Malper/Site
Rêbaz/Tüzük
Belavok/Bildiri
Program

Dengê Mezlûma

Hejmar - 36 - 30.07.2005
Hejmar - 35 - 30.06.2005
Hejmar - 34 - 30.05.2005
Hejmar - 33 - 30.03.2005
Hejmar - 32 - 28.01.2005
Hejmar - 31 - 31.12.2004
Hejmar - 30 - 30.11.2004
Hejmar - 29 - 30.10.2004
Hejmar - 28 - 30.09.2004
Hejmar - 27 - 30.06.2004
Hejmar - 26 - 30.03.2004
Hejmar - 25 - 30.02.2004
Hejmar - 24 - 30.12.2004
Hejmar - 23 - 30.06.2003
Hejmar - 22 - 30.12.2002
Hejmar - 21 - 30.10.2002
Hejmar - 20 - 30.06.2002
Hejmar - 19 - 30.05.2002
Hejmar - 18 - 30,04.2002
Hejmar - 17 - 30.03.2002
Hejmar - 16 - 28.02.2002
Hejmar - 15 - 30.01.2002
Hejmar - 14 - 30.12.2001
Hejmar - 13 - 30.11.2001
Hejmar - 12 - 30.10.2001
Hejmar - 11 - 30.09.2001
Hejmar - 10 - 30.08.2001
Hejmar - 09 - 30.07.2001
Hejmar - 08 - 30.06.2001
Hejmar - 07 - 30.05.2001
Hejmar - 06 - 30.04.2001
Hejmar - 05 - 30.03.2001
Hejmar - 04 - 28.02.2001
Hejmar - 03 - 30.01.2001
Hejmar   02   30.10.2000
Hejmar   01   30.06.2000
 

Hejmar:02, Sal:2000, Meh:10

Ucuz Siyaset! - Dengê Mezlûma
İslamın hakim kılınması için nasıl bir yol izlenmeli? - M.Nureddin Yekta
Müslüman Kürd gençliğinin görev ve sorumlulukları - Kawa Bedirxan
Atatürk’ün aĝzından resmi belgelerle Kürdler ve Kürdistan - Dengê Mezlûma
Osmanlı İmparatorluĝu öncesinde Diyarbakır’de Kürd Beylikleri - Dengê Mezlûma
Îbret ji qisa Firewn - M.Nureddin
Serişkî û hilekarî - M.Nureddin
Ma sozek dabû  M.Nureddin

T.C. de din ve dil raporu - Dengê Mezlûma
Tepkiler ve Okuyucu Mektupları - Dengê Mezlûma

Ucuz Siyaset!

Siyaset yapmak o kadar da ucuz deĝil derler, ama kürdler için çok ucuz, sudan da ucuz, hatta Avrupa’da bedava!... Beyler şimdiye kadar nerdeydiniz? Bir zamanlar Apo’yu PKK lideri yaptınız, sonra ulusal liderliĝe terfi ettiniz. Bu yetmedi onu mehdi ilan ettiniz, bu da yetmedi onu haşa Peygamber ilan ettiniz hatta bu da yetmedi haşa onu Allah ilan ettiniz de, ne oldu da şimdi hain, itirafçı ve mit oldu?.....

Hani bir kürd atasözü vardır. „Ga bikeve kêr pirr dibin“….

Doğrusu yerinde çok güzel bir söz. Bu söz bir kürd atasözüdür, bana kalırsa bu söz sanki sadece kürdler için söylenmiştir. Başkalarını hiç mi hiç alakadar etmez. Çünkü bu sözü uygulayan tek millet biziz. Tabiki eĝer biz kendimizi millet kabul ediyorsak!.. 29 defa serhıldanlarla özgürlügünü elde etmek için ayaklanan ve her seferinde de liderlerin veya hareketlerin yanlış tutumu sayesinde yenilgiye uğrayan ve dost-düşmana alay konusu olan kürd halkı bütün bu olan bitenden ders çıkaramamış, hareket ilerlediği müddetçe liderlerini olmadık sıfatlarla yücelten va dava düştüğünde de yine o kutsadıkları liderlerini hiyanetle suçlayan kürd halkı ve kürd milleti!… Tıpkı Hz. Ömerin bir anısı gibi. O büyük zat şöyle diyor: „Biz cahiliye döneminde putumuzu kendi ellerimizle yapardık, bazen ibadethanelerde bazen de evlerimizde kendi ellerimizle yaptığımız putlarımıza tapardık. Yolculuğa çıktığımız zamanlarda ise taptığımız putlarımızın şeklinde azık hazırlardık. Mesela helva yapardık. Yolculuk esnasında onlara tapar onlardan medet beklerdik. Azığımız tükenince de o taptılarımızı yerdik.“ Biz de yeri geldiğinde liderlerimizi kendimize put yapar, yeri geldiğinde de onları azık gibi yeriz. Dara düştüğümüzde: „Bütün suç bu liderlerin, bütün kabahat onlarındır, deyip herkes kendisini temize çıkarmaya çalışıyor.“ Nasreddin Hocadan rivayet edilen bir fıkrada; derler ki:

“Birgün Nasreddin Hoca uyurken hırsızlar evine girmiş ne var ne yok hepsini silip süpürmüşler. Zavallı Hoca sabah kalkmışki ne görsün? Evde yattığı yatağından başka bir şey yok. Soluğu kahvede almış, yüzünü ellerinin arasına alıp derin derin düşünürken, biri yaklaşmış
-Hocam ne böyle düşünüyorsun” demiş. Hoca:
-Hiç sorma komşu” demiş. “Gece yatarken hırsızlar evi soymuşlar hiçbir şey bırakmamışlar.“ Adam tuhaf tuhaf Hocanın yüzüne baktıktan sonra bağırarak:
-Bre adam ne biçim uyku bu?“ demiş. Bu sesi duyan diĝer komşular da üşüşmüşler garibanın başına!...
-Ölüm uykusu muydu?
-Ne salak adamsın be yanıbaşında evin soyulur da haberin olmuyor?
-Yoksa korkudan mı ses çıkarmadın?
-İnsan bu kadar da aptal olmaz be yahuu!
Hoca başını kaldırmış: „Bre zalim komşular hırsızın hiç suçu yokmu?“ demiş...

Şimdi herkes öyle masumane bir şekilde kendisini temize çıkarıp savunuyor ki, sanki bütün bu olan bitenden hiç kimsenin suçu yokmuş gibi! Bütün suç Apo’nun veya PKKnın!.. Üstelik herkes, Apo’nun şimdi deĝil de daha 20-26 yıl evvelden de mit olduğu biliniyormuş!... diyorlar. Çok güzel! Sayın Kürd Parti liderleri ve yine sayın kürd şahsiyetleri ve yine sayın PKKya yıllarca hizmet edip te, PKK siyasetini tasvip etmeyenleri ajanlıkla, hainlikle itham edip, „katli vaciptir“ diyen beyler! Şimdiye kadar nerdeydiniz? Neden ses çıkarmadınız?!….

Mademki mitin ilk raporunda Apo’nun ulusalcı bir kürd lideri olmadığı yazılıyormuş da siz bunu biliyordunuz, madem ki çıktığı ilk günden beri T.C. miti ile beraber sadece kürd hareketlerini tasviye etmekle meşgul olduğunu biliyordunuz, madem ki kürd düşmanı olan Suriye ile işbirliği içinde olduğu, hatta Suriye’nin bir maşası olduğunun farkında idiniz de, neden yıllarca PKK ile aynı kurum ve kuruluşlarda beraber çalıştınız ? PKDW ile, KNK ile, PNK-Bakur ile, Hadep ile PKKnın güdümünde çalıştınız? Yıllarca Med-Tv de ayakta Apoyu alkışladınız! Saatlerce onun nutuklarını dinlediniz! Ona sayın Serok diye hitap ettiniz!… PKK medyası aracılığıyla kendi partilerinizin reklamını ya da şahsiyetlerinizin reklamını yapmak uğruna kürd halkının bunca değerlerini heder ettiniz! Onbinlerce kürd gençlerini yok ettiniz, yüzlerce kürd aydınlarını telef ettiniz, binlerce kürdü hapishanelerde çürüttünüz, binlerce köy boşalttıp Kürdistan’ı kürdsüzleştirdiniz!…

Sizler ey Kürd Parti ve kurumları, sizler ey yıllarca PKKnın kapısında bir köle gibi çalışan, fakir kürd halkından topladığınız paralarla zatialilerinize tahsis ettiğiniz son model arabalarla gerek Kürdistan’da gerekse Avrupa’da tur atan zeki şahsiyetler! Sizler ey Apo’yu mehdilikle sıfatlandıran din adamları sıfatını taşıyan yarım dinliler! Mademki Apo’yu yirmi yıl evvel tanıyordunuz da aklınız nerdeydi? Bizler burada T.C. polisinin copu altında terlerken, bizler burada T.C. askerleri tarafından tecavüze uğrarken, bizler burada bir parça küflemiş ekmeği bulmak için çöpleri karıştırırken, bizler burada tutuklularımızı görmek için hapishane kapılarında T.C. askerleri tarafından her türlü hakarete maruz kalırken, sizler Avrupa’da takım elbise ve kıravatlarınızla televizyonda, medyada bol bol poz verdiniz!

Tarih sizden de bu hesabı soracaktır ! Kürd gençliği sizden hesap soracaktır ! Sizlerin de enaz PKK kadar suçlu olduğunuzu unutmayın! PKKya dürüst bir muhalefetle karşı çıkmadınız, hep onun yanında oldunuz ve hep onlara alkış tuttunuz, hatta bazılarınız hala da onların yanında ve onların kapısında yarım kalan görevlerini tamamlamaktadırlar !…

Şimdi kalkmış yirmi yıldan sonra « yok Apo zaten devletin adamıydı, yok devlet İmralı’da Apo’yu Apo da PKKyı idare ediyor, yok PKK teslimiyeti kabul etmiştir, yok Apo sadece kürdlere karşı savaşıyor, yok bilmem daha neler !… »

Gerçekten söylediklerinize kendiniz de inanıyormusunuz? Yoksa bu sözlerinizle halkın size inanacağınımı bekliyorsunz ? Hayır hayır! Hiç kimse artık size de inanmaz!…

İnansalardı size gelirlerdi! Bakın kimse gelmiyor. Kürd halkı bütün bu olan bitenden sonra size de olan güvenini yitirmiştir.

“PKKnın rotasını şaşırdığını artık herkes biliyor, hatta mezardaki ölüleri kaldırsanız sizin bu söyledikelerinizden haberdardırlar. Medyanızı ve sitelerinizi dedikodu köşeleriyle dolduracağınıza kürd halkından özür dileyin ve bu halkın kurtuluşu için çözüm üretin ki kürd halkı size güvensin.”

PKKnın, Celaleddini Ruminin: „Kim olursan ol gel, bin defa tevbeni bozmuşsan yine de gel“ dediği gibi, ne olduğunu kim olduğunu bilmediği halde, bin defa tevbesini bozanları adam kazanırım deyip dergahına kabul ettiği, yaptıkları her yanlışa da, „ne yapalım heval biz bunları sokaktan toplayıp getiriyor adam yapıyoruz“ deyip onları savunmaya kalktığı, yaptıkları bir çok tahribat, ajanlık, itirafçılık ve ağlattıkları binlerce ailenin gözyaşlarına bakmadan, onlara bir daha görev veridiği zaman ve bunu yaparken de, vatan millet uğruna hizmet yaptığını da sandığı zaman ses çıkarmadınız! Baskılarından dolayı birçok köy ve aşiret koruculuğu kabul ettiği zaman ses çıkarmadınız! Savaşı sadece Kürdistan’da yürütüp Kürdistanı harabeye çevirdiği zaman ses çıkarmadınız! Bütün bu tahribatları devlete mal edip sustunuz!… Yanlışlarından dolayı kaç defa PKKyı uyardınız?….

Şimdiye kadar kaç defa bizzat Apo’nun ağzından size bağımsız bir Kürdistan Devletini kuracağını vaad etti de şimdi hayal kırıklığına uğradınız?.. Daha Bekaa’da iken “devletin en küçük bir memuru bile bizimle görüşse kabul eder anlaşmaya varırız” diyen Apo’nun “her sözünde bir keramet var” deyip yorumlarla gazete köşelerini doldurdunuz!… Bu gün geç değil mi beyler ?

Edindiğimiz bilgilere göre Avrupanın özellikle Almanya’nın hemen hemen her beldesinde gerek PKKnın ve gerekse diğer kürd partilerinin dernekleri vardır. Bugüne kadar kaç kürd çocuğuna kürdçe okuma yazmayı öğrettiniz? Yine edindiğimiz bilgilere göre Avrupada PKKya bağlı ve PIK veya diğer kurumlara ait yirminin (20) üzerinde camiler vardır. Bugüne kadar kaçtane kürd çocuğuna Kur’an öğrettiniz?!... Camiler sohbet ve dedikodu, dernekler ise oyun mekanları haline getirilmiştir. Beyler lafa bakılmaz iş önemlidir. Ne yaptınız bu halk için? Her üç-beş kişinin bir araya gelip parti kurduğunuz Avrupa’da, o gencecik kürd şehidlerinin kanı üzerine yaptığınız ilticalarla lüks hayat yaşamaktan başka bir gayeniz yok galiba. O şehid kanlarında boğulacağınız günler yakındır!...

Bir çok şahıs ve aile tanıyorum ki, onların; memlekette yapmadıkları rezalet kalmamış, babası ajan, kardeşi tim, amcası korucu, burada açlıktan nefesi kokan ve Avrupa’da da vatanperverlerin en öncü rolünü oynamakta ve de siyasi parti ve siyesetçilerimiz tarafından kabul edildiklerini gördükçe, hem bu parti ve kuruluşlara olan güvenimi yitiriyor ve hem de kürdlüğümden utanıyorum. Beyler bu tür insanlara dikkat edin ve PKKnın yaptığı yanlışlara girmeyin!..

Bilmediğim çok şey var doğrusu ama, bildiğim bir kaç şey de oldu. Bu kutsal Kurdistan mücadelesinde açlıktan ölen birçok insanımız olmasına rağmen, açlıktan ölmek üzereyken büyük bir servet sahibi olanlar da oldu, hiçbir şeyi olmadığı halde Avrupa‘ya gidip oturum alan ve şu veya bu parti adına para toplayıp milyarlar üstüne milyarlar koyan, gününü gün eden bir sürü insan, ayrıca ağızlarını da açtıkları zaman, herkesi işbirlikçi, ajan, hayin ilan eden vatanseverler gördük!

Şimdilik fazla söz söylemek hakkına sahib değiliz, çünkü mevsim kış her taraf buz ve taşlar bağlı. Hiçkimse alınmasın kimseyi rencide etmek veya birilerinin hakkında yanlış bir şey konuşmak değil amacımız, belki sadece dert yanıyoruz olur ki, bizim gibi dertliler vardır diye, yoksa ne haddimize! Biz kim siyaset kim? Ne onbeş günlük eğitimimiz ve ne de T.C.de özel dairelerde ve özel yerlerde bizi savunan, koruyan bir yakınımız var!...

Okuyucunun affına sığınarak şunu da söylemek isterim: Galiba, bu akılla ve siyasetle bir yere varamayız, görmediğimiz bilemediğimiz siyasetlere ve siyasetçilere alkış tuttuğumuz müddetçe.

Tabiiki sözümüz tüm siyasetçilere değildir. Elbetteki çok dürüst ve bu uğurda herşeyini feda edenler de vardır. Hangi din ve mezhebe bağlı olurlarsa olsunlar eğer inandıkları davaya sadık kalıyorlarsa onlara sadakatlarından dolayı saygı duyarız. Ancak bütün kürd siyasi kurum ve kuruluşlardan ve hatta siyaset yapan şahsiyetlerden bir ricamız vardır.

„Birbirinize küfretmek ve birbirinizi eleştirmekle bir yere varamazsınız! Ya bir araya gelin doğru dürüst bir siyasetle bu mazlum halka rehberlik yapın ya da evet ya da lütfen bu halkın önünden çekilin, bırakın başkaları bu halka hizmet etsin. Güzel konuşmayı, edebiyat yapmayı adet edinenler bilsinler ki bu halkın edebiyatçılara ihtiyacı yoktur. Bu halkın dürüst rehberlere ihtiyacı vardır!“
01.10.2000

Bavê Azad

İslamın hakim kılınması için nasıl bir yol izlenmeli, cihadın hangi çeşidi ile yola çıkılmalı?

İslam diyarının herhangi bir bölgesinde islami mücadele için yola çıkan bir cemaatin „siyasi bir kuruluş olmakla beraber cihadın her yönünü esas alarak, yer ve zamanı geldiğinde de her yönüyle cihad etmesi“ gerektiĝine inanıyorum.
İslami bir cemaatin kuruluşu elbetteki siyasi olmalıdır, siyasi mücadeleden yana tavır koymalı, kan dökülmesini istememeli, savaş istememeli, tahribat yapmamalı, her türlü terorizme karşı olmalıdır. Ancak bu yola koyulduĝun zaman bu konu sadece seni baĝlamıyor, birde karşı taraf vardır, onu da gözardı etmemeli. Bir tarafta barış istiyen müslümanlar, diğer taraftan bütün kurum ve kuruluşlarıyla müslümanlar ve İslam’ı yoketmeye çalışan ve bunun için her yolu kendisine mubah kabul eden taĝuti sistemler! Müslüman halklara meşru hakları te’min etmek için mücadele eden mücahidlere hayat hakkı tanımayan kefereler! Travestilere fuhuş hakkını veren ve müslüman bacılarımızın başörtüsüne tahammülü olmayan zalimler!.. Bütün bunlara rağmen islami cemaatler siyasi mücadeleye, dil ile yapılan cihad çeşidine önem vermeli ve bunu elverdiĝi müddetçe devam ettirmelidirler. Karşı taraf ne kadar saldırgan olursa olsun tahriklere kapılmamalı, kana sebep olmamalı. Tahribata mahal vermemeli, davasını halkına, diğer müslüman halklara, birleşmiş milletlere götürmeli.

İnsani yollarla ellerini müslümanların yakasından ve halkların asimile ve katliamından çekmelerini istemeli. Bu uĝurda bütün yolları denemelidir. Buna rağmen islami cemaatlere hayat hakkını vermiyorlarsa, cemaate de kendisini savunmak düşer. Zalimler zülümlerinin neticesinden korkmuyorlarsa, mazlumların korkacağı bir şey olmaz ve olmamalı! Ya İslami bir düzen, şerefli bir hayat, ya da Allah yolunda şehadet!.

İslami cemaat hangi ırktan oluşmuşsa ilk etapta kendi halkı için mücadele etmesi gerektiĝine inanıyoruz. Mevcut birçok sözde islami cemaatlerin yaptıĝi gibi daha ilk adımda bütün ümmetin kurtarıcı rolüne girmemeli. Mevcut sınırlarla kurulan devletciklerde birçok halk elele verip mücadele ettiler ama ya sonrasi? Örneĝin birinci dünya savaşında kürdler araplar ve türklerle birlikte saldırgan devletlere karşı savaşmadılar mı? Örneĝin Çanakkale’de verilen savaşın kürdlere ve Kürdistan halkına ne verdiği hepimizin malumudur.

Kürdistan’ı bırakıp Filistin’de, Çeçenistan’da, Afganistan’da savaşan kürd mücahidlerini anlamamız mümkün değildir. Elbetteki oradaki mazlumları da desteklemek görevimizdir ama, orada cihad edip Kürdistan’ı unutmanın mantığı olamaz. Ayrıca bizim onları anladığımız kadar onlar bizi anlıyorlar mı? Anlayamazlar! Filistin için biz kürd müslümanları göz yaşı dökerken, onlar Kerkük’te, Musul’da, Afrin’de zorla ellerinden alınan kürd topraklarına yerleştirilirken vicdanları hiç sızladı mı? Çeçenistan’da savaşıp şehid olan veya gazi kalan birçok kürd mücahidleri varken, onlar kürd halkının haklı davası için bırakın bizi desteklemeyi Kurdistan’daki bütün çeçenler korucu olup kürd köylerinde terör estirdiler. Kişi ilk etapta en yakınından başlayarak kendi halkına hizmet etmekle mukelleftir.

Her Peygamberin ilk olarak kendi kavmini islah ve korumaya başladığı gibi, islami bir türk cemaatı türk yurdu için, bir arap cemaatı yine kendi yurdu için, bir kürd islami cemaatı da ilk evvela Kurdistan halkı için mücadeleyi esas almalıdır. Yine Peygamberlerin üslubu olarak evvela tebliğ, dille cihaddan sonra yeri geldiğinde de, elle cihadı da kaçınılmaz kabul etmelidir. Bunun da bir farz olduğundan şüphemiz olmadığı gibi, inkar edenlerin veya karşı çıkanların imanından da şüphe ederiz. Zira bu yol peygamberlerin son çare olarak başvurduğu yol olduğu gibi, hedefe götüren tek yol da bu olmuştur. Bu bir ilahi emirdir aynı zamanda. Yoksa “Biz burada oturuyoruz sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın” mı diyeceğiz.

Hoşunuza gitmediği halde savaş (cihad) farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir siz bilmezsiniz. (Bakara /216) (Savaş insanların severek, zevk alarak yaptıkları bir şey değildir. Fıtratı ve ruh sağlığı bozulmamış kimseler öldürmek, yakıp yıkmak, acılar vermekten zevk almaz, bunlardan hoşlanmaz. Ancak vücudu kurtarmak için kangren olmuş elin kesilmesi, içeride kalmış çocuğu kurtarmak için kapının kırılması nasıl zaruri ise, savaş da toplumların hayatında böyle zaruret haline gelebilir. Din ve vicdan hürriyetini sağlamanın, zülmü ve fitneyi önlemenin, tecavüzlere son vermenin yolu savaştan geçebilir. İşte bu durumlarda savaşmak şüphesiz insanlık için daha hayırlı ve daha şerefli bir davranıştır. Cihad ise hiçbir zaman bir saldırı değildir.) .......Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar. (Bakara/217)

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Deki „Eğer babalarınız, oğullarınız, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez. (Tevbe 23-24)

İslâm Dini, bütün şekil ve özellikleriyle bir hayat sistemidir; bütün esas ve özellikleri birbiriyle dengeli ve bağlantılı bir biçimde içine alan ve hiçbirini ihmal etmeyen bir hayat sistemi olması itibariyle, insan hayatını realite plânında bütün yönleri ve konumlarıyla kavrayan bir sistem! Varlık tabiatını açıklayan, insanın bu varlıktaki yerini belirleyen ve aynı zamanda varoluş gayesini bütün ana hatlarıyla ortaya koyan bir sistem!

Öyleyse bu Din, insan hayatı gerçeğinden kopuk, insan hayatının kucakladığı tüm alanlardan uzak yalnızca vicdanî bir inanç dini olmadığı gibi, dünya hayatından el-etek çekip yalnızca bir ibadetler toplamı da değildir. Ayrıca bu Din’i, sadece insanlara cenneti kazanmaya götüren bir ahiret yolu olarak algılamamak gerekir. Kaldı ki insan hayatı gerçeğinden kopuk yalnızca vicdanî bir inançtan ibaret ilahî bir din düşünülemez!

Bu itibarla; insanlık hayatının değişik konum ve yanlarını düzenleyen, insanın her konudaki gerçek ihtiyaçlarına cevap veren, însani gelişimin ve aktivitenin bütün yönlerini kontrol altına alan ve böylesi esasları içeren bu İlahi Sistemi iyi anlayan bir takım taĝuti zihniyetler, asırlarca bu Sistemi vicdani inanç ve dini ibadetler çerçevesinde hapsetmeye, onun yaşanan hayata müdahalesini engellemeye; tabiatı, hakikati ve işlevi gereği insan hayatına ilişkin tüm pratik gelişmeleri gerçek anlamda kontrol altında tutmasını önlemeye yönelik zorbaca girişimlerde bulundular-bulunuyorlar. Öyleki bir takım sofu takımı bu dini sadece günde bir kaç defa misvak kullanmak, namaz kılmak ve oruç tutmaktan ibaret sandılar.

İslam Sistemi, kefere düzenlerinin bekçileri olan bazı sözde dini kurum ve kuruluşlarla ruhbanlık dini haline getirilmeye çalışılıyor! Oysaki İslam bu değildir. Yeryüzünün en mükemmel sistemi olan İslam’ı, İslam topraklarında yeniden hakim kılmak için cihadın bütün esaslarını alarak cihad etmeyi bir vecibe olduğuna inanıyoruz. „Kalb ile, dil ile ve el ile“ yapılması gereken cihad. Bunun zamanını çok iyi ayarlamak gerekir. Mekke dönemi deyip asılarca müslümanları uyutan ve kefere düzenleriyle entegre etmeye çalışanları iyi tanımak lazım. Cihad bir farzı-ayndır, bunu herkes bilmeli. Her halukarda mümin cihad ile mükelleftir. Dereceler arasındaki mesafe ne kadar kısa olursa hedefe varmak açısından daha isabetli olur. Şartlar ne olursa olsun müslümanın cihaddan geri kalması düşünülemez. Bugünkü şartlarda evinde sessiz sedasız oturmak, cihad bayraĝını yükselten mücahidlere destek vermemek, kanaatimce Peygamberimizin yedi büyük günahtan saydıĝı „Harpten kaçmak“tır. Halkın içine girdiĝiniz zaman birileri çıkıp şöyle der „„hele siz biraz çalışın biz de size katılacağız,“ „Neler yaptınız? Mücadeleniz nasıl gidiyor?“ diyorlar. Sanki kendileri müslüman deĝil, sanki bu mücadele sadece sizin görevinizmiş gibi...

Ne kadar saf oldukları ortadadır. Kimisi de dünya metaına, ticaretine dalmış Allah yolunda cihadı terketmişlerdir. Musa (a.s) kavminin dediĝi gibi; „Orada zorba bir kavim var, sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın, onları oradan çıkarın sonra biz geliriz, yerleşiriz“ de diyemiyorlar. Uzun zaman yaşayacakları ruhsatını kimden aldılar? Allah yolunda savaşmaktan gevşemek, aynı zamanda tuĝuti güçlere destek vermek değilmidir?

(Ey iman edenler) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Tevbe-41)

Geçerli bir özrü olmayanların evinde oturması ve İslam-küfür savaşına seyirci kalması kadar acıklı bir hal yoktur, olmazda!...

Müminlerden –özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. (Nisa/95)

Bu aynı zamanda mümin olmanın bir alametidir. Bir başka tabirle „kişinin mümin olup olmadığını“ cihada olan bağlılığından da rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır.
İşte doğrular ancak onlardır. (Hucurat/15)

Bu Ayetler ışığında anlıyoruz ki kendisine “ben de müslümanlardanım” diyen herkesin İslami mücadelede destek sunmalarının bir vecibe olduğuna inanıyoruz.
Adem (a.s) dan Hz. Muhammed (a.s.) kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberler cihad yapmadan hedeflerine varmış değiller. Bu yolda onları kendimize rehber ve örnek alarak bütün engelleri aşmalı ve hedefe varmalıyız. Bunun bir başka yolu da yoktur. Sadece tekkelerde zikir yapmakla İslamı hakim kılmanın mümkün olmadığı açıkça görülmüştür. Bu yolları tekrar denemenin kimseye bir fayda sağlamayacaği aşikardır.

Elbetteki insanlara en güzel sözlerle gidip davayı anlatmak bir görevdir. Barışla, kardeşlik esasları içerisinde herşeyi halletmek en iyisi. Ve bunun için Peygamber metodu olan Mekke dönemi (ilk merhale) tebliğ yapılmalı. Bütün sabır ve metanetle herşeyin güzellikle halledilmesini taleb etmek gerek. Ama buna rağmen islami cemaatı imhaya, yoketmeye çalışanlara cevap vermeye de hakkının olduğunu bilmelidir müslüman. Sözde demokrasiyi İslam memleketlerinde hakim kılmak için her yolu kendilerine meşru kabul edenlere karşı elbetteki müslümanların kendilerini savunması kadar doğal bir hak olamaz. Yer, şekil ve zaman ise taktiki bir meseledir. Cenabi Allah hiç şüphesiz müminlerin velisidir.

01.10.2000

M.N.Yekta

Müslüman Kürd gençliğinin görev ve sorumlulukları
 
Bismillahirahmanirrahim

Öncelikle müslüman Kürd gençliğinin içinde bulunduğu durumun kısaca ele alınmasında yarar görüyorum. Müslüman Kürd gençliği; belki de kendini ifade etme ve sosyal yaşamını kendi inançlarına göre yaşamada en fazla sorun yaşayan Kürd gençlik kesimidir. Bunun sebebleri çeşitli olmakla beraber, müslümanların sosyal yaşamda fazla söz sahibi olamaması, islami Tv, radyo ve yayınların azlığı ve Türk Medyasının anti propagandası, Türk devletinin bize hem müslüman olduğumuz hem de kürd olduğumuz için katmerli baskı uygulaması, Türk müslümanların devletlerinin selameti açısından bunlara kayıtsız kalması, insanların yobaz kelimesinin anlamını bile bilmeden müslümanları yobaz diye nitelendirmeleri ve dışlamaları, Türk devleti ortaçağda görülebilecek bir mürtecilik (gericilik) anlayışıyla yönetilirken, asıl demokrasinin (islam) sahibi olan müslümanları mürteci diye adlandırması sorunun temel taşlarını oluşturuyor.

Kürd müslümanlarının sorunları, diğer müslümanların sorunlarından tamamen bağımsız değildir ama, kendine has bir karekteri vardır. Bügün T.C özellikle Kürdistan Coğrafyasında düşünen, birşeyler üreten insan tipi istememektedir. Tamamen kendisine bağlı, herşeyini kabul etmiş, teslim olmuş, T.C´nin uygulamalarını benimsemiş bir insan yaratmaya çalışmaktadır. Devlet Türk müslümanlarına gösterdiği müsamahayı hiçbir zaman Kürd müslümanlarına göstermemiştir. Kürd müslümanlar kemalizmin ve miliyetçilik politikalarının erozyonuna uğramamış olduklarından, her an devlet için potansiyel tehlike durumundadırlar. Devlet onları, ne milli duygularını istismar ederek elde edebilir, (ki zaten kürdler ayrı bir millettir, türkçülük propagandasının yararı olmaz, aksine zararı olur ), ne de Kemalizm yoluyla aldatabilir, çünkü Kürdler kemalizmin anlamını kanlı tarihlerinde çok iyi bilmektedirler.

Geriye iki seçenek kalıyor, ya T.C müslümanların ve Kürdlerin haklarını tanıyacak ve onların özgürce yaşamasına izin verecek, ya da onları yok edecek. Türk devlet geleneğini bilenler devletin yenilmeyinceye kadar ikinci şıkkı tercih edeceğini bilirler. Yani yok etmek, öldürmek, sindirmek, ortadan kaldırmak. İşte tam bu noktada müslüman Kürd gençliğinin görev ve sorumlulukları ortaya çıkıyor ve onları ne kadar yerine getirdiği büyük önem taşıyor.

Öncelikle her Kürd genci içinde bulunduğu durumu, coğrafyayı, sorunu ve bu sorunun çözümü konusunda düşünmeli ve fikir üretmelidir. Özgürlüğü olmayan bir insan yarımdır ve her müslüman Kürdün görevi bu elinden alınmış, işgal edilmiş yarısını bulmak ve onu kurtarmaktır, yani özgürlüğünü! Bunun kolay olmadığı islam ve Kürdistan tarihiyle sabittir. Bu şerefli yolda can ve mal dahil herşeyi gözden çıkarmak zorundayız. En büyük silahımız tarihte en büyük orduları, küçük bir grup karşısında yenilgiye uğratan davaya ölümüne inançtır. Unutulmamalıdır ki, yeryüzünde ölümü göze alan insandan daha tehlikeli silah yoktur. Ama sadece bununla yetinilmemelidir. Her Kürd genci başta islami ilimler olmak üzere, Kürtçeyi (en az bir lehçeyi, mümkünse hepsini), islam ve Kürdistan tarihini bilmeli ve bunlardan ders çıkarabilmeli, politika yapabilmeli, en az bir tane ilgi duyduğu pozitiv bilim dalında uzmanlaşmalıdır. Eğer her Kürd genci bu görevleri yerine getirirse, bireysel olarak özgürlüğünü kazanmış demektir. Bu özgür bireye zulmetmek, onu sindirmek ve asimile etmek, yoketmek çok zorlaşacaktır. Özgür birey ailesini özgürleştirecek, aile de çevresini ve bu zincir kırılmaz bir şekil alarak tüm topluma yayılacaktır. Sonuçta özgür bir toplum ortaya çıktığında artık zalimlerin teslim olmaktan başka çareleri kalmayacaktır. Bu stratejinin sorunsuz ve zalimlerin zulmüne maruz kalmadan ilerlemesi düşünülemez ama sağlıklı bir toplumsal yapıda her zulum müslümanların biraz daha kenetlenmesine ve ilerlemesine yolaçacaktır.

Müslümanların hedeflerine ulaşabilmeli için her türlü imkanı seferber etmeleri ve doğru zamanda doğru hamleleri yapmaları gerekiyor. Bir inanç uğruna herşeyini feda etmek kadar, o hareketin başarıya ulaşması da önemlidir. Bunun için de genç gözüyle degil ama genç dinamizmiyle, olgun ve soğukkanlı bir şekilde başarıya ulaşmanın yolları aranmalıdır.
10.10.2000

Kawa Bedirxan

Atatürk’ün aĝzından resmi belgelerle Kürdler ve Kürdistan

BELGE:1
“İKİ HALKI ÇARPIŞTIRAN HAİNDİR!”

Mustafa Kemal’in, 17 Eylül 1919 günü, İstanbul’daki Senato Üyesi Fuat Paşa’ya gönderdiği mektuptan:“...Bu Başbakan’ın (Damat Ferit) cinayetlerine ortak olan İçişleri ve Savaş İşleri Bakanları da ulusun sesini boğmak, yasal bir toplantısını (Sivas Kongresi) tanımamak, Kürt’ü Türk’ü birbirine düşürerek, Müslümanlar arasında çarpışmalara neden olmak gibi haince girişimlerde bulunuyor...”
(Atatürk’ün Özel Arşivi’nden Seçmeler, Kültür Bakanlığı Yayını, Sayfa: 71)


BELGE:2
“KÜRT,TÜRK KARDEŞİNDEN AYRILMAYACAK”
Mustafa Kemal’in, 3. Ordu Müfettişi olarak Amasya’dan, Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği, 24 Haziran 1919 tarihli mesajın ilk maddesi:
“1- Mr.Novil adındaki bir İngiliz Yüzbaşısı, Urfa’dan Siverek yoluyla Viranşehir’e giderek, Milli aşiretlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş ve Urfa’ya dönmüş. Osmanlı hükümeti için çok kötü propağandalar yapmış. Ancak aşiret reislerinden aldığı kesin cevaplara sevinmiştir. Kürtler, Türk kardeşlerinden kesinlikle ayrılmayacaklarını, bu uğurda son kişilerine varıncaya kadar ölüme hazır olduklarını söylemişller. Ayrıca İngilizler’in kendilerine vermek istediği önemli miktardaki parayı almayarak namus ve yurtseverliklerini göstermişlerdir...”
(Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 43)


BELGE:3
“KÜRTLER OYUNUN FARKINA VARDI”

Mustafa Kemal’in, Sivas’tan 24 Eylül 1919 günü, Amerika Birleşik Devletleri İnceleme Kurulu Başkanı General Harbord’a gönderdiği ayrıntılı rapordan:
“İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtler’i kışkırttılar. İleri sürdükleri tez, İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noil adında bir İngiliz subayı, uzun süre Diyarbakır’da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak, O’nu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular...”(Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 74-84)


BELGE: 4
“TÜRK,KÜRT,ÇERKES KARDEŞİZ”

Mustafa Kemal’in, Ankara’dan, Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’e gönderdiği 7 Ocak 1920 tarihli telgrafından:
, “konu dışı olarak, şunu da belirteyim ki, Anzavur’un alçaklığı, kendisine ve kışkırtıcı olan İngilizler ile ayakçılarına yöneliktir.Bu din ve devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkez kardeşlerimiz, hepimizin övdüğümüz baştacımızdır. Asıl, bugün düşmanlarla çevrili Türk, Kürt, Çerkez ve diğer din kardeşlerimizin elele vermesi, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur...”
(Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 34, Belge no: 849


BELGE: 5
“KÜRTLER, TÜRKLERLE BİRLEŞTİ”

Mustafa Kemal’in, “NUTUK” adlı eserinin, “Samsun’a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş” başlıklı bölümünden:
“Anadolu halkı, baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. Bütün kararları, bütün komutanlar ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizden yanadır. Anadolu’daki ulusal örgütler ilçe ve bucaklara kadar yayıldı. İngiliz koruması altında bir bağımsız Kürdistan kurulmasıyla ilgili propağanda ortadan kaldırıldı ve bu amacı güdenler yola getirildi. Kürtler Türkler ile birleşti...”
(Nutuk, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1976, Sayfa: 15)


BELGE: 6
“KÜRDİSTAN’I AYAKLANDIRIYORLAR!”

Mustafa Kemal’in, Nutuk adlı eserinde yer alan ve 6. Kolordu Komutanı’nın, Padişah’a gönderdiği mektuptan söz ettiği bölümden:
“...komutanlar, mektupta hükümetin savaş yoluna gidep kongreyi basarak Müslümanlar arasında kan dökmeye kalkıştığı ve Kürdistan’ı ayaklandırarak, yurdu parçalatma planını da para karşılığında yüklenmiş olduğu belgelerle anlaşıldığından, hükümetin bu işte kullandığı adamların bozguna uğrayarak kaçmak zorunda bırakıldıklarından söz ediyorlar...”
(Nutuk, İnkılap Yayınevi, Ankara,1966, Sayfa: 100)


BELGE: 7
“KÜRDİSTAN’A OTONOM YÖNETİM!”

Altında “Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal” imzası bulunan ve El-Cezire KomutanıTuğgeneral Nehat Paşa’ya gönderilen masaj:
“Kişiye Özel.
El-Cezire Cephesi Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa Hazretlerine,
1-Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk gruplarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç politikamızın gereğidir. Kürtlerle dolu bölgede ise, hem iç politikamız ve hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız.
2-Ulusların kendilerini yönetmeleri yetkisi bütün dünyada benimsenmiş bir ilkedir. Biz de bu ilkeyi benimsiyoruz. Kürtler’in bu döneme kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerinikurmuş ve başkanları ile yetkilerini bu amaç için bizce kazanılmış olması ve oyladıklarında kendi kaderlerine gerçekten sahip oldukları BMM (Büyük Millet Meclisi) buyruğunda yaşam istekleri yayınlanmalıdır. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı politikaya yöneltilmesi El-Cezire Cehpesi Komutanlığı’nın görevidir.
3-Kürdistan’da Kürtler’in Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizler’e karşı düşmanlığını silahlı çarpışmayla durdurulamaz bir düzeye vardırmak ve yabancılarla Kürtler’in birleşmesini engellemek aşamalı olarak yerel yönetimler kurulmasının zeminini hazırlamak ve bu yolla yürekten bize bağlılıklarını sağlamak Kürt yöneticilerinin sivil ve askerlik görevleriyle görevlendirilerek bize bağlılıklarını pekiştirmek gibi genel yollar benimsenmiştir.
4-Kürdistan’ın iç politikası El-Cezire Cephesi Komutanlığı’nca belirlenecek ve yönetilecektir. Cephe Komutanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlığıyla yazışmalar yapar. İller tarafından izlenecek yolu düzenleyip uyumu sağlayacağı için sivil yöneticilerin de bu konuda bağlı oldukları yer, Cephe Komutanlığı’dır.
5-El-Cezire Cephe Komutanlığı yönetim, adalet ve maliye (parasal) konularda değişiklik ve düzenlemeye gerek gördükçe, bunun uygulanmasını hükümete önerir.
BMM Başkanı
Mustafa Kemal.”
(TBMM.Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, Cilt: 3, Sayfa: 550)


BELGE: 8
“KÜRDİSTAN’DA BULUNMAKTAN KIVANÇ DUYDUM!”

Mustafa Kemal’in, Adana’dan, 24 Mart 1919 günü, kendisi ve arkadaşlarıyla ilgili olarak ortaya atılan bir iddiaya karşılık, İstanbul’a Savaş İşleri Bakanlığı’na gönderdiği mektuptan:
“Arkadaşlarımın bu alçakça suçlamaya karşı ne diyeceklerini bilemem. Yalnız kendi adıma açıklıyorum ki; Benim Anafartalar’da, Kürdistan’da, Suriye’de, başlarında bulunmaktan kıvançz duyduğum kahraman ordular, haydutların değil, Osmanlı ulusunun namuslu çocuklarından kurulmuştur..”


BELGE: 11
“OSMANLI ÜLKESİNİN PARÇALARI”

11 Eylül 1919 günü yayınlanan Sivas Kongresi Bildirgesi’nin 1. Maddesi:
“1- Yüce Osmanlı devletiyle anlaşık devletler arasında yapılan antlaşmanın imzalandığı 30 Ekim 1918 günündeki sınırlarımız içinde kalan ve her yerde ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesinin parçaları (ki, bu parçalar bir sonraki belgede, yani Amasya Protokolü’nün ilk maddesinde –Osmanlı toprağı, Türkler ve Kürtler’in yaşadığı topraklardır.- diye açıklanıyor.) birbirlerinden ve Osmanlı bütünlüğünden hiçbir nedenle koparılamaz bir bütün oluşturur. Bu parçalarda yaşayan bütün Müslümanlar; birbirlerine karşı, karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu, etnik ve sosyal haklarıyla, bulundukları yöne koşullarına bütünüyle bağlı öz kardeştirler...”
Sivas Kongresi, Vehbi Cem Aşkın, Ankara, 1963, Sayfa: 158
(Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları, Sadi Borak, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1980, Sayfa: 139)


BELGE: 9
“AYRILIKÇI KÜRTLER KAZANILDI!”
Mustafa Kemal’in, Amasya’dan, 22 Haziran 1919 günü, Sivas Valisi Reşit Paşa’ya çektiği telgrafın ikinci parağrafı:
“Devletin bütünleşmesinin önem kazandığı bir sırada İngiliz propağandasının etkisinde ortaya çıkan ve Kürdistan’ın bağımsızlığını isteyenler, görüşmeler yoluyla kazanılarak Halifelik ve Saltanat çevresindeki ortak amacımıza getirildi. Çok şükür hata anlaşılarak aramıza dönmüşler ve kongreye (Sivas) çağrılmışlardır. Bu ulusal ve yaşamsal sorun için sizin gibi yurtsever, sözünü bilir düşünürlere düşen özveri, özellikle çok büyüktür..”
(Tarih Vesikaları Dergisi, Ankara, 1949, Sayı: 15, Sayfa: 162)


BELGE: 10
“BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN İSTEYENLERLE GÖRÜŞÜLDÜ"
Mustafa Kemal’in, 3. Ordu Müfettişi ünvanıyla, İstanbul’a, başta Halide Edip Adıvar, Senato Başkanı Ahmet Rıza Bey ve eski Başbakan Ahmet İzzet Paşa’nın da bulunduğu çok sayıda aydın ve polotikacıya gönderdiği mesajdan:
“...Bu düşünceme siz de katılıyorsunuzdur, herhalde. Anlattığım durum, bugün genel bir kongrenin acele olarak taplanmasını gerektirmektedir. Bu çağrı her yere ulaştırılmıştır. Devletin parçalanmasının sözkonusu olduğu bir sırada, İngilizler’in propağandasıyla ortaya çıkan ve Kürdistan’ın bağımsızlığını isteyenler gibi akımlar da, karşılıklı görüşmelerle, bu düşüncenin savunucuları, halifelik ve saltanat çevresindeki ortak amacımıza çekilerek durdurulmuş ve kongreye çağrılmışlardır..”
(Milli Mücadele, Sebahattin Selek, Cilt: 1, Sayfa: 324)


BELGE: 12
“TÜRK VE KÜRTLERİN OTURDUKLARI YERLER”

Amasya Protokolü Tutanağı’nın 1. Maddesi aynen şu cümlelerle başlıyor:
“Bildirgenin 1. Maddesinde Osmanlı devletinin düşünülen ve kabul edilen sınırları, Türk ve Kürtler’in oturdukları yerleri kapsadığı ve Kürtler’in Osmanlı topluluğundan ayrılmasının olanaksızlığı belirtildikten sonra, bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesinin sağlanması gereği ortaklaşa kabul edildi.Bununla birlikte yabancılar tarafından, görünüşte
Kürtler’in bağımsızlığı amacı altında uydurulan yalanların önüne geçmek için de, bu durumun Kürtlerce şimdiden bilinmesi uygun görüldü...”
(1-Yurt Ansiklopedisi, Cilt: 1, Amasya maddesi.
2-Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, Mustafa Onar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1995, Cilt: 1, Sayfa: 268, Belge no: 348)


BELGE: 13
“KÜRDİSTAN’L A İLGİLENMEK GEREKİYOR”

9. Ordu Birlikleri Müfettişi Mustafa Kemal, Havza’dan, 29 Mayıs 1919 günü Genelkurmay Başkanlığı’na çektiği telgraf:
“Bağımsız Kürdistan görüşünü savunan, Diyarbakır’daki Kürt Kulübü ile hükümet yandaşı olan öteki kulüpler arasındaki çelişkinin arttığını araştırmalarımdan öğrendim. Kürtler’e ve Kürdistan üzerinde etkili, savaş sırasında yakınlık ve sevgilerini çok iyi kazandığım Kürt ileri gelenlerinden bazılarına doğrudan, bazılarına Kolordu aracılığıyla telgraflar çekerek, devletin gerçek durumunu ve kendilerince alınması gereken önlemler için gereği kadar bilgi vererek, etkili öğütlerde bulundum.
Son günlerde edindiğim bazı bilgilere göre, Kürdistan bölgesiyle de ilgilenmek gerekiyor, Bunun için bağımsız Kürdistan olmak üzere, İngilizlerce de desteklenen hangi bölgelerdir ve ileride çok...(bu cümlenin sonu okunamıyor.) Yine İngilizlerce kışkırtılan bölgeler hangileridir? Bu konuda yüksek Başkanlığınızdaki bilgilerin bildirilmesi için emirlerinizi dilerim...”
(Har Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 4)


BELGE: 14
“KÜRTLER’LE UZLAŞIN!”

Mustafa Kemal’in, 15 Haziran 1919’da Diyarbakır Valiliği’ne gönderdiği telgraftan:
“Bütün milletin, hayat ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu önemli günlerde, bir yabancı devletin korumasına sığınarak düşük ve esir yaşamayı tercih eden her türlü ilkenin, ülkeyi parçalayarak her türlü derneğin kapatılması çok hayati ve gerekli bir görev olduğundan, Kürt Kulübü konusundaki uygulamanız tarafımızdan da uygun görülmüştür..
.......
Bu nedenle, Diyarbakır ve bağlı yörelerde Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Derneklerinin oluşmasına ve kurulmasına yardım edilmesini önemli salık veririm. Ve özellikle Kürt Kulübünün üyeleriyle, bugünkü telgrafım kapsamında görüşerek uzlaşmak uygundur...”
(Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sayfa: 10)

BELGE: 15
“KÜRTLER’İ TEMSİL ETMİYORLAR”

Mustafa Kemal’in Diyarbakır Valisi’ne gönderdiği yukarıdaki telgrafa karşılık, Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği telgraftan:
“Diyarbakır’da Kürt Kulübünün İngilizler’in kışkırtmasıyla, İngilizler’in koruyuculuğunda bir Kürdistan kurmak amacını izlediği anlaşıldığından kapattırılmıştır. Üyeleri hakkında soruşturma yapılıyor. Kürdistan’ın tanınmış beylerinden aldığım telgraflarda, dağıtılan bu Kürt Kulübü’nün hiçbir Kürt’ü temsil etmediği, birkaç kendini bilmezin girişimlerinin sonucu olduğu, ülke ve ulusun bütünüyle bağımsız ve özgür yaşaması uğrunda her türlü özveriye ve bu konuda emirlerinize hazır oldukları bildirilmektedir...
...Hükümetin (İstanbul) bayağı tutsak bir durumda olması, başkentin baskılı bir askeri işgal altında bulunması dolayısıyla ulusun kurtuluşunun, yine ulus ordusuyla gerçekleşeceği sizcede bilinmektedir. Bu nedenle, ben Kürtler’i daha ötesi bir öz kardeş olarak, bütün ulusu bir nokta çerçevesinde birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-i Hukuk dernekleri aracılığıyla göstermek karar ve çabasındayım...”
(Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sayfa: 49)


BELGE: 16
“EZİCİ COĞUNLUK TÜRK VE KÜRT”
Mustafa Kemal’in, Edirne’deki 12. Kolordu Komutanı Mehmet Selahattin Bey’e gönderdiği bir mesajdan:
“Ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış bile verilemez...”
(Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Cilt:1 Sayfa: 72)


BELGE: 17
“BEDİRHANLAR VE MALATYA OLAYI”
Mustafa Kemal’in Nutuk adlı eserinden:
“Bay Novel adında bir İngiliz Binbaşı, Bedirhanlar’dan Kamuran, Celadet ve Cemil Beylerle ve yanında 15 kadar Kürt atlısıyla Malatya’ya gelmiş ve kendilerini Mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey karşılamıştır. Harput (Elazığ) Valisi de, bir posta hırsızını izliyor görünerek otomobille Malatya’ya gelmiştir. Bu amaçla bunlara Adıyaman’daki birlik de verilmiştir.
Amaçlarını, Kürdistan kurmaya söz vererek Kürtler’i, işlerimizi bozmaya ve bizi öldürtmeye yollamak olduğu anlaşılmış ve karşı önlemlere başvurulmuştur. Bu arada Vali ve ötekileri yakalatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt aşiretlerini Malatya’ya çağırmıştır. Bunun üzerine 13. Kolordu işe girişti. Gereken önlemler alınmıştır. Yarın akşam Harput’tan gönderilen bir birlik, ortalığı karıştıranları tepeleyecektir...”
(Nutuk)


BELGE: 18
“DİN VE ULUSUNU SATMIŞ KÜRTLER!”
Mustafa Kemal’in, Erzincan’ın Kemah ilçesinde yaşayan ve Kürt aşiretlere yakınlığıyla bilinen eski Milletvekili Halet Bey’e, Sivas’tan, 9 Eylül 1919 günü gönderdiği mesajdan:
“...İngiliz korumasında bağımsız bir Kürdistan kurulması amacıyla propağanda yapmakta olan İngiliz Binbaşılarından Mr. Novel’in, din ve ulusunu satmış Kürt Beylerinden Ekrem, Kamran, Ali, Celadet’le birlikte Malatya’ya geldiği ve İstanbul hükümetini tutan, açıkçası ulus ve yurt haini olan Elazığ Valisinin de bunlara katıldığı ve Bedirhanilerden Malatya Mutasarrıfı Halil Beyle birlikte sözde postayı soyan hırsızları izlemek gibi uydurma bir gerekçeyle silahlı Kürtleri toplamaya giriştikleri öğrenildi.
Şöyle ki, Kürtler’in kutsal halifelik makamına ve ülkeye olan bağlılık ve ayrılmazlıklarını göstermek üzere bazı ağaların birtakım Kürt kuvvetiyle birlikte Malatya’ya doğru yola çıkıp, padişah ve ulusa karşı İngilizler’le işbirliği yapmak hainliğine kalkışan ve yörenin temiz yürekli Kürtler’ini toplayarak onların askerlerce boş yere öldürülmelerine ve padişaha, ulusa başkaldırmış duruma sokulmalarına neden olan vatan hainlerinin alçaklıklarını sözünü ettiğim Kürtler’e en çabuk yoldan bildirip, çağrıya uymalarının sağlanmasına çaba göstermelerini önemle bekler. Olanak varsa bu işe hemen girişilerek sonucun hemen bildirilmesini dileriz...”

(Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 30, Belge no: 1113)

Osmanlı İmparatorluĝu öncesinde Diyarbakır’de Kürd Beylikleri

EĞİL BEYLİĞİ:

Eğil Beyliğinin kurucusu Mırdasîlerden Seyyid Hüseyin-el A'rac (topal) oğlu Pîr Mansur'dur. Pir Mansur, önceleri Hakkari'de oturuyordu. Sonradan, Eğil kalesi yakınlarındaki Piran (şimdiki Dicle ilçesi merkezi) köyüne yerleşti. Burada ibadetle uğraşıyor, halkı, dinin kurallarına uymaya, yöneltmeye çalışıyordu. Müridleri gittikçe çoğaldı. Ölünce, yerine Pîr Musa geçti. Köyde büyük bir tekke yaptırdı. Ünü, Mırdasîler ve diğer aşiretler arasında yayıldı. Bu da ölünce, yerine Pîr Bedir geçti. O dönemlerde dervişlik postu, saltanat tahtının ilk basamağı idi. Gittikçe müridleri çoğalan, güçlenen Pîr Bedir, Mırsâdî ve diğer aşiretlerin desteğiyle Eğil kalesini ele geçirdi. Kaleyi kimden aldığı hakkında bilgi yok. Ancak, Pîr Bedir'in Eğil hakimiyeti uzun sürmemiş, bir süre sonra kale Selçuklular'ın eğemenliğine geçmiştir.

Şerefname'ye göre, "Pîr Bedir, Selçuklular'ın elinden kurtulup da kaçmayı başarınca Meyyafarkîn'e (bugünkü Silvan) gitti ve bu şehrin hükümdarı Emîr Hüsameddin'in egemenlik alanına sığındı. Selçuklu Sultanı Alp Arslan'ın komutanı Emîr Artuk'un Meyyafarkîn kalesini istila edişi sırasındaki çarpışmada şehit oluncaya kadar da orada gizlenerek yaşadı" (...) "Pîr Bedir'in karısı o sırada hamileydi. Bütün umutlar buna bağlandı ve Mırsadîler'in gözleri, doğacak çocuğun cinsiyetine döndü. Mırsadî aşiretinin ileri gelenleri ve başları bu hamile hanımın evine gelip doğum haberlerini soruyor ve şöyle diyorlardı:'Allah bize nasıl bir çocuk lütfetti; oğlan mı, kız mı?' Günün birinde yine her zaman gibi evin önünde toplanmışlardı. O sırada evden bir adam çıktı ve kendilerine Türkçe olarak ve daha önce aralarında tesbit etmiş oldukları parolayla şöyle dedi: 'Çok şükür Hüdâ'ya, istediğimizi bulduk' (*). Bunun üzerine bu asil çocuğun adı 'Emir Bulduk', daha sonra Eğil hükümdarının adı ve lakabı da 'Buldukanî' oldu."(3) Emir Bulduk ergenlik çağına gelince beylik makamına getirildi. Ölünce, yerine sırasıyla Emir İbrahim, Emir Muhammed geçtiler. Emir Muhammed'in üç oğlu vardı. Bunlardan Emir İsa, eğil'de yönetimi ele aldı; Emir Timurtaş, Bağın kalesiyle Palo dolaylarının; Emir Hüseyin de Berdene kalesiyle Çermik yöresinin beyi oldular.

Emir İsa'dan sonra oğlu Şah Muhammed ve bunun da ölümüyle çocuklarından Kasım Bey, eğil hükümetinin başına geçti. Şeref Han'a göre Kasım Bey, "cesarette, bilimde, edebiyatta, güzel ahlakla ve iyi karakterde tekti; güzel yönetiminde, halkı idare etmekte ve gönüllerini kazanmakta bir bayraktı; Kürdistan hükümdarları arasında onun bir benzeri yoktu. Akkoyunlu hükümdarlarının saltanatı zamanında şanı yükseldi ve değeri arttı. O kadar ki, Akkoyunlular kendisini komutan ve çocuklarından birine mürebbi olarak tayin ettiler. Bu yüzden halk arasında 'Lala Kasım' diye tanındı."

"Meşhur olaylardan biri şudur: Şah İsmail-i Safevî 913 (m.1507) yılında Diyarbekir'i istila ettiği zaman bu Lala Kasım kendisine bağlılığını sunmadı ve asla boyun eğmedi; tersine ona karyı son derece muhalefet etti. Bu yüzden Han Muhammed Ustaclu büyük bir orduyla üzerine yürüdü ve Eğil kalesini kendisinden alarak, Kızılbaşların komutanlarından biri olan Mansur Bey'e verdi. Eğil kalesi yedi yıl onların yönetiminde ve tagallübünde kaldı." (4). Kasım Bey, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e sığınmış, Çaldıran savaşından sonra Eğil kalesini Kızılbaşlardan geri almıştır.
------------------------------ ------------------------------------


ÇERMİK BEYLİĞİ:

Çermik beyliğinin kurucusu, Mırdasî Emir Muhammed'in oğlu Emir Hüseyin'dir. Bu Emir, babasının sağlığında Berdenc kalesi ve Çermik yöresi valisi bulunuyordu. Babası ölünce, bu bölgede, beyliğini kurdu. Ölünce yerine oğlu Emir Seyfeddin, bu da ölünce oğlu Şah Yusuf, bunun da ölümüyle oğlu Velat Bey, sonra da Şah Ali Bey ve bunun da ölümüyle beyliğin yönetimi oğlu Muhammed Bey'e geçti.

Muhammed Bey, Çermik yöresini Kızılbaşların elinden kurtarmış, Diyarbakır'ın Osmanlı Birliğine katılışı sırasında da Yavuz Sultan Selim'den bir sultanlık emirnamesi alarak beyliğini sürdürmüştür.(5).
----------------------------------------------------------------


ATAK BEYLİĞİ:

Beyliğin kurucusu Zırkanlı Mir Mahmud oğlu Ahmed Bey'dir. Kendisi Şah İsmail'in çağdaşıydı. Şah İsmail Diyarbakır bölgesini istila ederken, onun elinden de Atak Kalesi'ni ve dolaylarını almış, Kaçar oymağına vermişti. Zırkanlılar burasını terk etmek, başka yörelere göçmek zorunda kaldılar. Bu durum Çaldıran Savaşı'na kadar sürdü. Bu savaşta Şah İsmail yenilip Diyarbakır Valisi Ustaclu Muhammed Han öldürülünce, diğer bey ve aşiretler gibi Zırkanlılar da harekete geçtiler. Elverişli durumdan yararlanarak, "Mılh" adıyla bilinen ve Atak kalesine yakın olan yıkık bir kaleye gelip yerleştiler. Mevsim kıştı, Kaçar Beyi durumdan kuşkulandı. "Mılh"a yerleşmenin sebebini sordurdu. Onlar da "Mırdasî aşiretiyle aramızda eski husumet öve köklü düşmanlık vardır. Onların bu kış, soğuk ve kar ortasında bize saldırıp çocuklarımızı ve ailelerimizi esir almaları uzak ihtimal değildir. Bunun için, soğukların hafifleyeceği ve karların eriyeceği bahar mevsimine kadar bu yıkık kalede kalmamıza izin verilmesini istirham ediyoruz." cevabını verdiler. Atak valisi bunlara acıdı ve kışı orada geçirmelerine izin verdi. Zırkanlar, Atak'ı geri almak için çalışmalara başladılar. Tırmanmakta kullanmak için, direklerden ve iplerden merdivenler hazırladılar. Uygun buldukları bir gece, aşiretin iyi savaşan kahramanlarından bazıları, kalenin surlarına tırmanarak burçlara ve kale duvarlarına ip bağlamak suretiyle merdiven dikmeyi başardılar. Arkasından Zırkan yiğitleri kaleye çıktılar ve Kızılbaş muhafızlarını kılıçla yok ederek, başlarını ibret olsun diye kesip çeşitli yerlere astılar. Kadınları ve çocukları kaleden çıkardılar. Ahmed Bey'i getirtip başlarına eskisi gibi hükümdar yaptılar.

"Ahmed Bey, Sultan Selim Han'ın emirnamesi gereğince, miras kalmış ülkesinde bir süre hüküm sürdü. Ölüm kendisini yakaladığında üç erkek çocuğu vardı: Şahım Bey, Yusuf Bey ve Mahmud Bey. Fakat bu kardeşler, kendi aralarında birinin hükümdarlık yapmasına razı olmadılar; anlaşmazlığa düşüp birbirlerine şiddetli hasım oldular. Sonunda Sultan Selim Han'ın eşiklerine gitmek konusunda anlaşmaya vardılar ve İstanbul'a gittiler. Orada, vilayetin kardeşler arasında taksim edilmesi ve bir kısmının Sultanlığın özel mülklerinin yönetimine verilmesi konusunda Sultanlık Divanı tarafından bir yazının gönderilmesi kararlaştırıldı.

Kardeşler, Atak vilâyetinin gelirlerini yazacak bir yetenekli kimsenin tayini konusunda Diyarbekir Beylerbeyi adına bir padişahlık hükümü çıkarttılar. Bu hüküm gereğince, bazı köylerden ve tarlalardan elde edilen gelirden 60.000 Osmanlı akçası tutarında bir miktarın zeamet yoluyla Mahmud Bey'e, 110.000 Osmanlı akçası tutarındaki bir miktarın zeamet yoluyla Yusuf Bey'e verilmesi; Rabıt nahiyesi, Meyyafarkîn ve Cıska köyü ile, kâfirlerden alınan haraç malların da padişahlığın özel emlakine katılması kararlaştırıldı. Ayrıca Şahım Bey'e de, 200.000 Osmanlı akçası tutarında bir miktarın sancak olarak verilmesine kerer verildi."(6)
-----------------------------------------------------------


TERCİL BEYLİĞİ:

Bu beyliğin kurucusu Zırkanlı Şeyh Hasan oğlu Seyyid Hüseyin'dir. Seyyid hüseyin, Emir Artuk'un kızıyla evlenmiş ve kendisine Tercil ve yöresinin yönetimi verilmişti. Seyyid Hüseyin ölünce, yerine oğlu Ömer Bey geçti. Kendisi Uzun Hasan'la çağdaştı. Onun güven ve sevgisini kazanmış bir beydi. Uzun Hasan, Ömer Bey'in kızıyla evlendi. bu karısından Zeynel adlı oğlu oldu. Zeynel gelişip büyüyünce, Mihranî ve Nuşat ("Boşat" olmalı) yöreleri de Tercil'e bağlanarak yönetimi kendisine verildi. Ömer Bey de Bitlis ilinin vali ve muhafızlığına atandı.

Ömer Bey ölünce, yerine oğlu Budak Bey geçti. Uzun Hasan'dan sonra Akkoyunlu hükümdarı olan Sultan Yakub döneminde de bu görevi sürdürdü. Tercil ve buraya bağlı yerlerin yönetimi de kendisine bağlanmıştı. Budak Bey 43 sene yaşadı. 1506'da ölünce yönetimi, oğlu Ahmed Bey aldı. Şah İsmail, 1508'de Diyarbekir bölgesini istila ederken yapılan savaşlardan birinde şehid oldu. Yerine kardeşi Ali Bey, onun da ölümüyle yerine diğer kardeşi Şemsi Bey geçti. Çaldıran savaşından sonra Safeviler'le yapılan savaşlara katıldı. Osmanlı birliğine katılmayı isteyenler arasında Şemsi Bey de vardı. Yavuz Sultan Selim Tercil kalesinin yönetimini bir fermanla yine kendisine verdi. Ölünce, yerine oğlu Haydar Bey geçti.(7)

Tercil, Hazro'non beş kilometre güneydoğusunda bulunmaktadır. Halen harap bir durumdadır. Bugünkü Hazro beyleri, Tercil beylerinin soyundan gelmedir.
-----------------------------------------------------------------------


KULP BEYLİĞİ:

Kulp bölgesinde, başta Süleymanî (Sılêmanî) aşireti olmak üzere, Banukî, Hevêdî, Dılhiran, bociyan, Zilan, Besyan, Zıkzıyan ve Berazan aşiretleri bulunuyordu. Safevîler döneminde, bu aşiretlerin oybirliğiyle Kulp Beyliği'ni Emîr Diyadîn yönetiyordu. Emîr Diyadîn, Ustaclu Muhammed Han ile iyi münasebetler içinde olmayı politika edinmiş, Muhammed Han da Emîr Diyadin ile iyi ilişkiler kurmayı uygun bulmuştur. O kadar ki, kızı Bîkes Hanımı Emîr Diyadin'le evlendirerek bu dostluğu akrabalık bağlarıyla daha da kuvvetlendirmiştir. Emîr Diyadin'in erkek çocuğu yoktu. Kardeşi Şeyh Ahmed'in ise dokuz oğlu vardı. Bunlardan Şah Veled Bey, yaşı ilerlemiş bulunan amcasının yerine geçmek istedi. Emîr Diyadin, muhammed Han'dan yardım diledi. O da kendisine istediği kuvveti gönderdi. Taraflar arasında başlayan savaşta Şah Veled Bey yenildi. Kurtuluşu Şam taraflarına kaçmakta buldu. Kardeşlerinden Ömer Şah, Sosın ve Cihangir beyler öldürdüler.

Çaldıran savaşı sonrasında, Besyan aşireti reislerinden Ali Fîrî adında bir adam Meyyafarkîn kalesine saldırıp burasını Kızılbaşlardan aldı. Şam'da bulunan Şah Veled Bey'e haber göndererek durumu bildirdi. Şah Veled Bey, haberi alır almaz derhal hareket etti. Gelip beyliğin idaresini eline aldı. Burada çok tutunamadı(8). Kulp kalesine giderek bu kale ile buraya bağlı köylerin yönetimiyle yetindi. Yönetimi 13 yıl sürdü. Ölünce yerine oğlu Ali Bey geçti. Ali Bey'in yönetimi 1572-h.980 yılına kadar sürmüştür(9).

------------------------------------- --------------------------------
(*) Tırnak içindeki sözler, Farsça olan kutaptan aynen Türkçe olarak yazılmıştır.
(3) Şeref Han, Şerefname,Mehmet Emin Bozarslan çevirisi, c.1, sh.204-205
(4) Şeref Han, a.g.e., sh.206-208.
(5) Şeref Han, a.g.e. sh.216-217; Dr. Fritz, Kürtler, sh.182-183
(6) Şeref Han, a.g.e. sh.274-276; Dr. Fritz,a.g.e. sh.216-218
(7) Şeref Han, a.g.e. sh. 278-280; Dr. Fritz, ayni eser, sh. 219-223.
(8) Bunun nedenleri için Bkz. Şerefnâme, c.1, sh. 297-298.
(9) Şeref Han, a.g.e. sh. 2929-298.

Îbret ji qisa Firewn

Dema mirov li Kovara Zafer ya sala 1993, hejmara 77 a dinhêre bi rastî mirov şaş û muhayyer dimîne. Wênekî 3000 sal berê dane ser rûpelê û dibêjin va wênê Fîrawn e. Ku mirov li dîroka Fîrawn û Musa Pêxember dizvire bi rastî ji mirov ra şik çêdibe, dive ku va wênê Fîrawn be!.
 
Kovar di vê nivîsa xwe da behsa mesela Musa (a.s) û Înkariya Fîrawn dike. Ji hinek gotinên Bediuzzeman Saîdê Kurdî jî ji xwe re delîla tîne û dixwaze ku bêje va wêna "Fîrawn bi xwe ye"..
Ev wêne îro li muza "British Museum"ê ye û di vê muzê da cesedê kiralê Misrê "Ramsesê 2. ya jî heye û hundurê cesed hatiye derxistin û tim tê mumya kirirn bi vî awahî jî heta niha zorbeozor hatiye parastin. Lê ev wêneyê ku mirov zen dike ku Fîrawn be beriya 3000 salî ye û heta niha nahatiye mumyakirin û cesed di halê secdê da ji teref Îngilîzan va, li kenarê Behra Sor (Kizildeniz)hat dîtin.
Bê îxtiyarî mirov difikire "eceba 3000 sal e ev wêna bê mumyakirin heta niha çima neriziyaye? Ev çi hikmet e ku 3000 sal cesedekî narize? Gelo Xwedayê Teala bi tiştên wiha dixwaze jiyana ebedî bi mirov bide zanîn! An "aha yên ku înkara min û emrê min dikirin 3000 sal berê jî hebûn û mirin, lê qanûn û nîzama min hê-j didomîne, hun ji vana aqil bigirin!" Belê bê şubhe di vir da hikmetek Xweda heye!
Em nabêjin va wêna miheqqeq yê Fîrawn e lê ji me re jî hinek şubhe çêdibe.
Niha em di derbarê Musa (a.s.) û Fîrawn'da hinek ji Ayetan ji we re binivîsînin. Û li ser vê meselê we bi fikrên we ra serbiser bihêlin!
Musa (a.s.) li Misrê bi emrê Xweda yê Teala xelkê dawetî rêya rast dikir. Va dawa ji Fîrawn ra zirar bû, lewra koşk û sarayê wî ji dest diç û , an jî tirsek wî ya wisa hebû. Bi vê munasebetê xwest ku Musa Pêxember û bawermendên wî hemiyan bikuje. Musa (a.s) bi tevî hevalên xwe terka Misrê kir û berê xwe da Filistîn. Tirsê Fîrawn girt got; ger Musa xwe xilas ke wê li wir bibe xweyî quwwetekî mezin şûn ve were saltanata min bi serê min da wergerîne. Leşkerê xwe top kir û da pey Musa (a.s.).
Musa bi tevî hevalên xwe hat ber Behra Sor, li pey wan Fîrawn û leşkerê wî! Belê "li pey Musa dijminekî wek behrê û li pêş Musa jî behrekî wek dijmin" hebû. Di vê tirs û xewfa han da Xweda emrê Musa kir ku asa xwe li behrê bixe. Musa asa xwe li behrê xist û behr bû du perçe, Musa bi tevî hevalên xwe derbas bûn lê Fîrawn bi leşkerên xwe va xeniqîn. (Şuara/62-64)
Wî kafirî ev behra baş nasdikir, lê dijminiyê çavên wî kor kiribû, ji ber kîn û nefreta di dil wî da, bi tevî leşkeran va da nava behrê. Wî zendikir ku ew jî wek Musa xilas dibe, lê ji bîr kiribû Xweda yê Teala dostên xwe ji bîr nake. Belê dema Fîrawn û leşkerên wî hemî ketin nava behrê, behr şûn va zivirî û gihîşt hev, Firawn bi hemî leşkeran va helak bûn yek ji wan xilas nebûn. (Şuara/65-66)
"Me Benî Îsraîliyan ji behr^xilas kir, lê Fîrawn û leşkerên wî, bi neheqî dabûn pey Musa û hevalên wî. Dema Fîrawn dît xilasiya wî tune got: "Min îman bi Xwedayê (Musa û) Benî Îsraîliyan hanî ji xwe ji Wî bêtir tu Xweda tuneye, êdî ez jî yek ji musulmana me"(Yunus/90-91)
Lê Xweda yê Teala îmana wî qebûl nekir û bi wasita Hz.Cibraîl jê re da gotin: " Tu nû îman dikî!? Halhal e me berê ji te re Qasidê xwe şand, lê te fesadî kir, li hember me serî bilind kir." (bê emriya me kir)
Di Sureyê Yunus Ayeta 92. da jî Xweda wiha ferman dike: "Felyewme nunuccîke bîbedenîke" (em îro laşê te diparêsin -ji ber ku tu bibî îbret ji boy însanên di pey xwe ra)
"Gark olan Firavun'a der: 'Bu gün senin gark olan [bogulan] cesedine necat [kurtulusl verecegim)" (Bediüzzaman, Risale-i Nur Küliyati, Sözler, S. 402) (Îro em laşê te yê xeniqandî xilas dikin)
"Îro em laşê te xilas dikin ta ku tu bibî îbret ji yên paş xwe re... Û tu şubhe tune ku ji nasan (însanan) gellek henin û ji ayetên (delîlên) me xafil in" (Ö. Nasuhi Bilmen, Kur'an-i Kerim Meâli, Yûnus S., S. 1425)
"Emê te li kenarê behrê bavêjin koşekî. Ji laşê te yê tazî û rût, tu kimasîkî çênebe û xirab jî nebe! Ji bo ku tu ji yên  şûn ve werin, ji wan ra bibî îbret emê te muhafeze bikin" (Tefsira Keşşaf , Cilt 2, S. 251/252)
Belê bi vî awahî hinek Mufessirên din jî vê meselê bi vî awahî îzah dikin. Her wekî Zemeşerî (1144 wefat) jî di tefsîra van Ayetan da bi terzekî wisan dinivîsîne ku mirov dibê qey ku ewî 8 asr berê ev wênê han dîtiye û îzah kiriye!...
Dema mirov li vî wênê han dinihêre û li tefsîra mêze dike mirov zen dike kû ev wêna yê Fîrawn bi nefs e. Lê mirov nikare bêja muheqqeq ew e. Belku roj hebe laşê Fîrawn ji nû ve derkeve û bibe îbret ji herkesî ra! Lê ev wê na yê kî dibe bila bibe, îbretekî û elametekî herî mezin e ji bo aqilmendan ra!...
2000.10.01

M.Nureddîn

Serişkî û hilekarî

Serişkî bi xwe nexweşînekî herî pîs e û di gellek mirovan da jî heye. Lê her tiştên nebaş, hinek başiyên wan jî henin. Gelo tiştên nebaş çawan başî jê çêdibe? Ev mumkin e? Belê belê carnan mumkin e! Wekî ku dibêjin ji İmamê Azem Ebu Hanife pirsîne: -Ma gelo te terbiya xwe ji ku hilanî? İmam bersiv daye:
-Ji mirovên bê terbiye?

Cemaate dora wî hinek ji wan keniyane û hinek jî şaş mane. İmam bi xwe mirovekî mezin e û mirov ji bê terbiya hînî terbiye û edebê nabe, ka çawa İmam ji wan terbiye hilaniye? Yeki pirsî got:

-Xwedê ji te razî be, tu me di mereqê da nehêlî ka çawa? İmam beşişî û got:
-Ew tiştên ku mirovên bê exlaq û bê terbiye dikin û xelk jî ji wan aciz dibin, min terka wan hemî tiştan kir, bi vî awahî ez bûm xwediyê edeb û terbiyê!…

Belê rast e ji serişkiyê jî hinek fêde henin. Weki ku rêya mirov rast be û hinek mirovên durû û nebaş bi dora mirov bikevin û bixwazin mirov ji ser wê rêya mirova ya rast bizvirînin, gerek mirov serişkiyê bike û ji wê reya xwe ya rast şûn ve nezvire. Lê ku rêya mirov nerast be, ne laîqê der-dor û cîranên mirovan be, an jî ne laîqê gelê mirov be û hinek insan li mirova şîretê bikin, bixwazin ku mirov dev ji serişkiya xwe berde, gerek mirov guh bide wan û terka serişkiya xwe bike!.. Lê ku mirov terk neke wê ji mirov ra jî û ji der-dorê mirov ra jî gellek ne baş be. Ku inca mirov di ser da dest bi hîla û xurda jî bike, ne mumkin e ku mirov xwe xilas bike. Lewra dawiya nebaşiyê tim bi nexweşiyê xilas dibe! Em li ser vê meselê pirr nenivîsînin bes çîrokekî di vî derheqê da heye ez ji we re binivîsînim.

Dibên mirovekî komînîst bi navê Evdo hebûye û digot “heke Xwedê îdara dunyayê bida destê min, minê hemî însana wek hev çêkira, wek hev jî rizqê wan bida!.. Û min li tu kesî hîle jî nedikir.” Lê feqîrê min nizanîbû ku komînîstî bi serê xwe hemî hîle û xurde ye!…

Ku dema zewaca wî hat, dê û bavê wî jê re kê dîtin Evdo neeciband. Gotin:
-Kuro Evdo te digot “însan hemî wek hev in” ka tu çima tu qîzî naecibînî? Evdo got:
-Ma ev zewac e, gerek ez qîza herî delal bistînim.

Çend salan li qîza geriyan û dûv re jê re yek dîtin û xwestin. Evdo zewicî, lê çend sal borî Xwedê zarok neda Evdo. Li ser doxtor û tebîba geriya, na ne mumkin e, zarok çênabin. Li ser şehîd û ziyaretan geriyan, Evdo dua kir; “Ya Rebb tu min jî, ji kerema xwe mehrûm neke, tu bidî xatirê dost û qencê xwe, tu bidî xatirê Qur’anê tu kurekî bidî min!...” Demekî şûn ve Xwedê kurekî da Evdo. Der û cînara çi nav lê danîn Evdo qebûl nekir. Evdo got: “Gerek ez navê yekê wisan lê bikim ku bi tu awahî heta niha kesî lê rexne nekiribe.

Axê gund jê ra got; “Evdo navê min li kurê xwe ke”, Evdo got na “tu mirovekî bê edalet î, tu feodal î, kesên ku ji te re riyakarî bikin tu ji wan hezdikî, kesên ku serî li ber te bilind kin tu wan dipelçiqînî. Ez navê te lê nakim.”

Melê gund got; “Evdo navê min lê ke, bila bibe xwendevan û ji gelê xwe ra xizmetê bike.” Evdo got; “na mela tu adil nînî, kî pirr zekatê bide te tu ji wan hezdikî lê te rojekî li feqîrên gund silavekî nekir, ez navê te danaynim”!

Şêx got; “kuro Evdo navê min lê ke, lawo ez mirovekî welî me, herdû dunya li ba min yek in, bila kurê te bibe xwediyê keşf û keramet”, Evdo got; “Na Şêx, tu merivekî adîl nînî, kî dest û lingê maç ke, cêba te tije ke, tu mifta cennetê didî wan, kesên wisa neke tu wan dişînî dojehê (cehnimê).

Evdo ji kurê xwe re tu navekî nedît û got ezê serê xwe hilînim, biçim bigerim, heta ku min yekî baş dît û navê wî li kurê xwe bikim!

Ket rê û çû, li serê çiyakî dengekî hat Evdo, got: “Evdo ez melekê Xweda me, Xwedê dibê min kurekî daye Evdo, ezê navekî li kurê wî kim bila Evdo qebûl bike!” Evdo got; “na wellahî, ew navê ku Xwedê li kurê min bike, ez ji xwe wî navî qet qebûl nakim, Xwedê hemî insanan wek hev çênekiriye, hinek, sipî nin, hinek, reş in, hinek maldar û hinek ji birçîna dimirin, gelo va edalete? Na ez qebûl nakim!…

Evdo meşiya çû, demek şûn ve merivekî derket pêjberî Evdo û got; “Evdo ez Ezraîl im, were ez navê kurê te deynim”. Evdo hinek fikirî û got; “ez qebûl dikim tu yekî bi edaletî, feqîran, maldaran, bendeyan, axayan hemî dikujî, ji te re hemî insan wek hev in, mêjiyê me wek hev in, ka bêje ez navê kurê xwe deynim çi”? Ezraîl got: “Navê wî deyne Ezraîl.” Evdo got “baş e” û sipasiya xwe ji Ezraîl ra pêşkêş kir û şûn ve zivirî. Evdo hê-j çend gav navêtibû, Ezraîl gazî kir:

-Kuro Evdo tu merivekî feqîr î, were ez dermanekî bidim te, pê bibe doxtor. Herçî kesên ku nexweş bin, tu ji vî dermanî dilopekî bi wî bidî vexwarin, ew di cîh da baş dibe. Bi vî awahî tu hem zengîn dibî, hem jî nav û dengê te li hemî cîhanê belav dibe. Lê bi şertê tu ji herkesî ra wek hev bî, hîle û xurda nekî. Dema tu çûy ser nexweşekî, ger ez li wir nebim, derman bidê û heqê xwe bistîne û biçe. Dema ku ez li wir bim û li ber serê nexweş nebim, tu dîsa dikarî derman bidî, lê dema ku ez li ber serê nexweş rûniştî bim tu bizanî ku ez ruhê wî distînim, tu nêzîkî wî nexweşî nebî û tu vî peymana min û xwe ji kesî ra nebêjî ha!”

Evdo got; “ya Ezraîl ma tu duzanî ez mirovekî komînîst im û xweyê edaletê me, ji herkesî ra wek hev muamelê dikim”. Ezraîl got “baş e”, derman da Evdo û ji hev xatir xwestin….

Di demekî hindik da nav û dengê Evdo li cîhanê belav bû. Evdo çû ser kîjan nexweşî, dît Ezrail ne li wir e, an jî li ber serî nîne, Evdo derman da nexwş û nexweş di cîh da rabu ser lingan.

Padîşahê wê herêmê kurek wî hebûye û nexweş ketiyê. Hemî doxtor û tebîbê wê herêmê ji kurê paşê ra tu çare nedîtine. Padîşah dişîne pey Evdo û jê rica dike ku kurê wî sax ke. Dema Evdo diçe mala paşê, dibîne ku Ezrail li ber serê nexweş rûniştiye. Qêrîn bi Evdo dikeve û dibêje, “na, welleh na, ez vî nexweşî nikarim sax kim va karê min nîne”.

Paşê pirr lava Evdo dike lê fêde nake. Paşê dibêje; “Evdo tu kurê min sax kî, ezê malê xwe hemî bidim te, te bikim paşa û ez bi xwe jî bibim xizmetkarê te”. Ev gotin xweşî Evdo hat lê Ezraîl li ber serî runiştiye, ka Evdo ê reben çi bike? Gazî paşê kir bir derva, ji paşê ra got “tu ji min ra hacetekî wisan çêkî ku mirov destê xwe bidê di yek anekî da li dor hev bizvire”. Paşa hacetekî wisan da çêkirin, nexweş danîn ser hacetê, Ezraîl li ber serê rûnuştiye, Evdo destê xwe da ser bişkoka hacetê, hacet di anekî da zivirî, serê hat ber Evdo, ling çûn ba Ezraîl, heta Ezraîl ji cîhê xwe rabû, Evdo derman kir devê nexweş û nexweş di cîh da rabû ser xwe. Ezraîl awirekî da Evdo û bi derî va derket çû.

Evdo bû paşa, li ser tex rûnişt lê bi dilê kul. Lehzekî şûn ve Evdo derket derva çi bibîne? Ezraîl li ber derî li benda Evdo sekiniye. Evdo pirsî:

-Ya Ezraîl ma te xêr e?.. Ezraîl got:
-Evdo di navbera me da peymanek hebû, gerek te hîle û xurde nekira!..

-Evdo got tu bi qedrê Xwedê û Qur’anê bikî tu ruhê min bibexşînî!.. Ezraîl serê xwe hejand:
-Evdo ka te digot ez merivekî komînîst im, rast im, durust im. Te edaleta Xwedê jî baş nedidît, ev çi lavakirina bi navê Xwedê û Qur’anê ye?... Evdo serê xwe berjêr kir got:
-Erê dema tirs û menfeet hebe komînîst jî hîle û xurda dikin. Ezrail got:
-Evdo! Dawiya hîle û xurda pûç e, ezê jî li te hîlekî bikim, îro di şûna kurê paşê da ezê ruhê te bistînim....

(01.10.2000)

Ma sozek dabû

Me sozek dabu
Xweda yê Teala
dema got "elestu bi rabbikum"
Me digot "Bela"
Her Tu yî Xaliq
Her Tu yî Rebb!
Wî me cêkir ji bo ibadetê
ne ji bo milk û mal û serwetê

di şiklê Adem'da
em hatin dinyayê
me soz ji bîr kir xwe kir belayê

Wî qasid şandin me hişyar kirin
ji kufr û şerrê em xilas kirin

rojek hat Nebî Muhammed
em top bûn li mala Erkam
"Tu rêberê me yî ey aleyhisselam!
Bi can û bi xwîn!
Bi ruhê şirîn!
bo ilayi kelimetullah
bo dinê Allah
natirsin em ji
lewmetellaîmîn
welew bi mirin
bin şehîdê dîn
em terka Te nakin
ta dînê mubîn
bibe hakim
li rûyê zemîn!

me soz jibîr kir
hinek li pey xalo
hinek li pey apo
hinek li pey kalo!...........

me sozek dabû
li tepê Eqabê
bi mal û canê xwe
em Resulê Te bi parêzin!
li Medînê
soza biratî, birayê dîn
her tişt wek hevî
her tişt bi biratî
bi hev re di rê ya
Te da bimeshin
me soz ji bîr kir
lê îro em rûresh in!

apo û xalo
nemrût û kalo
hemî bûne yek!
dîsa em bi tenê
man bê heval û hogir
dunya bû zîndan
mexlûq hov û gur

me soz pêk nanî
em pirr şerm dikin
lê Tu mezin î
me bibexşînî
ruhê cîhadê
ji me re bişînî

ala tewhîdê em liba bikin
ji bin destê
zilm u zorê
taxût û mişrikan xwe
xilas bikin

vê soze didin
di destek da Qur'an
li destê dinê ala tewhîdê
ji bo dîne mubîn em bikin cîhad
em bikin şerr
ji me-r lazim nîne
apo û xalo
ne firawn û nemrût
ne jî ew kalo!
kîne ew ku ta bibin rêber!

her bijî serokê me
Muhammed Pêxember!...
01.10.2000

T.C. de din ve dil raporu

 
Türkiye Cumhuriyeti resmî bilgilerine göre;
"Türkiye"de Cumhuriyet Dönemi'nde, Rakamlarla Dil ve Din Durumu

DİN

1927 sayımı; 13 milyon 270 bin İslâm, 17 bin Yezîdî, 82 bin Mûsevî, 348 bin Hıristiyan (40 bin Katolik, 7 bin Protestan, 110 bin Grek Ortodoks, 24 bin diğer Ortodoks, 77 bin Gregoryan Ortodoks).

1935 sayımı; 15 milyon 839 bin İslâm (% 98), 13 bin Yezîdî, 79 bin Musevî, 239 bin Hıristiyan (32 bin Katolik, 8 bin Protestan, 125 bin Grek Ortodoks ve 18 bin Yunan tab'ası Grek Ortodoks, 11 bin diğer Ortodoks, 45 bin Gregoryan Ortodoks).

1945 sayımı; 18 milyon 498 bin İslâm, 7 bin Yezîdî, 77 bin Musevî, 197 bin Hıristiyan (22 bin Katolik, 5 bin Protestan, 104 bin Grek Ortodoks, 6 bin diğer Ortodoks, 60 bin Gregoryan Ortodoks).

1960 sayımı: % 99,05 İslâm, % 0,15 Mûsevî, % 0,05 Yezîdî, % 0,75 Hıristiyan (% 0,35 Ortodoks, % 0,20 Gregoryan, % 0,10 Katolik, % 0,10 Protestan)

Bugün (1985); nüfûsun % 99,5'i Müslüman'dır. Çoğunluk Sunnî-Hanefî usûlünce ibâdet eder. Kürd ve Arab asıllı olanların çoğu Sünnî-Şafiî usûlünce ibâdet etmektedir. Orta Anadolu'nun kuzey-doğu kesiminde Türkmenler ve Doğu'da bir kısım Kürdçe konuşanlar Alevî olup ülkenin diğer yerlerinde de Alevî köyleri görülür. Sünnî mezheblerden Hanbelî, Vehhâbî, Mâlikî yoktur. Kars'da ve dağınık olarak bütün Türkiye'de bir mikdar Şîî-Caferî vardır. Hatay güneyinde Şîî-Nusayrîler görülür. İsmâîlî ve Zeydî Şîîlik mâlûm değildir. "Dönme" ve nezâketen "Avdetî" denen 17. asır sonlarına doğru ihtidâ etmiş Yahûdîler resmen Hanefî'dir ve 40 yıldan beri kapalı cemâat âdetlerini tâmamen bırakarak Türk'leşmişlerdir.

Tarîkatlar resmen yasak olmasına rağmen tasavvuf hayâtı her şehirde ve her bölgede canlıdır. En yaygın tarîkat, Orta Asya'dan gelen Nakşîbendîlik (Nakşîlik) olup Doğu Anadolu kadar Türkiye'nin her yerinde de muhibleri, tarafdarları görülür. Mevlevîlik, Osmanlı devrindeki gibi elit tabakaya inhisâr eder. Bektâşîlik, Halvetîlik, Kaadirîlik, Rifâîlik görülür. Osmanlı devrinde hiç olmıyan Kuzey Afrika menşe'li Ticânîlik 1950'lerde varlık göstermişse de bugün sönmüş gibidir. Celvetîlik, Gülşenîlik, Bayrâmîlik, Sâdîlik, Uşşakqîlik, Melâmîlik çok az müntesibi kalmış tarıyklerdir.

Mezheb ve tarikatler dışında iki büyük Sünnî akım vardır: Bedîüzzamân Saîd Nûrsî'nin kurduğu Nûrculuk ve hatip Süleyman Efendi'nin kurduğu Süleymâncılık. Cumhûriyetin ilk yıllarında, dînin ehemmiyetinin düşmesinin tepkisi olarak oluşmuş akımlardır. Bugün ikisi de çok teşkîlâtlıdır ve müntesibleri milyonları bulur.


DİL

1935 sayımı; 13 milyon 915 bin Türkce (% 86), 1 milyon 480 bin Kürdce, 154 bin Arabca, 109 bin Yunanca, 92 bin Çerkesce, 63 bin Lâzca, 58 bin Ermenîce, 57 bin Gürcîce, 23 bin Arnavudca, 18 bin Bulgarca, 14 bin İspanyolca, "anadili" olarak beyân edilmiştir.

1945 sayımı; 1 milyon 477 bin Kürdce, 247 bin Arabca, 89 bin Yunanca, 67 bin Çerkesce, 47 bin Lâzca, 56 bin Ermenîce, 40 bin Gürcîce, 51 bin İspanyolca anadili olarak beyân edilmiş olup Arnavudca ve Bulgarca ve diğer diller on binin ve bunun da çok altlarına düşmüştür.
Gayri Müslimler devamlı şekilde Avrupa'ya, Amerika'ya, Yunanistan'a, İsrail'e göçmüşlerdir. Müslimler de zamanla anadillerini unutarak yalnız Türkçe bilir hâle gelmişlerdir ki Osmanlı devrindeki oluşmanın aynıdır. Anadili olarak Türkce dışında dil beyân edenlerin bir kısmı Türkce de bilmekte veyâ anlamakta, bir kısmı ise hiç anlamamaktadır. Hiç Türkce anlamayan nüfus bugün fekalâde düşük bir nisbete inmiştir.
1960'da nüfûsun erkeklerde % 45,4 ve kadınlarda % 74,6'sı ummî idi.

1960 sayımına göre anadili: % 91,95 Türkce, % 5,85 Kürdce, % 0,95 Arabca, % 0,30 Yunanca, % 0,15 Ermenîce, % 0,80 diğer diller.

1955 sayımına göre: 21 milyon 622 bin Türkce, 1 milyon 680 bin Kürdce, 301 bin Arabca, 8 bin Çerkesce, 80 bin Yunanca, 56 bin Ermenîce, 33 bin İspanyolca (Yahûdî), 31 bin Lâzca, 52 bin Gürcîce, 21 bin Bulgarca, 14 bin Abazaca, 12 bin Boşnakça, 8 bin İngilizce, 6 bin Fransızca, 5 bin Almanca, 64 bin diğer diller (karşılaştırınız gene 1955 sayımında: 23 milyon 810 bin İslâm, 46 bin Mûsevî, 22 bin Katolik, 9 bin Protestan, 60 bin Gregoryan, 118 bin Ortodoks).

1960 sayımına göre: anadili Türkce olduğu hâlde 2. dil olarak dil bilenler; 121 bin İngilizce, 90 bin Fransızca, 457 bin Kürdce, 82 bin Yunanca, 65 bin Çerkesce, 58 bin Bulgarca, 55 bin Boşnakça (Sırp-Hırvatca), 5 bin Rusca, 3 bin Portekizce, 28 bin Almanca, 3 bin İspanyolca, 4 bin İtalyanca. Bunlar dışında Arabca, Farsca, Arnavudca, Abazaca gibi diller bilen Türkler de çoktur.

Anadili olarak Kürdçe konuşanların sayısı 1927'de 1 milyon 357 bin, 1950'de 1 milyon 054 bin, 1955'de 1 milyon 504 bin, 1960'da 1 milyon 848 bin idi.

Anadili Arabca olanlar 1950'de 277 bin, 1955'de 308 bin, 1960'da 348 bin oldu.

1960 nüfus sayımına göre: 1 milyon 848 bin anadili Kürdce olanın 1 milyon 135 bin'i ve 348 bin anadili Arabca olanın 212 bin'i Türkce bilmiyordu, geri kalan nüfûs, iki dilli idi.
Gene 1960 sayımına göre Kürdce konuşanların 1 milyon 495 bin'i 10 Doğu ilinde toplanıyordu ve bu 10 ilde 757 bin kişi Türkce, 166 bin kişi Arabca konuşuyordu. Geriye kalan 353 bin Kürdce konuşan Tunceli, Ercincan, Elazığ, Adıyaman, Malatya, Kars gibi illerde, geri kalan 166 bin Arabca konuşan ise Hatay gibi illerde idi.

Bu 1960 sayımına göre 10 Doğu ilinde anadili şu şekilde idi:

Diyarbakır'ın 402 bin nüfusunun 134 bin'i Türkce (% 34), 265 bin'i Kürdce (% 66);

Van'ın 211 bin nüfusunun 102 bin'i Türkce (% 49), 108 bin'i Kürdce (% 51);

Mardin'in 349 bin nüfusunun 235 bin'i Kürdce (% 67), 30 bin'i Türkce (% 9), 74 bin'i Arabca (% 21), 10 bin'i Ermenîce (% 3);

Ağrı'nın 215 bin nüfusunun 85 bin'i Türkce (% 40), 130 bin'i Kürdce (% 60);

Bingöl'ün 131 bin nüfusunun 42 bin'i Türkce (% 32), 89 bin'i Kürdce (% 68);

Bitlis'in 129 bin nüfusunun 44 bin'i Türkce (% 34), 82 bin'i Kürdce (% 64), 3 bin'i Arabca (% 2);

Hakkari'nin 68 bin nüfusunun 55 bin'i Kürdce (% 80), 13 bin'i Türkce (% 20);

Muş'un 168 bin nüfusunun 79 bin'i Türkce (%48), 82 bin'i Kürdce (% 50), 3 bin'i Arabca (% 2);

Siirt'in 232 bin nüfusunun 30 bin'i Türkce (%13), 167 bin'i Kürdce (% 72), 35 bin'i Arabca (% 15, hepsi Siirt şehrinde);

Urfa'nın 402 bin nüfusunun 198 bin'i Türkce (% 50), 152 bin'i Kürdce (% 37), 51 bin'i Arabca (% 13) konuşuyordu. Türkce'nin en zayıf olduğu 10 il bunlardı ve az nüfuslu iller idi. (Türkce % 9 ilâ 50).


1980'de Din ve Dil Durumu

1980 tahminlerine göre, Türkiye'de din ve anadili rakamlarını veriyoruz. Son sayımlarda anadili gösterilmiyor. Dinler gösteriliyor ama artık Türkiye'de İslâm dışındaki din mensubları, fekalâde ehemmiyetsiz bir azınlık hâlindedir. Türkiye, İslâm devletleri içinde, nüfûsunun % 99'dan fazlası Müslüman olması bakımından, en başta İslâm nisbetine erişmiş iki üç devletten biridir.

1980 sonunda din: 13 bin Mûsevî, 2 bin Yezîdî, 25 bin Katolik, 12 bin Protestan, 109 bin Ortodoks (Grek, Gregoryan, az Süryanî). Gerisi Müslüman olup Dönme asıllılar takriben 50 bin kadar İstanbul, azı İzmir'dedir. İstanbul'da 3 bin kadar Zencî de vardır. Gayri Müslim azınlıkların tamâma yakını İstanbul'dadır, Ankara'da ve İzmir'dekiler daha çok ecnebîdir.


Müslimlerin konuştuğu anadilleri:

3 milyon 10 bin kadar Kürdce konuşan Diyarbakır, Mardin, Siirt, Urfa, Ağrı, Van, Bingöl, Bitlis, Muş, Hakkâri, İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Tunceli, Erzincan, Elazığ, Adıyaman, Malatya, Kars, Erzurum illerindedir.

510 bin nüfus Hatay, Mardin, Siirt, Urfa, İstanbul, Adana, İçel, Bitlis, Muş'ta Arabca konuşmaktadır.

İstanbul ve sakarya'da 25 bin Abazaca, İstanbul'da 20 bin Arnavudca, İstanbul'da 20 bin Çingenece, İstanbul'da 2 bin Farsca, Istanbul'da 15 bin Sırpca (Boşnak) konuşan olduğu tahmîn edilir. Diğer İslam dilleri ehemmiyetsizdir. Gayrı Müslim azınlıklar gibi yukarda gösterilen nüfûsun da pek büyük çoğunluğu Türkce de bilir ve iki dillidirler. Gittikce kültür dili olmıyan anadillerini bırakmakta ve çocuklarına öğretmemektedirler. Hiç Türkce bilmiyen, yalnızca Kürdce ve Arapca konuşan nüfus çok azdır ve herhalde yarım milyonun altındadır.

Gayri Müslim dilleri: İstanbul'da 65 bin Ermenîce, İstanbul'da 45 bin Rumca, İstanbul ve az İzmir'de 13 bin İspanyolca (Yahûdî), Istanbul ve Kırklareli'nde 10 bin Bulgarca, İstanbul'da 10 bin Fransızca (Levanten), Ankara, Istanbul, Adana'da çoğu ecnebî 18 bin İngilizce, bilhassa İstanbul'da 6 bin Almanca, İstanbul ve Balıkesir'de ve Kars'ta 3 bin Ukranca, 3 bin Rusca, İstanbul'da 2 bin Macarca, İstanbul'da Bin Lehce, Mardin'de 2 bin Süryânîce, diğer diller ehemmiyetsizdir.

--------------------------------------------------------------------------------

KAYNAKÇA; Devletler ve Hanedanlar Ansiklopedisi, Yılmaz Öztuna, Cilt; 2,Sayfa: 1171-1174,T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları/1101,Kaynak Eserler Dizisi/18,Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1996,Ankara,Turkiye.(513 .sayfa)
Not:Belgedeki ifade ve cümleler olduğu gibi alınmış,değiştirilmemiştir.


--------------------------------------------------------------------------------

Kısa bir yorum:
Acaba değil 1960 larda bügün bile, Bingöl Muş, Diyarbakır, Van ve Kurdistan'in diğer şehirlerinde yüzde 40 i da düzgün türkçe konuşabilir mi? T.C. bu yalan yanlış istatistiklerle sadece kendini aldatmaktadır. Sözkonusus 1960 li yıllarda Bingölde degil %32 si türkçe konuşsun, %32 si türk adını bile duymamıştı.

Antep, Mersin, Kayseri, Konya, Çorum, Sivas, Karaman, İzmir ve Manisa illerinde kürdçe konuşan yok gibi! Oysa Gaziantep ve Maraş birer kürd illleridir, Mersin’in %60 kürdçe konuşmakta va yukarıda adını yazdığımız illerde en az nüfusun %30-40 ı kürttür ve kürdçe konuşmaktadırlar.

Hatırlıyorum köylerimize gelen sayım memurları, hiç türkçe bilmiyenlerin anadillerini türkçe olarak yazıyorlardı ve hatta bazı memurlar da anadilin türkçe yazılmaması halinde ilerde karşılaşacakları problemlerden hiç kimsenin kendilerine yardımcı olamayacağı ve böylece kürdleri tehdit ederk anadilleini yazmamalarını istiyorlardı.

Şunu da ilave etmek isteriz. Genel Kurmay’ın yaptığı istatistiklere göre 2010 yılında Türkiye askerinin %60 kürdlerden oluşacakmış. Bundan rahatsız olan T.C. yetkilileri Kürdistan’da tek çözüm doğum kontroludur diyorlar!....

Dengê Mezlûma

Tepkiler ve Okuyucu Mektupları
 
Sevgili Dengê Mazlûma Cemaati!
Allah'ın Selamî ve Rahmeti üzerinize olsun, öncelikle mazlum Kurdistan'ın mazlum halkı adına yapmış olduğunuz mücadeleye sonuna kadar destek verip, size girişiminde bulunduğunuz yeni bir mücadelede başarılar diliyorum.

Çok zaman olduki Kurdistan halkının böyle bir mücadeleye ihtiyacı vardı ve ben bu mücadelenin doğmasını dört gözle bekliyordum. Din Îslam, welat Kurdistan şiarıyla sonuna kadar arkanızda olduğumu belirtmek ister ve zalim T.C.nin mazlum Kürt halkına yapmış olduğu zulumleri internet aracılığıyla tüm dünyaya duyurduğunuz için teşekkürü bir borç bilirim...

Web sayfası için size birkaç şey söylemek isterim. Web sayfasını şu an .....'de bilen çok az sayıda insan var, bu sayıyı arttırmak ve bizim gibi düşünen insanları bir arada toplamak için chat aracılığıyla .... serverinde bir kanal açtık...
Bu kanala genelde Kurdistan'lı müslümanlar gelir ama, diğer halklardan da gelmeyen yok değil.
Bu vesile ile hem sanalda hem de reelde sayfayı tanıtmak için elimizden gelen herşeyi yapmaktayız. ..... 'de bulunan hemen hemen tüm cafelere web sayfasını açılış sayfası olarak eklemiş durumdayız ve bir çok cafe ile irti’batımız devam etmektedir.

Sayfa ile ilgili ayrıca her ne kadar sanal alem olsa bile, chate giren Kurdistan'lı müslümanlar, Kürt müslümanlara ait bir kanal olmadığı için reelde de olduğu gibi türk dini kanallarına giriyordular ve bu kanallarda kürt oldukları için her türlü hakarete maruz kalıyordular. Bırakın kürtçe isim kullanmayı, kanala kürtçe bir selam bile veremiyordular.

Biz bu vesile ile hem sayfanızı sanal alemdekilere bildirmek, hem de kürt müslümanların girebileceği PARÇALANMAMIŞ şekilde tartışabilecekleri bir ortam oluşturmayı düşündük, inşallah siz bu konuda destek verirsiniz ve bu konuda düşüncelerinizi öğrenmek isterim.

Dînê me Îslam, Welat Kurdistan, Ji bo Yekîtiya Musulmanan!! Allah'a emanet olun.
(Kurdistan'dan R.)

Botan kardeşinizden
Selamun aleykum kardeşlerim. Allah (c.c.) yar ve yardımcınız olsun.
Sitenizden rastlantı eseri haberim oldu, inşaAllah kurumunuz başarı ile devam eder. Ben Ingiltere'nin ..... dan yazıyorum, eğer bir gün ....ya da gelip burada bir dernek açarsanız, inşaAllah katılırız. Mailim... hotmail.com. Sizinle ve sizin için çalışmayı istiyorum. Allah (c.c.) nasip etsin inşaAllah.
Size adresimi daha sonra göndereceğim, eğer bana dergi vesairenizi gönderirseniz, hem kendim okur, hem de buradaki kardeşlerime dağıtırım. Dualarınızı esirgemeyin.
Allah (c.c.)'a emanet olun.
Selam ve dua ile (maillerinizi her zaman bekliyorum)
Kardeşiniz Botan

Kendisine ben bir kürd kökenli müslümanım diyen bir türkün yazdığı 1. mektubu
Sayfanızı dolaştım ve maalesef üzülerek izledim, çünkü islamda milliyetçiliğin olmadığını, üstünlüğün yalnız ve yalnız takvada olduğunu bilen insanlar olduğunuzu sanmıştım ama maalesef... hala Kürtler şu kadar acı çekti Türkler bu kadar acı çekti mantığı ile yaşarsak, malesef ilerde dinsiz Kürt ve Türkler hiç acı çekmeden yaşarlar, müslümanlar inim inim inilerken hala yeşil-sarı-kırmızı bayrağa kafasını, kalbini dahası dinini vermiş bir topluluk olmanızı üzülerek izledim, lütfen artık mü'min gibi olalım ve yalnız Allah'ın Rızasını kazanmak için cihad edelim... Düşünebiliyormusun kardeşim ikimizde İslam diyeceğiz, Allah'ın nizamı diyeceğiz ama ALLAH korusun bir savaş çıksa belki de birbirimize silah çekeceğiz.... Peki asıl ve asil düşman nerede..... Çok üzüldüm çok Allah hepimize dinini yaşam fırsatı versin ve hidayetine nail etsin, Ramazanınız mübarek olsun.
Kahrulsun Kürt ve Türk MİLLİYEÇİLİĞİ YAŞASIN İSLAM ÜMMETİNİN VAHDETİ....

Yukarıdaki mektuba kısaca bir cevap yazdık şöyleki:

Selamun aleykum!

Kürd bayrağına olan buğzunuzu neden türk bayrağına da göstermiyorsunuz? Biz ırkçı değiliz ve ırkçıları lanetliyoruz. Biz kürd halkının çektiği acıların son bulmasını istiyor ve kürdlerin de diğer müslüman milletler gibi yaşamalarını istiyoruz. Islam deyip Çeçenistan'ı, Filistin'i v.b. savundunuz ama kürdleri Islami bir uslupla savunmadınız ya da savunamadınız. Böylece gayri islami örgüt ve partilerin kürdlerin hamisi haline gelmelerine sebep oldunuz bunu biliyormusunuz? Ay yıldızlı bayraklara ve üç hilalli bayraklara da aynı şeyleri yazıyormusunuz? Bizce sarı-kırmızı-yeşil renkler sadece Kürd halkının bir simgesidir ve tanınmak içindir, ötesi bir bezdir o kadar. Selamlar.) Ama kardeşimiz buna razı olmadı ve bir türk müslümanı olarak gerçek Islamiyetini 2. bir mektupla bize daha açık bir şekilde ortaya koydu.

2. MEKTUBU
Öncelikle şunu belirteyim ki benim Kürt bayrağına karşı asla bir buğuzum olmadı,
ben renklerde, ırklarda, bayraklarda aramadım tevhidi ve vahdeti neden Türk
bayrağınıda aynen buguz etmediğime gelince 1.si asla önemi yok ama siz hilal'in
Allah yazısına; yıldızında Muhammed yazısının DENK olduğunu biliyormusunuz?
bakın ben asla o Bayrağı Türk bayrağı olarak değil anlam olarak gördüm ve bence
güzel anlamlar içeriyor; haaa bana kalırsA en güzel bayrak üzerinde Tevhid YAZILI
olan bayraktır ama dedim ya bunlar ayrıntı asıl sorun yazınızda da belirtildiği gibi hala kürt gençliği, yok kürt bayrağı falan... ben kürt kökenli bir mü'minim fakat asla sizin gibi ümmetin baş sorunlarını kendi ırkıma, milletime yamayıp ta üstünden siyaset yapmadım... tek birlik vardır dedik o da ümmetin birliği tek bir bayrak vardır dedik o da tevhid bayrağı renklerini koymadık üstüne tevhid dedik ya yetmez mi dedik ama hala ince ve o kadar ince şeylerle uğraşıyoruz ki bacımın derdiymiş bize neee.... Bizim için namazla dalga geçen APO'YU yüceltmek dururken bize neymiş kur'an kursları kapanırmış... aman biz önce kürt olalım sonrada müslüman heee güldürmeyin beni sizlerde 3 hilali yozlaştıranlar gibi malesef bu politikanızla hem kürtçülüğü hemde yanına koyduğunuz ve daha iyi satılsın diye pazarladığınız islamı yozlaştıracak ve bu ümmet sizin gibi kafalar yüzünden asla vahdeti yakalayamayacak... gel kardeşim önce ümmet de ve başlasın artık bu birlik..... Allah rızası için..... kahrolsun kürt ve türk kimliği ve ne kadar non-islam kimlik varsa
...YAŞASIN İSLAM ÜMMETİ VE YAŞASIN ADEM OĞULLARI

( Evet bu müslüman kardeşimizin tevhid inancına bakın! Türkiye bayrağını
Allah ve Hz. Muhammed'e denk tutuyor ve sanki bacılarımızın başını kürd
devleti açıyormuş gibi feryadlar koparıyor. Hem de kendisne ben Kürdüm
diyen herkesi Apocu kabul ediyor! Hakkari'de 8 askerin tecavüz ettiği ve
Demirelin de "gençliktir, olur böyle şeyler" dediği kürd kızını bacı olarak kabul etmiyor! Kim bilir belki de abdesti kaçar bu kürt kökenli dini bütün istihbarat elemanı müslümanın!...
Ne diyelim Yüce Allah bu tür müslümanlara iz'an versin.. Amin..)