceğini kestirememekle beraber, Deccal’ın bir ilahiyyatçı olabileceği kanaati bende güçlenmiştir.

Konu; 07.12.2000 akşamı Show Tv. de yayınlanan ateş hattında konuşan bazı konuşmacıların sözleri ve bu sözlerin altında gizledikleri esas amaçları.

Bir kere şunu söylüyelim; müslümanların islami konularda tartışacakları kanal show olmamalı.
İki, tartışmaya giren insanların bu konuda selahiyyet sahibi olmaları

Esas konu; Kur’an’da tesettur ile ilgili ayetler varmı?

Varsa bu Z.B. denen adam neden bunları inkar ediyor? Kendisinin bu konuda ne kadar selahiyeti vardır? Kimin adına çalışıyor? Neyin peşinde?

1- Islamda tesettur ve başörtüsü ile ilgili emirler var ve bu emirler çok açıktır:
a) Mümin kadınlara da söyle gözlerini korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine kadar örtsünler. (Nur/31)

b) Bir nikah ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetlerini teşhir etmeksizin (dış) elbiselerini çıkarmalarında bir vebal yoktur. (Nur/60)
c) Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. (Ahzab/59)

Emirler o kadar açıktır ki ne bir yoruma ve nede bir tevile ihtiyaç yoktur. Kadınlar İslam öncesi de kapanır ve başlarını örtelerdi. Ancak başlarını örterken leçeklerinin uclarını boğazlarında değil de, enselerinde bağlarlardı. Burada hem boyun ve göğüs güzelliklerinin dışarıdan görünmesi, hem de zenginlerin boyunlarına taktıkları ve göğüslerine kadar uzanan zincir ve altın gibi zinetlerini teşhir içindi. Kur’an’ın emri bu yerlerin de kapanmasıdır. Yoksa o dönem değil kadınların arap erkeklerin bile başlarını örttüklerini her ilim adamı bilir. Hatta bugün bile arap erkekleri başlarını örterler ve yakalarını bağlamazlar. O zamanın kadınları da böyleydi. Kur’an kapanmalarını istedi o kadar. Cahiller bile bugün araplara bakıp, o zamanın kıyafeti konusunda fikir üretebileceğini bilen ilahiyatçılar, her nedense bunu anlamakta zorluk çekiyorlar. Yoksa İslam adına Kur’an ayetlerini inkar etmek istiyorlar da bunu ancak bu şekilde yapabileceklerini bildikleri için bu şekilde davranıyorlar. Z.'ye göre örtünme sadece zinet içinmiş!… O zaman kadın zineti taktığı yerleri örtüp diğer yerlerini açabiliyor mu? Hatta şöyle soralım bazı ahmak sözde din adamlarına: Kur’an’da diz ile göbek arasını örtün diye bir ayet var mı? Z.Beyaz bunu görmemiş ya da bunu söylerse ne olduğu ortaya çıkar, korkudan bundan bahsetmez. Kur’an’ın emri zamanın halıhazırdaki giyim kuşam konusuna bir açıklık getiriyor. Yani o zaman tepeden tırnağa kadar giyinen hür kadınlar, sadece boyun konusunda ihmalkar davranıyorlardı. Cenab-ı Allah bu konuya değiniyor. Yoksa boyunun dışında kalan bölgelerin örtünmesi konusunda bir ayetin bulunmaması, sadece zinet yerlerinin kapanması ve diğer tüm yerlerin açık olması manasına gelmez. Ama ne olacak bektaşinin dini bu kadar olur. Bektaşiye sormuşlar neden namaz kılmıyorsun?
Cevap vermiş: “Allah öyle emrediyor- wela teqrebusselate…” (namaza yaklaşmayın) diyor. Demişlerki sen ayeti eksik okuyorsun, ayetin tamamı “wela teqrebusselate we entum sukara” dır. (yani içkili iken namaza yaklaşmayın). Bektaşi demiş “Eh benim müslümanlığım bu kadardır”.

İslam’da çok evliliğe kötü bakanlara ise sadece bir çift sözüm var:

1- Islam’ın uygun gördüğü ve tavsiye ettiği tek evliliktir ve hatta adaleti bahane ederek bir evliliğe zorladığı açıktır. Kimseye zorla çok evliliği dayatmıyor. Aynı zaman da birden fazla evlenenler İslam’ın emri olduğu için değil, çoğu zaman nefsani arzular, bazen de zaruretten evleniyorlar. İslam tüm dünya sistemidir. O’nu T.C.rejimini ile karıştıran ilahiyatçılara soruyorum:

Atatürk Cumhuriyetinde sadece tek evlilik vardır deyip, savunduğunuz Cumhuriyetin kurucusu Atanız neden karısını boşadı? Ya da karısı kendisini terketti?
Karısı ile evliyken kaçtane bar, pavyon karıları ve zamanın sanatçi dedikleri gece kadınlarıyla ilişkisi olmuştu?
Gece hayatına, içki alemine ve kadınlara düşkünlüğü ile bilinen Atanızın, karısından ayrıldıktan sonra nefsani arzularını nerede, kiminle ve kaç kadınla tatmn ettiğini biliyormusunuz? Bilmiyorsanız Safiye Ayla’nın hatıratlarına, A. Dilipak’ın “Bir başka açıdan kemalizm” adındaki kitabına ve de Rıza Nur’un Atanız hakkındaki yazılara bir bakın zahmet olacak!..

Şimdi soruyorum; “İslam’ın zaruri hallerde sadece açık bir kapı bıraktığı çok evlilik mi? Yoksa Cumhuriyetinizin müsaade ettiği tek evlilik ve yüzlerce metrescilik mi? Kadın hürriyeti deyip içki masalarında kadınları çerez olarak kabul eden laik ve demokratik cumhuriyet anlayışı mı?

İslam budur ve inanan inanır, inanmayan da kendisi bilir. Ancak başları örtmedikleri için inançsızlara yol bulmak yerine, inançlarından dolayı okullara sokulmayan, işine son verilen bacılarımızın seslerine kulak verin, onları da savunun enaz savunduğunuz laik ilkeleriniz kadar. Eğer hala sizde bir insanlık kalmışsa!

Yok başını örtenler başlarını örtmekle, örtünmeyenlere “siz namussuzsunuz” diyorlarmış! Allah, Allah! Nereden çıktı bu sözler? Hem neden örtünmeyenleri savunan laik, demokratik ilahiyatçılar, onların namusundan bu kadar şüphedeler?

Bizim bu konuda şüphemiz yok. Biz insanların namus mefhumunu örtüye bağlamamakla beraber, müslüman kadınların başlarını örtmeleri Allah’ın emri olduğunu savunuyoruz. Ayrıca namus meselesini sadece başörtüsüyle bağlamak yanlıştır. Yoksa hem başını örtmeyen hanımlara ve hemde erkeklere hakaret olur. Özellikle namusuzluklarını, dolandırıcılıklarını bir fötr altında saklayanlara!

Bizce en büyük namusuzluk; hakkı ve haddi olmadığı halde Kur’an ayetlerini tahrif etmeye çalışmak, inanmadığı halde mümin görünen münafıkların bazı ayetleri kendi arzularına göre yorumlayıp müminlerin zihinlerini bulandırmaktır! Bu kim olursa olsun ve her nerede yaşıyorsa!....

Ama bunların amacı bu değil:
Özellikle Z. Beyaz’ın amacı Kur’an’ı tahrif etmektir fakat bunda yıllardır bir türlü başarılı olamıyor. Allah’ın şu ayetini unutmuş bulunuyor galiba „Kur’an-ı biz indirdik ve O’nu biz koruyacağız“

Akşam ki sözlerini bakılırsa,

1- Hz. Ömer dönemindeki bir olayı delil göstererek, Kur’an Ayetlerinin hükmünün geçici olduğunu savunuyor ve bugünkü demokratik sistemleri de kafasındaki Îslam devleti olarak görüyor. Bu açıkça küfürdür.

2- Rum/22, Hucurat/13.cü ayetleriyle sabit olan halk ve ırkları inkar ederek, herkesin türk olmak zorunda olduğunu savunuyor. Bu da küfürdür. Zira ayetleri inkar etmektir.

01.01.2001

Tüzük Madde 1.

Madde:1- Hereketa Mezlûmên Kurdistan (Kurdistan Mazlumlar Hareketi); Îslami bir Hereket olup, genelde bütün Îslam alemi, özelde Türkiye’de yaşayan halkların meşru haklarını elde etmek için, 21 Haziran 2000 (21.06.2000) yılında kurulan, bağımsız, hiçbir Hereket, kurum, kuruluş ya da cemaatin bir kanadı veya uzantısı olmadığı gibi, hiçbir devlet veya gücün güdümünde olmayan, gücünü sadece Allah’tan ve ihlaslı müminlerden alan yeni bir kuruluştur.

İslami bir cemaat nasıl olmalı?

İslam aleminde o kadar çok cemaat varki bugüne kadar hemen hemen hiçbir yerde hedeflerine ulaşamadılar. Bunun birçok sebebi var elbette, belki hepsini burada sayacak deĝilim ama kısaca da olsa biraz temas etmek istiyorum. Cemaater hedeflerine ulaşamıyorlar dedik, aksine zamanla içinde bulundukları devletlerin sistemleriyle barışır, rejime entegre oluyorlar. Birçoĝu geçen zaman zarfında güvenirliliĝini kaybetmiş, bazıları da islama uymayan eylemleriyle hizmet yerine birçok tahribata sebep oldukları gibi dünya kamuoyunda da damgalanmışlardır. Artık bundan sonra kendilerini feshetmekten başka çareleri de yoktur.


Peki nasıl bir cemaat ?
Ben bunu bütün islam alemi için deĝil de, Kurdistan Bölgesi için bir örnek olarak ele almak istiyorum.

Bence islami bir cemaat genelde bütün Îslam alemi, özelde Kurdistan Bölgesinde yaşayan halkların meşru haklarını elde etmek için kurulmalı. Bu cemaat bağımsız, hiçbir Hereket, kurum, kuruluş ya da cemaatin bir kanadı veya uzantısı olmadığı gibi, hiçbir devlet veya gücün güdümünde olmayan, gücünü sadece Allah’tan ve ihlaslı müminlerden alan yeni bir kuruluş olmalıdır.

Neden yeni bir cemaat?
Halihazırda İslama hizmet ettiklerini iddia eden bir çok islami cemaat mevcuttur, bunları biliyoruz. Ancak cemaatlerin kuruluş ve icraatlarına baktığımız zaman, birçok cemaatin İslami çizgiden uzaklaştığını görüyoruz. Bizim görüşümüze göre mevcut cemaatleri (buna parti, örgütler ve dernekler de dahildir) üç kategoride sınıflandırabiliriz.


1) Kuruluşu dış güçler tarafından olan cemaatler:

Bu tür cemaat, örgüt-partilerin arzu ettiğimiz hedefe ulaşmaları sözkonusu olamaz. Çünkü kuruluşlarında hedef, ihlaslı müslümanları zamanın akımında mevcut sistemlere entegre etmek, pasifize etmek ve umutsuz kılmaktır. Bu açıdan taĝuti düzenler hedeflerine varmışlardır diyebiliriz. Örneğin birçok cemaat ve tarikat dergahları, İslam’ı namaz kılmak, oruç tutmak gibi sadece ibadet dini olarak görmekte ve seçimlerde oyunu herhangi bir sağ partiye vererek, kamil mümin olduklarını kabul etmektedirler. Yaptıkları hizmetin tamamı laik düzeni ayakta tutmak içindir. Laikliğe, kemalizme tek bir kelimeyle de olsa dokundukları yoktur. Kendilerine sorduğunuz zaman derler ki "biz takiyye yapıyoruz". Takiyyeyi sorsanız, hakkında bir kelime bildikleri yoktur. Biraz daha sıkıştırırsanız "abilerimiz ya da büyüklerimiz bilirler" diye cevap verirler. Hz. Muhammed Peygamberimizin yakasına yapışıp hakkını istiyen, hatta kimi zaman O'nu sorgulayan Sahabei Kiram-ı örnek alırsak görüyoruz ki, icraatlarda Peygamberlerin bile sonsuz selahiyetleri yoktur. Onun icin Cenab-ı Allah Kur'an'i Kerim'de "Onların işleri, aralarında danışma iledir" (Şura/38) buyurarak Îslam Devleti ve müslümanların menfaati için müslümanların kendi aralarınde meşvere ile icratta bulunmaları gerektiĝini bildirmiştir. Bu ayeti kerime, Îslami idare şeklinin, müslümanların kendi aralarında seçecekleri Şuranın kararlarına dayandığına delil olarak gösterilmiştir. Bunların yaptıkları ise tam tersinedir. Kur'an'ın hangi ayetinde ya da Resulullah'ın hangi hadisinde kayıtsız şartsız liderlerin sözlerine bağlanmak vardır? Ya liderler taguti devletlerin ajanları ise? Ya liderlerin gittikleri yol yanlışsa!....

Kimisi Kutsal İslam Dinini laikliğin, demokrasinin, kemalizmin hizmetine sunmakta, kimisi ise bu Yüce Dini, sosyalistlerin bir yan kuruluşu haline getirerek, ve hatta bu hareketlerin sözümona liderlerini Ululemir kabul ederek onlara tabi olunmasını vacip kabul etmektedirler. Oysa Cenabi Allah şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan Ulul-emre (idarecilere) itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasulüne götürün (Kur'an ve Sünnete göre halledin); bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa/59)

Ne demek sizden olan Ulul-Emir?... Allah’ı Rabb, Hz. Muhammed’i Rehber kabul edenler, icraatlarında İslami çizgiden taviz vermeyenlerdir sizden olanlar. Yoksa şan, şöhret veya dünyalık menfaatlar için şu veya bu beşeri sistemlerin ya da dinsiz, imansız kişilerin peşinden giden sözüm ona liderlerin neresi bizden yana! Nasıl bizden ululemir olurlar?… İslami kurum ve kuruluşlar adına basına demeç veren, veya televizyonlarda çıkan ve imansızlara yaranmak için onların ağzıyla konuşan kişilerin İslamla ne alakası vardır ki, hatta bizden olsunlar ve biz de onlara itaat edelim! Müslümanların uyanık olmaları lazım!.. Neler görmedik ki?.. Dünya metaı uğruna kafirleri Mehdilikle peygamberlikle sıfatlandıran sahte din adamı bozuntularından, „eğer bugüne kadar laiklik hakkında tek bir kötü söz söyledimse şerefsizim“ diyen dalkavuk ve ikiyüzlülere kadar bir çok insan gördük. Bunları tanımak lazım!... Siz bunların peşinden onlar ise, zamanın firavun ve nemrutlarının peşinde gidiyorlar, haberiniz var mı? Halbuki onların peşinden gitmek insanı sadece küfre götürür. Hiçbir konu ve hiçbir sorun (ulusal sorun da olsa) müslümanın kafirleri veli tanımasını haklı gösteremez. Sözümona o liderlerin amaçları İslam degil, saf müslümanları kandırarak tağuti güç ve devletlere zaman kazandırmak! Mekke dönemi deyip müslümanları uyutuyorlar. Mekke dönemi kaç yıl sürmüştü? Sadece 11 yıl... Ama bunların Mekke dönemi asırlarca sürer, neden?... Müslümanlara yapılan bunca zülümlere karşın hiçbir sözde liderin bir açıklamasını duydunuz mu? Yeri geldiğinde müslümanların ordulardan atılmalarına imza atmaktan çekinmeyen ve İsrail ile askeri ve siyasi antlaşmaları gururla kabul eden liderler mi Ulul-Emir?!... Ulul-Emr’e itaat, ancak onun İslami çizgiden taviz vermemesi ile mümkündür. Ve Kur’an’a göre halk ile Ulul-Emir arasında vuku bulacak ihtilafları yine Allah’a ve Resulüne götürmek gerekir. Oysa bu sözümona ulul-emirler ne Allah’ın gönderdiklerine ve nede Peygamberin söylediklerine başvururlar!... İslam düşmanlarını kendine rehber kabul eden ve onların peşinden gidenlerin degil Ulul-Emir olması, mümin olması bile kabul edilemez!...

“Ey iman edenler! Eĝer kafirlere uyarsanız, gerisin geriye (eski dininize-kendi dinlerine) döndürürler de, hüsrana uĝrayanların durumuna düşersiniz.” (1)

“Allah'a itaat edin, Resulüne de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eĝer (itaatten) yüz çevirirseniz, bilin ki Resulümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.” (2)

”Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar, zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” (3)

“Sabah akşam Rabblerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (4)

"O halde, kafirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!” (5)
Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uyma !..(6)

“Kafirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter. (7)

“Ey iman edenler ! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.“(8

„Siyaset yapıyoruz, takiyye yapıyoruz“ deyip yıllarca müslümanları uyuttular. Kimi kandırıyorlar? „Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar da farkında değildirler.“ (9)

„Bunlar müminlerle karşılaştıkları vakit (biz de) müminiz derler. Şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.“ „Gerçekte, Allah onlarla alay eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.“ „İşte onlar, hidayete karşılık delaleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.“ (10)

2) İhlaslı ama pasif veya saf cemaatler:

Bu tür cemaatleri de iki kısma ayırabiliriz.

A) İhlaslıdır ama kendilerine sadece bir İslam alimini örnek almış ve bir asır evvelki siyasetle çalışmaktadırlar, onyıllardır çalışmalarından bir arpa boyu yol almış değillerdir. Onlara göre medreselerde, tekkelerde ders okumak, zikir yapmakla İslam hakim olur! Böylece daha asırlarca hizmet yapsalar kazanacakları bir şey olmaz ve tağuti rejimlere de bir tehlike arzetmezler. Cihadları sadece kalb ve bazen de dilden öteye gitmemekte, İslami inkilab için herhangi plan ve projeleri bulunmamaktadır. Bundan dolayıdır ki, yıllardır sistem kendilerine ses çıkarmamakta ve hatta onlara göz yummaktadır. Özellikle seçim zamanlarında da onlardan istifade etmektedirler.

B) Saf ve tedbirsizdirler. İslami örgütleri Mevlana Celaleddini Rumi dergahına benzetiyorlar ve „ne olursan ol, kim olursan ol yeterki gel“ mantıĝıyla cemaatlerini kontrol etmekten acizdirler. Bunu fırsat bilen kefere sistemleri, cemaatin içine kendi adamlarını yerleştirerek tamiri mümkün olmayan tahribatlar yapmaktadırlar. Son zamanlarda vuku bulan olaylar bunun bir örneğidir. Taĝutilerin kendilerine bir ara ses çıkarmamalarını, onların kendilerine dost oldukları gafletine düşerler. Oysa „onların dinine girmedikçe bizden razı olmaları imkansızdır“.

Savaş taktikleri çok önemlidir. Düşmanlar bazen sessiz kalabilirler yada öyle görünebilirler, aldanmamak lazım. Cemaatlerin içine kendi adamlarını yerleştirerek hedef saptırabilirler. Yön değiştirtebilirler. En güvendiğiniz elemanınız olsa bile hedefe giden yolda bir aksaklığa sebebiyet verdimi üzerinde durmak lazım, araştırmak lazım, yoksa bir çok cemaatin yok olup gittiği gibi siz de yok olmaya mahkum olursunuz.


3) İhlaslı ama başka devlet ve güçlerin etkisinde ve hatta onların hesabına çalışanlar:

Bu tür cemaatler ne kadar ihlaslı olurlarsa olsunlar müslüman kürdlerin dertlerinden, çilelerinden habersizdirler. Kendileri Kürdistan’a ve müslüman kürdlere sahip çıkmadıkları gibi, özgürlükleri için mücadele eden kürd örgüt-parti ve cemaatlerine sempati ile bakmazlar. Hatta onları baği ve isyancı olarak görürler. Kendilerini Internasyonal İslami hereket olarak nitelendirseler de bu kavram sadece teoridedir, pratikte değildir. Buna örnek olarak bazı arap müslümanlardan müteşekkil cemaatleri verebiliriz. Ümmetçilik adı altında çalıştıklarını iddia etseler de aslında birer arap hareketidirler. Kürd meselesine yakınlıkları yoktur. Bugüne kadar kürd sorunu ile ilgili olarak bir çabaları görülmemiştir. Bunun gibi İran İslam Cumhuriyeti ve İran’daki hareketler de böyledir. Hizmetlerinin tümü İran Devletine ve Şia mezhebine yöneliktir. Kendi felsefe ve düşüncelerini kabullenen cemaatlere ve örgütlere (hatta gayri İslami de olsa) her türlü imkanları sağlamaktadırlar. Oysa müslümanları tek bir mezhep etrafında birleştirmenin mümküm olmadığını sanırım onlar da anlamışlardır.

Türkiye’deki parti ve cemaatlere gelince çoĝu Osmanlı zihniyetine sahiptir. Osmanlı İslamdan uzaklaştıkça güç kaybettiğini çok iyi bilen bu kuruluşlar, tekrar Osmanlıyı diriltmeye çalışmaktadırlar. Devri saadeti bırakıp Osmanlının yolunu tercih ederler. Devletle sıkı ilişkiler içerisindedirler. Devletin menfaatını herşeyin üstünde tutarlar. Kürd sorunu konusunda duyarsızdırlar. Hatta inkar konusunda laik ve sosyalist parti ve kuruluşları geride bırakırlar. Kendisini İslam Partisi olarak ilan eden Erbakan’ın partisinin kürd sorunu konusunda bugüne (01.12.2000) kadar hiçbir çözüm paketi yoktur. Hayır düzeltelim, kürd sorunu konusunda çözümleri var! İnkâr! İnkâr! İnkâr! Recai Kutan’ın Amerika gezisinde kendisine sorulan bir soruya cevaben “Türkiye’de kürd sorunu yoktur” demesi ve Nevzat Yalçıntaş’ın televizyonda açıkça “kürdçe televizyona izin verilmesi devletimizin üniter yapısına zarar verir” açıklamaları buna birer örnektir.

Bu güne kadar İnternational İslami Haraketler olarak ortaya çıkan cemaat ve kuruluşların teorilerini bir türlü pratiğe geçirdiklerini göremedik. Ve bunu rahatlıkla anlayabiliyoruz ki, Kürdlerin derdinden ancak bu halkın bağrından çıkan mücahidler anlayabilirler. Bu görevi ancak bunlar üstlenebilirler. Tarihe baktığımızda görüyoruz ki gönderilen tüm peygamberler önce kendi nefislerinden başlayarak, aile, kabile ve kavimlerini irşada koyulmuşlardır. Bu Hz. Peygamberimizin de metodudur aynı zamanda.

Kısacası bütün bunlar için, yeni bir cemaatin kurulması zaruretine inanıyoruz. Komşu devletlerin kürd halkının dostu olmadıĝını biliyoruz. Kendilerine lazım olduğu müddetçe kürd örgütlerini (İslami-gayri İslami) kullanıyorlar, işleri bitince de tekmeleyip atıyorlar. Kürdistan’ı kendilerine bir deneme tahtası haline getirmişler, istedikleri zaman her devlet 40 km. Ötekinin (sözde) sınırlarının içine kadar (kürdleri terörist ilan ederek) operasyonlar düzenliyorlar. Kürdistan ve Kürd halkı sözkonusu oldu mu, müslümanı da laiki de bir araya geliyor, kürd imha operasyonunda birleşiyorlar. Kafirlere, laiklere bir diyeceğimiz yoktur ama, ya kendilerine müslümanız diyenlere ne demeli? Kiraladıkları satılık sahte kürd din adamları sayesinde müslümanlık tellalığı yapıyorlar o kadar!

Mazlum Kürd halkının, gücünü sadece Yüce Allah’tan ve kendisinden alan bir cemaata ihtiyacı olduğuna inanıyoruz. Cenabı Allah hiç şüphesiz doğrularla beraberdir.

---------------------------- ---------------------------------- ------

Not: (1-Ali İmran/149, 2-Maide/92, 3-En’am/116, 4-Kehf/28, Furkan/52, Şuara/151-152, Ahzab/48, Muhammed/33, Bakara/9, Bakara/14-15-16)
Hz. Adem

Dema beriya Hz. Adem:

Di beriya hatina Hz. Adem ya dunyayê kaînat hebû. Erd hatibî çêkirin û bi hemî nîşanên jiyanê hatibû xemilandin. Yanî, ji bo nehatina Adem (a.s.) tu sedemekî nemabû. Belê ya ku tê eqlê mirov, gelo kaînat ji çi demî va heye? Kes nikare bersiva vê pirsê bide. Lê di beriya hatina Hz. Adem, dunya hatibû şiklê jiyanê. Jiyana Adem (a.s.) û ya heywan û nebatan. Gelo di beriya Adem’da (a.s.) li rûyê dunyayê însan, an jî hinek mexlûqên din hebûn an ne? Ger hebin, gelo çi bûn an kî bûn?

Dema mirov li qissa Adem (a.s.) û axaftina ku di navbera Xwedê û melaîketan da derbas dibe dinhêre, mirov dizane ku bê şubhe di beriya Adem’da (a.s.) li rûyê dunê jiyan û hinek mexlûqên din jî hebûne. Hin dibêjin ku di beriya Adem’da 12 (dwanzde) Adem yên din jî hatine rûyê erdê. Lê tu delîlekî di dest wan da tuneye.
Îro tê zanîn ku dunya bi milyaran sal berê hatiye avakirin. Gelo ji bo çi ewqas sal bê jiyan bimîne? Ji bo Adem (a.s.)? Na mirov vî zen nake!

Dema Xwedê di Qur’an’a Pîroz da behsa Adem (a.s.) dike pê re behsa hinek mexlûqên din jî dike, herwekî Melaîket û şeytanan. Xwedê dibêje ku „Şeytan di beriya Adem’da ji agir hatibû afirandin.“ (1)


Afirandîna Adem:

Dema Xwedê Teala dixwaze Adem çêke, ji melaîketên xwe re dibêje lê melaîket wekî neqayîliya xwe tînin ziman. „Ew dema ku Xwedê ji melaîketan ra got, ezê li ser rûyê erdê xelîfekî (yanî mirovekî ku bi navê min û hukmê min li ser rûyê dunyayê hukum bike) çekim, melaîketan î’tiraz kirin û gotin; „gelo Tu yê li rûyê erdê yekî xirabiyê bike û xwînê birêje çêbikî?“ Xwedê got: „Tiştên ez pê dizanim hun nizanin“ (2)

Piştî demekî Xwedê Adem afirand û ruh daniyê, ji melaîketan ra got: „De ija jê re biçin secdê (secda hurmetê, ne secda îbadetê herwekî em hemî dizanin ku secda îbadetê her ji Xwedê ra tê kirin), melaîketan hemî bi emrê Xwedê secde birin, lê şeytan di nav melaîketan da bû û wî secde nebir. Şeytan melek nîne û ji agir hatiye çêkirin, çawa ku me berê jî zikir kiribû. Xîtaba Xwedê ji hemiyan ra ye. Ji ber ku melaîket pirr in, bi vê minasebetê navên wan tê zikirkirin.

Wisan tê zanîn ku bûyer li rûyê erdê ye, lewra tê rîwayet kirin, ku Cibraîl xweliya Adem (a.s.) ji hemî hêlên dunyayê tîne û çamûra wî lihevdixe (hevîrdike). Ne ku Cibraîl (a.s.) ji rûyê erdê xweliyê dibe asîmanan û piştî çêkirina Adem carek din Adem dîsan tîne dunyayê!
Piştî şikildayîna Adem û dayîna ruh ji wî re, Adem dibe mexlûqekî zindî û bi îrada xwe tevdigere (3)
Piştî ku melaîketan ji Adem re secde birin şeytan li himber emrê Xwedê derket û secde nebir.
“Ka ew dema ku me ji melaîketan (û cinnan) ra got: Ji Adem re secde bibin, ji xêrê şeytan herkesî secde bir, lê wî (şeytan) secde nebir, rûguhert, (pişt da emrê me) qurretî kir, xwe mezin zanî û bû ji ehlê küfrê (4)
Yekî bêje şeytan melek nebû, gelo muxatebê emrê Xwedê dibû? Belê ew jî muxatebê emrê Xwedê bû, ger muxateb nebûya gerek jê re mesûliyet jî tuneba!
Piştî vî bûyerê, Xwedê Teala Adem dişîne cennetê. Bi angorê qeneeta me ev cennet, ne cenneta ku piştî mirinê qenc diçinê! Belku li rûyê erdê cîh kî gelek baş û xweş û tijeyê ji hemî new’ê nî’metên Xwedê ye. Lewra ew cenneta di piştî mirinê da ku qencên Xwedê diçinê, ne cîyê qedexa ye û şeytan û muşrik jî nikarin biçinê. Di vî derbarî da gelek ayet henin.

Di vî derbarî da Hindo dibêjin ku: „Adem kolê mê bûye û ji cem me reviyaye.“ Ji vî gotina Hindoya hinek alîmên Îslamê dibêjin ku îhtimal heye cenneta Adem têda li başûrê Hindistanê bûye û demek şûn ve ketiye bin derya Hind.(5)

Lê bi gorê qeneeta me cenneta Adem têda erdê Mezopotamya yê kevn bûye, ku ew erda bêrê erdekî pirr bi adan bûye.

Bi angorê hinek zanyaran jî, Adem di cenneta Fîrdews da bûye û piştî ji wir hatiye derxistin sirgûnê komgiravên Ceylonê û Hewwa jî sirgûnê Ciddeyê bûye.
Di vî warî da delîlekî sehîh di dest me da tuneye, belku Xwedê baştir dizane.


Afirandina dayika ne Hewwa:

Bi qasî ku em fêmdikin, dayîka me ya Hewwa jî, wekî bavê me yê Adem, ji xweliyê hatiye afirandin. Hinek dibêjin ku Hewwa ji parsûyê Adem yê çepê hatiye çêkirin. Bi qenaeta me ev riwayet qewî nîne, belku ew zanyarana ketine bin tesîra vî „rîwayeta ku dibêjin Pêxemberê me gotiye: Jin wekî parsûya xwar in....“ Pêxemberê me bi vî hedîsa hanê, mîsalek ji bo jina aniye û gotiye gerek jin bi nesîhetê werin başkirin, ne bi zor û zecr û kutanê. Ne ku Pêxember bi vî hedisê behsa afirandina jinan dike!

Piştî şandina Adem û Hewwa yê cennetê, Xwedê ji wan ra dibêje: „Hun dikarin ji hemî nî’metê cennetê bixun, vexun lê nêzîkî vî dara hanê nebin û şeytan ji we re dijmin e û hay ji hile û desîsên wî hebin.“ Lê mixabin şeytan diçe cennetê, herdukan dixapîne, bi wan ji darê didexwarin û dibê sedemê derketina wan ya ji cennetê.(6)

Pişti demekî dûr û dirêj, ku Adem û Hewwa ji hev dûr dimînin û dûv re bi kerema Xwedê li çiyayê Erefatê rastê hev du tên. Tê zanîn ku Xwedê tewba wan qebûlkiriye û wan gîhandiye hev du. (7)

Di pişt vî ra demekî dirêj, bi hev re jiyana wan derbas dibe û ji wan gellek zarok tên dunyayê. Çiqas zeman jiyanin kes nizane, lê bi angorê hinek riwayetan, Hz. Adem 930 li dunyayê jiyaye.

Xweda yê Teala ji Adem re pirtûk (10 sehîfe) şandiye û bi Adem gelek ilim daye zanîn herwekî ilmê fizik, kimya, tip û matematîk... Ji xêrê vî dibêjin ku Hz. Adem bi zimanê Suryani, İbrani ve Erabi li ser kerpîçan pirr tişt dayenivîsandin.

Gelo Adem (a.s.) Resûl bû an jî Nebî?
Ev mesele tam nahatiye zanîn. Belku hinek zanyar ji rîwayeta Ebu Hureyre ku dibêje: İnsan diçûn bal Nuh (a.s.) û jê ra digotin -tu Resûlê yekemîn î- delîl ji xwe re tînin û dibêjin Adem Nebî bûye, Resûl nebûye. Lê wekî tê zanîn ku Nuh (a.s.) Resûlê yekemînê di pey tofana meşhûr da bûye. Ji vî tê zanîn ku, tu ziddiyet di navbera riwayetan da tuneye.(8) Dema mirov dinhêre ku ji Adem ra pirtûk hatiye û bûye pêxemberê zurriyeta xwe, mirov dikare bêje ku Resûltiya Adem (a.s.) qewîtirê ji Nebîtiyê ye, lê ya herî rast û qenc Xwedê pê dizane.

Xwedê ji Adem ra jî, rojî û nimêj ferzkiriye, dibêjin ku nimêja Adem ya sibê bûye (9)

Ji vî pêda ku hinek dibêjin „Adem ewqas sal li cennetê, ewqas sal li Erefê, ewqas sal giriyaye û ewqas dem ew Hewwa bi hev ra manin“ hemî ne sehîh in. Lewra mirov bi yekî ra cîraniyê bike ewqas halê wî nizane, ka wê çawa halê Adem bizanibin kû di rîwayetên sehîh da nîne û kesî jî pêra cîranî û hevalî nekirine!

Bi vî minasebetê me nexwest ku em zêde li ser jiyana Adem (a.s.) nesekinin.

Dersên ku mirov ji jiyana Adem (a.s.) bigire:
1-Hz.Adem xeta kiriye û bi xeta xwe hesiyaye
2-Βtirafê bi xeta xwe kiriye û poşman bûye
3-Loma li nefsa xwe kiriye û gotiye kî kesên li pey nefsa xwe biçin li xwe zulmê dikin.
4-Bi zulumkirina li nefsa xwe îqrar kiriye û lavayê Xwedê kiriye.
5-Omida xwe neşkênandiye û demek dirêj dewamê toba xwe kiriye.
6-Xwedê jî toba wî qebûlkiriye û ew bexişandiye.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
(1) Hicr/28, (2) Bakara/31, (3) Hicr/26-31, (4) Bakara/34, (5) Kisesul-Enbiya/9, (6) Bakara/35-38, A’raf/19-25, (7) Bakara/37, Taha 122, (8) Kisesul-Enbiya/11´, (9) Ianetut-talibin c.1/21

Muhammed Nûreddîn

Rêkî nîşande!

Dilbirîn im nizanim çi bikim
Ji kî hezbikim ji kî xû bikim
Di ciyê xwe da rûnim an jî şerr bikim
Bavo hela ji min ra rêkî nîşande! 

Di bin tavê da jî tarî û zulûmat
Derd û çîle tijeye çima ev heyat?
Di mirov da nahêlin sebat û tebat
Bavo hela ji min ra rêkî nîşande! 

Herkesî dînekî derxistî ji xwe ra
Nizanim kî raste bi Xweda yê xwe ra
Bîhna min teng bû ji kor û kerra
Bavo hela ji min ra rêkî nîşande! 

Ji ayetekî deh tişta derdixin
Bi gorê kêfa xwe mana lê dixin
Dibên em musluman in û lihevdixin
Bavo hela ji min ra rêkî nîşande!

Mesut

Newaya mutrib û çengê

Newaya mutrib û çengê
Fixan avête xerçengê
Were saqî heta kengê
Neşûyîn dil ji vê jengê

Heyata dil meya baqî
Binoşîn da bi muştaqî
Ela ya eyyuhe s-saqî
Edir ke’sen we-nawilha

Ko katib dêmî cedwel kit
Şikeste xet muselsel kit
Ji yek herfan mufessel kit
Kî ye yê muşkilê hel kit
 
Dizanî rûd û ‘ûd ewwel
Çi tavêtin sirûd ewwel
Ki ‘işq asan nimûd ewwel
Welê uftadi muşkilha

Ji mihra wê şefeqse‘dê
Şirînle‘lê şekerwe‘dê
Dinalim şubhetê re‘dê
‘Ecîb im lê ji vê ce‘dê

Ki dil ra tabi herçîneş
Bi kufrê mîbered dîneş
Zi tabi ce‘di muşkîneş
Çi xûn uftadi der dilha
Di vê taqê di vê xanê
Me ‘eyş û êminî kanê
Kesê dest dit ji dewranê
Nihalik vê gulistanê
 
Der axûşeş çû meyared
Ki ez dil caneş buspared
Ceres firyadi mîdared
Ki ber bendîdi mehmilha

Bi Qur’anê bi ayatê
Eger pîrê xerabatê
Bebêjit secde bin latê
Murîdên wî dibin qatê

Murîd er bêbeser nebwed
Zi fermaneş bider nebwed
Ki salik bêxeber nebwed
Zi resm û rahi menzilha
 
Şevê zulmat û deryayê
Ji mewcan qet xeber nayê
Şikestî keştiya bayê
‘Ecacê wê şefeq dayê
 
Ji herfan mah û sali ma
Nehat der şikli fali ma
Kuca danendi hali ma
Sibikbarani sahilha

Me ra ji ewwel çi bir xamî
Kişand axir bi bednamî
Ji rengê Se‘dî û Camî
Ji şuhret pê hisîn ‘amî

 
Bi deng û bang û awazê
Dibêjit nexmeya sazê
Nihan key manedan razê
K’ez û sazendi mehfilha

Ji hafiz qutbê şîrazî
Mela fehm er bikî razî
Bi awazê ney û sazî
Bibî ber çerxê perwazî

Tuzed min hubbihe s-sefwa
Bihi ehlu l-hewa neşwa
Meta ma telqe men tehwa
De‘i d-dunya we-ehmilha

( Ji Dîwana Melayê Cezîrî

 
Ez xulam

Bêrivana min çû bêriyê, elbê darîn di mil da
Silav neda û nenhêrî, miraz hîştî di dil da
Bi wê bejna bilind meşî, gav fireh avêt û çû
Wekî mara bi min geztî, dil ma di xem û kul da

Xezala Şengal û Cûdî, ji lêvan şekir dibarin
Hingivê şana mîsal in, di guh da zêr guhar in
Kemera zîvîn li pişt e, dil girîftdar xedar im
Herçî kesî ku wê dîtin, nexweş in birîndar in

Qêrîn ji min çûne felek, ta heft qatê asîman
Ez bi lez rabûm, ji ber wê keboka şahî cîhan
Ku bi destan bigirim carek, bi hurmet bikim selam
Min bi bexşine! Razîme bibim kole û xulam!

Lê guh neda min got ka ez yar bim ji kê ra
Çima şerr nakin li hember dijmin hûn wekî şêra
Ez ne Dîlbera we me! Li rûyên we nanhêrim
Heta ku dîl û esîr bim li bin lingê neyara

Ez im bûka rojhilata navîn, ez im Kurdistan
Bihîşta rûyê zemîn im, ez im gul û gulîstan
Ez ne yara we me hetta ku hûn min azad bikin
Ji dijminê rezîl ra bikin gorr û gorristan!

M.Nureddin Yekta